13/08/2026
Son dönemde sosyal medya kullanıcıları bir kavramın karşılarına oldukça sık çıktıklarını göreceklerdir: “Post-Kemalizm”. Sosyal bilimci akademisyenler bu kavrama 10 yıldan fazladır aşinalar ancak genel siyaset takipçileri muhtemelen son yıllarda daha sık duymaya başladı.
“Post-Kemalizm” nedir?
“Post-Kemalizm”, 1980’lerden itibaren Osmanlı-Türk modernleşmesine dair tahlillerinde Kemalizme, Türkiye’nin tek parti dönemine ve resmi tarih anlatısına eleştirel yaklaşma ortak noktasında buluşan akademisyen ve entelektüellerin (açıktan veya örtük olarak) benimsedikleri paradigmaya İlker Aytürk’ün 2015 yılındaki makalesinde verdiği isim. Post-Kemalizm veya bence daha doğru bir isimlendirmeyle sivil toplumculuk sistematik bir teori, bir siyasal ideoloji veya homojen bir akademik ekol değil; daha çok bu saydığım üç alana dair farklı biçimlerde eleştirel yaklaşan ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki temelengel olarak bunları gören heterojen bir akademisyen ve entelektüeller topluluğunun benimsediği genel bir bakış açısı.
Bu paradigmayı benimsemiş akademisyen ve entelektüeller de detaylarda kendi aralarında ayrışmakla beraber ortaklaştıkları temel anlatı özetle şu: Osmanlı’dan beri Türkiye’nin siyasal ve toplumsal değişim ve dönüşüm süreçlerinin merkezinde Batı’da olduğu gibi toplum değil devlet olageldi. Resmi/Kemalist anlatıda Cumhuriyet’in kuruluş süreci Osmanlı’dan büyük bir kopuş gibi gösterilse de aslında devletin merkeziliği Cumhuriyet döneminde de değişmedi. Tek parti dönemi modernleşmesi de bu “ceberut devlet geleneği”ne yaslanarak toplumu yukarıdan aşağıya zorla Batılılaştırma çabasına dayanmaktadydı. Ancak bu süreç temeldesiyasal çoğulculuğu ortadan kaldırdı, sivil toplumu baskıladı ve demokrasinin gelişimini engelledi. Bu süreçte ayrıca otoriter yöntemlerle homojen ulus-devlet inşa etme projesi Kürtleri ve gayrimüslim azınlıkları dışladı. İşte bugün demokratikleşememizin arkasında Cumhuriyet’in kuruluşuna dair bu yapısal sorunlar yatmaktadır.
Sivil toplumcu paradigmanın en bilinen öncü çalışmaları İdris Küçükömer’in “Düzenin Yabancılaşması” (1969) kitabı ve Şerif Mardin’in “Merkez-Çevre İlişkileri” (1973) makalesidir. Ancak sivil toplumcu paradigma asıl olarak 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, ve ona tepki olarak, ortaya çıkmıştır. En bilinen isimler arasında Mete Tunçay, Şerif Mardin, Nilüfer Göle, Erik-Jan Zürcher, Büşra Ersanlı, Taha Parla, Murat Belge, Levent Kökersayılabilir. Bu akademisyenler çok farklı alanlarda ama yukarıda özetlediğim anlatı içinde kalarak önemli akademik çalışmalar yapmışlardır. Bu çalışmalar oldukça değerlidir ve aslında birçoğu bugün de halen aşılamamıştır. Ancak asıl sorun Türkiye’nin tek parti dönemine ve resmi ideolojiye eleştirel yaklaşan bu akademik çalışmaların güncel siyasal süreçlereuyarlanmasında ortaya çıkmıştır.
Sivil toplumculuğun güncel siyaset yüzü
Sivil toplumcu akademik paradigma, 1990’lardan itibaren liberal-demokrat ve/ya sol-demokrat ideolojik çizgideki kamusal entelektüeller üzerinden güncel siyasal tartışmaya şu şekilde uyarlanmıştır: Türkiye’nin Batılı ülkeler düzeyinde bir demokrasiye sahip olamamasının temel nedeni devletin sivil toplumu boğmasıdır. Bu süreç Osmanlı’dan Cumhuriyet’e değişmemiş, hatta 1950’de demokrasiye geçildikten sonra Kemalist askeri-bürokratik vesayet ile devam etmiştir. Ordu demokratik siyasete “Cumhuriyetin temel niteliklerini koruma” adı altında sürekli müdahalede bulunmuş, bu da demokrasinin gelişiminiengellemiştir. O yüzden yapılması gereken Türkiye’nin tek parti dönemiyle yüzleşmek ve o dönemin mirası olan askeri-bürokratik vesayet yapılarıyla mücadele etmektir. Eğer Kemalist askeri ve bürokratik vesayet ortadan kalkarsa, demokratik bir öz barındıran ve devlete değil topluma yaslanan “çevre”, yani muhafazakâr geniş kitleler, Türkiye’yi daha demokratik hale getirecektir.
Bu anlatının en özlü ifadesi sivil toplumcu paradigmanın fikri kalesi sayılabilecek Birikim dergisinin AKP ilk iktidara geldiğinde yayınladığı sayının kapağında görülür. “Muhafazakâr demokratik inkılâp: 1946, 1983 ve sonunda 3 Kasım” başlığıyla ve Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül gibi AKP’li isimlerin seçim sevincini gösteren bir görselle yayınlanan sayı, sağ-muhafazakâr iktidarların asker-bürokratik vesayete karşı demokratikleştirici misyonuna duyduğu inançla AKP’nin iktidara gelişini açıkça kutlamaktaydı. Bu inanç, liberal ve/ya sol-demokrat entelektüeller tarafından 2000’li yıllar boyunca “askeri vesayetin geriletilmesi” adına AKP’ye açık bir desteğe dönüştü. Bu desteğin gene özlü ifadelerinden birisi Kemalist yargı vesayetini gerileteceğine inanılan 2010’daki anayasa değişikliği paketine verilen “Yetmez ama Evet” desteğiydi. Nitekim bu dönemde bu akademisyen ve entelektüeller AKP’yle ve o dönemde AKP’yle ortak hareket eden Gülen cemaatiyle bağlantılıplatformlarda sık sık yer almaktaydı.
Sivil toplumculuğun güncel siyasette çuvallayışı
Ancak, süreç hiç de sivil toplumcu entelektüellerin öngördüğü gibi ilerlemedi. AKP ve Fethullahçılar el ele Kemalist ordu ve yargı vesayetini 2010-11 gibi ortadan kaldırdı ama sonrasında süreç demokratikleşmeye değil tam tersine otoriterleşmeye yol açtı. Her yıl adım adım artan otoriterlik 2016’daki askeri darbe girişiminden sonra hızlandı. CHP’nin 2024’tekiyerel seçimde ilk kez birinci parti çıkmasından sonra ise bambaşka bir boyuta evrildi ve şu anda Türkiye demokrasinin ortadan kalktığı bir siyasal rejime evrilmenin eşiğine geldi. Süreç bu şekilde ilerlediği için 2010’ların ikinci yarısından itibaren sivil toplumcu paradigmaiçerisinden fikir beyan eden akademisyen ve entelektüellerin kamusal imajı da yerle bir oldu. Otoriterleşmeye koşut olarak bu entelektüellerin çoğu zaten zamanla AKP’ye olan desteğini çekmişti ama askeri vesayeti geriletebilmek için onları araçasal olarak kullanan iktidarın da zaten bu entelektüellere bir ihtiyacı kalmamıştı. Öte yandan, bugün temel derdinin demokrasi değil Kemalizm karşıtlığı olduğu anlaşılan ve benim “patolojik anti-Kemalistler” adını verdiğim azınlık bir grup akademisyen ve entelektüel her fırsatta yerli yersiz Kemalizm eleştirilerini dillendirmeye hâlâ devam ediyor.
Sivil toplumcu emtelektüllerin kısmen yanlış Türk modernleşmesi tahlillerinden kısmen de darbe dönemlerinde devletin hışmına uğramış olmanın getirdiği duygusal Kemalizm karşıtlıklarından kaynaklanan yanılgısı temelde şuradaydı: Bir şeyin (örneğin Kemalizm, tek parti dönemi veya askeri-bürokratik vesayetin) kötü yanlar barındırması otomatik olarak onun alternatifinin daha iyi olduğu anlamına gelmez. Bürokratik vesayet altında işleyen demokrasi elbette Batı’daki liberal demokrasilerden gerideydi. Ancak bu o bürokratik vesayet kalktığında otomatik olarak Batılı liberal demokrasiler seviyesine çıkılabileceği anlamına gelmemekteydi. Bugün net bir şekilde görüldü ki muhafazakâr siyasi gelenek demokrasi konusunda Kemalist gelenekten de gerideydi (ki bunun ipuçları Demokrat Parti’nin son yıllarında zaten ortaya çıkmıştı). Nitekim muhafazakâr bir iktidar devlete hakim olduğunda bürokratik vesayet döneminin daha ötesinde baskıcı ve otoriter bir yönetim inşa etti. Sivil toplumcu entelektüellerin düşündüğünün aksine bürokratik vesayet ortadan kalktığında otoriter iktidarı sınırlandıracak demokrasiyi içselleştirmiş bir halk kitlesi veya gelişmiş bir sivil toplum da Türkiye’de yoktu. Dolayısıyla askeri-bürokratik vesayet Türkiye’de sadece demokrasinin ilerlemesi değil aslında gerilemesinin de önünde engeldi; bu görülemedi.
Çuvallama sonrası yeni tartışmalar
Sivil toplumcu paradigmanın güncel siyasetteki iflasının ardından İlker Aytürk’ün artık yeni bir paradigmaya ihtiyaç olduğunu belirttiği “Post-post-Kemalizm” makalesi sonrasında bu yöndeki tartışmalar arttı. İlginçtir bu tartışmalar da gene sivil toplumculuğun kaleleri olan Birikim Dergisi ve İletişim Yayınları çevresinde döndü. İlker Aytürk ve ve Berk Esen’in derlediği “Post-Post-Kemalizm: Türkiye Çalışmalarında Yeni Arayışlar” (2022) kitabı bu yeni paradigma arayışları açısından önemli bir çalışmadır. Aslında bu derlemedeki makalelerin bir yandan sivil toplumcu paradigmayı eleştirirken diğer yandan eski Kemalist paradigmayı daha akademik, rafine ve eski aşırılıklarından uzak bir şekilde yeniden savunmak üzerine kuruluolduğunu söyleyemek yanlış olmaz. Dolayısıyla aslında bunun da bir tür “neo-Kemalist paradigma” olduğunu söyleyebiliriz. Bu eğilime bir tepki olarak, Özgür Emrah Gürel ve Tanıl Bora’nın derlediği “Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı” (2026) kitabının bu konudakitartışmanın (şimdilik) son aşamasını temsil ettiği söylenebilir. Kitabın editörleri, “post-post-Kemalist” paradigmayı Kemalizmin restorasyonu gibi görmeye itiraz ediyor ve sivil toplumcuparadigmanın darbecilik, milliyetçilik, tepeden inmecilik, zorlayıcı laiklik ve homojenleştirme eleştirilerinin haklı yanlarının korunması gerektiğini öneriyor. Ancak, Türkiye’deki tüm otoriterleşme sorunlarının Kemalizme bağlanmasının yanlışlığını da (eh haliyle) teslim ediyor.
Gelinen noktada artık bazı hususlar netleşmiş durumda: Birincisi, Türkiye’de demokratikleş(eme)me sorununun kökeninde sadece Cumhuriyet’in kuruluşundaki yapısal faktörlerin yattığı önermesi yanlış. Demokrasi sorunu sadece tek parti döneminden ve Kemalizmden ibaret değil, onu da içeren ama onun da ötesinde küresel düzen, iktisadi yapı ve siyasal kültür ayakları olan karmaşık bir mesele. İkincisi, sağ-muhafazakâr halk kitlelerindeöne sürüldüğü gibi herhangi bir demokratikleştirici öz yok, hatta aksine kendi siyasal temsilcileri iktidarda olduğu sürece otoriterleşmeye destek var. Ayrıca, Türkiye’de askeri vesayet kalktığında otoriterleşen iktidarları dizginleyecek gelişmiş bir sivil toplum da yok.Öte yandan, üçüncü bir husus olarak, sivil toplumcu entelektüellerin güncel siyasette çuvallaması ve itibar kaybına uğraması bu paradigmadan yazılmış akademik çalışmaları derhal değersiz kılmaz/kılmamalı. Akademik olarak yetkin bir çalışma gücel siyasetteki gelişmelerden bağımsız olarak öyledir. Mete Tunçay’ın “Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması”, Şerif Mardin’in “Türk Modernleşmesi” serisi, Erik Jan Zürcher’in “Milli Mücadelede İttihatçılık”, Taha Parla’nın “Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları” veya Levent Köker’in “Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi” çalışmaları, elbette eleştiriye açık olmakla beraber, bugün AKP’nin ülkeyi otoriterleştirmesinden bağımsız olarak önemli çalışmalardır.
Türkiye siyaseti çalışmalarında halen oturmuş yeni bir paradigma hâlâ yok çünkü ortada hâlâ oturmuş bir siyasal rejim yok. Şu an ülke olarak bir geçiş sürecindeyiz. Öünümüzdeki iki seneözellikle çok kritik. Bu süreçteki politik mücadelenin sonucu aslında yeni akademik paradigmanın da rotasını belirleyecek. Çünkü bu paradigmaların yükselişi ve düşüşü kaçınılmaz olarak her zaman siyasal rejimlerle paralel ilerler.
Dr. Emrah GÜLSUNAR



