12/08/2026

“Faşizme karşı birleşmeyenler, faşizmin zindanlarında birleşirler”

Bertolt Brecht

Türkiye’de bir mahkeme kararı artık önüne gelen dosyayı sonuçlandırmakla kalmıyor, siyasal alanın sınırlarına da müdahale ediyor. CHP’nin 2023 Kurultayı hükümsüz sayıldı, Özgür Özel genel başkanlıktan uzaklaştırıldı, parti yönetimi eski haline döndürüldü. Ardından Özel, kendisiyle birlikte hareket eden doksan milletvekiliyle 24 Temmuz’da Yeni Parti’yi kurdu. Yargıtay kayıtlarına geçen bu kuruluşu sıradan bir parti ayrışması gibi okumak, son iki yılda yaşananların ortak yönünü kaçırmak olur.

Ben Özgür Özel’in kararını doğru buluyorum. 2024 yerel seçimlerinde ortaya çıkan değişim isteği, Ekrem İmamoğlu’nun adaylığı çevresinde büyüyen iktidar umudu ve seçmenin verdiği oyun gerçekten sonuç doğuracağına ilişkin inanç aynı anda sınanıyor. Bir ana muhalefet partisinin yönetimi mahkeme yoluyla değiştirilebiliyor, seçilmiş belediye başkanları peş peşe soruşturmaların konusu haline geliyor, cumhurbaşkanı adayı cezaevinden siyaset yürütmek zorunda bırakılıyorsa mesele seçim takvimine sığmaz.

Asıl değişen, kanun ile siyaset arasındaki ilişkinin kendisi. Modern hukuk devletinin iddiası, kuralın kişiden önce gelmesidir. Ne olacağı önceden bilinir, karar genel norma dayanır. Türkiye’de ise giderek başka bir pratiğe alışıyoruz. Kural yerinde duruyor ama uygulanacağı kişi ve zamana göre anlamı değişiyor. Bir gün istisna sayılan müdahale, ertesi gün olağan bir idari işlem gibi sunuluyor. Hukuk güvence vermekten çok iktidarın aldığı tedbire sonradan biçim kazandıran bir dile dönüşüyor.

Bu yüzden yaşadığımız krizi “hukuksuzluk” kelimesi tek başına anlatmıyor. Kanunların varlığı sürerken kanuniliğin içi boşalabiliyor. İktidarın elindeki karar, uygulama ve zor araçları birbirine yaklaştıkça muhalefet sürekli savunmada tutuluyor. O, her seferinde kendisini kanuna uygun olduğunu ispat etmek zorunda hissederken, iktidarın işlemleri peşinen meşruymuş gibi dolaşıma sokuluyor. Böyle bir düzende düzeltmeyi mahkemeden beklemek, siyasetin kendi alanını terk etmesi anlamına gelir.

Yeni Parti’nin önündeki ilk güçlük şu: hukuki varlığını elbette koruyacak, bütün yasal yolları kullanacak, ama siyaseti kanun maddelerinin güvenliğine emanet edemez. Çünkü meşruiyet, iktidarın mühürlediği kâğıttan daha geniş bir yerde kurulur: seçmenin iradesinde, sokakta, işyerinde, mahallede, meydanda; insanların kendi hayatları hakkında söz söyleme hakkını savundukları her yerde. Özgür Özel’in taşıdığı imkân, mahkeme tarafından yerinden edilen bir genel başkan olmasından çok, müdahaleye rağmen siyasal iradeyi dağıtmamış olmasında yatıyor.

Leipzig davasının bugün hâlâ öğretici olmasının nedeni biraz da bu. Reichstag yangınının ardından kurulan yargılama, sanık sandalyesindeki birkaç kişinin kaderini aşan bir işlev gördü. Polis raporları, basın kampanyası ve “elverişli” tanık arayışı aynı siyasal hikâyeyi besliyordu. Dimitrov mahkeme salonunu kendini kurtaracağı bir yer olarak görmedi. Rejimin kurduğu anlatının çelişkilerini açığa çıkardı, tanıkları sorguladı. Dışarıdaki dayanışma ise davayı Alman devletinin çizdiği sınırların dışına taşıdı. Türkiye’yi 1933 Almanyası’yla eşitlemek ucuz bir tarih benzetmesi olur. Yine de iktidarın muhalifi önce yalnızlaştırıp sonra hukuki bir nesneye dönüştürme yöntemini anlamak için Leipzig hâlâ güçlü bir hafıza sunuyor.

Bir grubun başına geleni “onların meselesi” saymak, baskının ilerleyeceği boşluğu büyütüyor. Türkiye muhalefetinin yıllardır aşamadığı sorunlardan biri bu. Her siyasal damar kendi tecrübesinin içinde haklı. Fakat bu haklılıklar yan yana bir güç üretmediğinde rejim herkese ayrı ayrı müdahale edebiliyor. Sonra da tuhaf bir döngü başlıyor: herkes bir sonraki saldırıda diğerlerinin kendisini savunmasını bekliyor, fakat ortak davranmanın kurumları saldırıdan önce kurulmamış oluyor.

Direnenler ve Devşirilenler

Yeni Parti üzerine düşünürken kadro meselesini tam bu noktada ciddiye almak gerekiyor. Çünkü rejim, kurumlar kadar insanları da hedef alıyor: sınıyor, çözüyor, kendi çıkarına göre yeniden hizalamaya çalışıyor.

2024’ten sonra CHP oylarıyla seçilmiş bazı belediye başkanlarının AKP’ye geçmesi bunun en çıplak örneklerinden biri oldu. Soruşturmalarda “etkin pişmanlık” başlığı altında verilen, bir kısmı sonradan tartışmalı hale gelen beyanlar da aynı dönemin başka yüzünü gösterdi. İktidarın baskı araçlarını görmezden gelmek mümkün değil. Buna rağmen aynı şartlarda görevini, özgürlüğünü ya da kişisel rahatını kaybetmeyi göze alıp saf değiştirmeyen insanlar da var. Siyasete niçin girildiği, böyle zamanlarda birden görünür hale geliyor.

Kendi mevkiini, ekonomik imkânını ve çevresini büyütmek isteyen kişi için parti bir basamak. Basamak başka yere taşındığında onun yönü de değişebiliyor. Bir toplumsal iddiaya bağlanan insanın hesabı daha uzun. CHP’nin yıllarca aday belirlerken “kim kazanır?” sorusuna gereğinden fazla ağırlık vermesi bu yüzden yeniden düşünülmeli.

Yerelde tanınmak, maddi imkâna sahip olmak, güçlü çevrelerle ilişki kurmak ve ankette öne çıkmak seçim için avantaj sağlayabilir. Fakat bunların toplamı siyasal karakter etmiyor.

Ama kolay bir ahlakçılığa da düşmemek gerekir. Kadro, “iyi insan” seçme meselesine indirgenemez. Bir örgüt kendi çalışma biçimiyle de insan yetiştirir; kimi davranışları ödüllendirir, kimilerini görünmez kılar. Makama yakınlık sürekli yükselme getiriyorsa,

eleştiri kariyer riski sayılıyorsa, yerel örgüt belediye imkânlarının çevresinde dönüyorsa, bir süre sonra siyaset emek verenlerin değil bağlantı kurabilenlerin mesleğine dönüşür. Sonra kriz gelir ve herkes kendi asıl bağının peşinden gider.

Geçmiş deneyim, bir suçlu listesi çıkarmak için kullanılmamalı. Daha ciddi bir hesap var: o isimler hangi ölçülerle öne çıktı, kimler çalıştığı halde geride kaldı, parti neden bazı bölgelerde kendi belediye başkanından bağımsız bir siyasal ağırlık kuramadı, eleştiri hangi aşamada kişisel husumet sayılmaya başladı? Bu soruların kayıt altına alınmadığı yerde “yenilenme”, birkaç yeni yüzün vitrine çıkmasından ibaret kalır.

Kadro eğitiminin de seminer salonuyla sınırlı kalması yetmez. İnsan sorumluluk aldıkça, hata yaptıkça, o hatayı başkalarıyla birlikte çözümleyebildikçe gelişir. Yerel örgüt kendi bölgesini okuyamıyorsa, hangi işyerinde ne yaşandığını, gençlerin neden uzaklaştığını, mahallenin hangi korkuyla içine kapandığını bilmiyorsa, merkezden gelen en doğru metin bile kısa sürede havada kalır. Örgüt, sadece talimat ileten bir hat olduğunda toplumun bilgisi yukarıya çıkmaz.

Bir de siyasal bilinç ile diyalog meselesi var. Kendiliğinden öfkenin her zaman özgürleştirici bir yere akmadığını biliyoruz. Yoksulluk bazen dayanışmayı büyütür, bazen en yakındaki güçsüz gruba yönelen hıncı. Örgütün işi bu dağınık tecrübeler arasında bağ kurmak. Bunu halka hazır doğrular dağıtarak yaptığında vesayet üretir. Dinleyerek, insanların kendi deneyimlerini siyasal bir bütün içinde görmesine yardım ederek yaptığında ise başka bir ilişki doğar. Gerçek kadroyu ayıran da tam olarak bu: kendini çoğaltmak yerine başkalarının kapasitesini büyütebilmek.

Bir partinin yayın düzeni bile bu meselenin parçası. Genel başkanın sözlerini gün boyu tekrar eden hesaplar görünürlük sağlar. Fakat bir kentteki işçi direnişinin deneyimi başka bir kente ulaşmıyorsa, bir ilçede yapılan hata sonraki örgüte ders olmuyorsa, yerelde üretilen bilgi merkeze taşınmıyorsa, ortak hafıza kurulmaz. Hafızası olmayan örgüt her krize ilk kez yakalanır.

Birleşmezsek Teker Teker Düşeriz

Faşizme karşı ortak mücadele tartışmasını bugün yeniden düşünmek gerekiyor. Bunun gücü, bütün muhalefeti aynı programa sokmakta değil, farklılıkları korurken somut bir müşterek yaratabilmekte. Tarihsel birleşik cephe tartışmalarının kalıcı tarafı da buydu. Ayrı örgütler kendi programlarından vazgeçmeden, karşılarında büyüyen tehdide karşı eylem birliği aradılar. Zamanla bu arayış işçi partilerinin çevresini aşarak daha geniş toplumsal kesimlere yöneldi. Hazır reçetelerin eleştirisi de önemliydi; her ülkenin yolu kendi toplumsal dokusundan çıkacaktı.

Türkiye’nin müşterek zemini bugünün yaralarından okunabilir. Seçmen iradesinin anlamını korumak, siyasal davaları bir tasfiye aracına dönüşmekten çıkarmak, örgütlenme alanını savunmak… Buna emekçilerin geçim kavgası, Kürt meselesinde eşit yurttaşlık ve barış, kadınların kamusal hayattaki varlığı gibi başlıklar eklenmeden kurulacak demokrasi hattı eksik kalır. Bunların hepsinde aynı düşünmek gerekmiyor; bir arada kalmanın değeri de zaten bu çeşitlilikte ortaya çıkıyor.

Bu yüzden ortaklığı genel başkanların aynı masaya oturmasıyla ölçmek yetmez. Bir belediye başkanı tutuklandığında başka şehirlerde ne yapılacağı, bir sendika direnişi başladığında siyasal örgütlerin hangi sorumluluğu alacağı, hukuki baskı karşısında hangi ağların devreye gireceği önceden düşünülmeli. Seçim yaklaşınca kurulup sandık kapanınca dağılan ilişkiler, seçim takvimine bağlı yaşamayan bir rejime karşı yetersiz kalıyor.

Özgür Özel bu açıdan tarihsel bir eşiğin önünde duruyor. Yeni Parti, CHP’den kopanların yeni adresinden ibaret kalırsa, mahkeme müdahalesine karşı verilmiş güçlü cevabın toplumsal alanı kısa sürede daralır. Türkiye’nin demokratik muhalefetiyle açık, sürekli ve eşit ilişki kurabilen bir yapı ise başka bir ağırlık yaratabilir. Sosyalistler kendi sözünü, Kürt demokratik siyaseti kendi tarihsel tecrübesini, sendikal hareket kendi sınıfsal birikimini taşıyabilmeli. Bunların Yeni Parti içinde erimesi gerekmiyor. Mühim olan, ortak tehdide karşı birbirlerinin varlığını kendi mücadelesinin şartı olarak görebilmeleri.

Nitekim “meşruiyet” kelimesi de yeniden önem kazanıyor. Türkiye’de kanun, iktidarı sınırlayan ortak bir çerçeve olmaktan çıkıp, alınmış kararı meşrulaştıran bir gerekçeye dönüşmüş durumda. Yeni Parti, Saray’ın çizdiği sınırlar içinde kendisine güvenli bir koridor aradıkça bu düzene tabi olur. Gücünü seçmenin iradesinden, toplumun örgütlü dayanışmasından ve farklı muhalif güçlerin birlikte hareket edebilme kapasitesinden kurabildiği ölçüde başka bir meşruiyet alanı açabilir. İnsanlar “bu parti benim adıma da direniyor” diyebildiğinde, siyasal ağırlık parlamentodaki sandalye sayısını aşar.

Hegemonya dediğimiz şey de biraz böyle kuruluyor. Aynı sloganı herkese tekrar etmekten çok, ayrı hayatların birbirine temas edebileceği bir ortak anlam yaratmak. Özgür Özel’in çevresine kendisine bağlı insanları toplaması kolaydır. Zor olan, kendi alanında sözü olan, gerektiğinde itiraz eden, bir toplumsal deneyimi partiye taşıyan kadrolarla yürüyebilmek. Yeni Parti’nin gerçek sınavı belki de bu ayrımda gizli. Fakat uzun mücadeleler zaten bu zahmeti ister.

“Ya demokrasi ya faşizm” sözü bana bu nedenle bir meydan sloganından daha ciddi geliyor. Türkiye’de tartışılan, iktidarın bir gün yeniden değiştirilebilir olup olmayacağıdır. Kanunun iktidarın elinde duruma göre eğilip büküldüğü, muhalefetin her seferinde meşruiyetini yeniden ispatlamaya zorlandığı bir düzende üçüncü bir rahat bölge kalmıyor.

Yeni Parti’nin kuruluş tarihi 24 Temmuz olarak kayıtlara geçti. Siyasal kuruluşunun tarihi ise daha sonra yazılacak. O tarih, geçmişin kariyer düzeniyle hesaplaşıldığında, kadro yetiştirmek makam dağıtmaktan daha önemli hale geldiğinde ve farklı demokratik güçler kriz anıyla sınırlı kalmadan gündelik siyasette de birbirine dokunmaya başladığında anlam kazanacak.

Özgür Özel’in açtığı yolun arkasında duruyorum. Şimdi mesele, o yolu bir kişinin direncine bırakmadan toplumsal bir iradeye çevirebilmek.

Sinan Can Şahin

Yorum Bırak

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)