13/08/2026
Meclis’teki Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporunun ardından Genel Kurul’da kabul edilen çerçeve yasa ile Türkiye siyasetinde “tarihi bir sayfa” açıldığı inkar edilemez. Kırk yılı aşkın süredir bu ülkenin enerjisini emen terör sorununu çözme iddiasıyla hazırlanan bu düzenlemenin Meclis’ten geçmesi, geniş kesimlerce kritik bir eşik.
Silahların tamamen susacağı, annelerin ağlamayacağı ve terörün tarihe karışacağı bir Türkiye, bu ülkede yaşayan her bir yurttaşın ortak hayalidir. Ancak böylesine tarihi bir iddianın gerçek değeri, yalnızca Meclis’ten geçen metinlerin çekiciliğiyle değil; o metinlerin evrensel hukuk normları, kuvvetler ayrılığı ve çoğulcu demokrasi ilkeleri doğrultusunda nasıl hayata geçirildiğiyle ölçülür. Demokratik bir toplumda barış, ancak ve ancak hukukun üstünlüğü teminatı altına alındığında kalıcı olabilir.
Asıl mesele tam da bu noktada düğümleniyor: Çözüm sürecinin gerçek anlamda ilerleyebilmesi, kaçınılmaz olarak radikal bir demokratikleşme iradesini ve yargı bağımsızlığını zorunlu kılmaktadır. Bu temel sacayakları kurulmadan, yeni bir kanunun çıkarılmasının ya da af tartışmalarının pratikte hiçbir kalıcı değeri yoktur. Mevcut iktidar da bu yalın gerçeğin farkındadır. Ancak temel çelişki tam da burada yatmaktadır: Demokratikleşme ve yargı bağımsızlığı, iktidarın tek elde topladığı merkezi gücün denetlenmesi ve sınırlandırılması anlamına gelir. Gücün merkezsizleşmesini ve denetlenmesini getiren bir reform alanı ise iktidar tarafından kendi varlığına ve kontrolüne dönük bir risk olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla siyasi reflekslerde bir esneme yaşanmadığı takdirde, bugün masaya konulan kanunun kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm olması kaçınılmaz olur.
Kamuoyunda tek bir soru yankılanıyor: “Bu masada gerçekten demokratik bir samimiyet var mı?” Bir yanda raporda “AYM ve AİHM kararlarına uyulsun” ifadesi yer alırken, diğer yanda Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararına rağmen Can Atalay’ın milletvekilliğinin fiilen engellenmesi, AİHM kararlarına rağmen Osman Kavala’nın cezaevinde bulunması ve Tayfun Kahraman örneğindeki Gezi davası mağduriyetleri sürmektedir. Hatta Kürt seçmenin siyasal temsilinde kilit role sahip Selahattin Demirtaş’ın hukuki durumu en büyük demokrasi sınavı olmaya devam ederken; milyonların oy vererek seçtiği cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere seçilmiş aktörlere dönük baskılar ve kayyum uygulamaları milli irademizi zedelemeye devam ediyor.
İşte ironi tam da burada patlak vermektedir: Bir yanda toplumsal barış ve helalleşme söylemleriyle süslü çerçeve yasalar vitrine konulurken, diğer yanda muhalefetin seçilmiş aktörleri yargı operasyonlarıyla kuşatılmaktadır. Siyasetin damarlarını tıkayan ve milletin iradesini sürekli baskı altında tutan bu zihniyetle kalıcı bir barış inşa edilemez. Kimse kâğıt üstündeki masallarla milletin aklıyla alay etmesin. Bu sorunun yanıtı mahkeme koridorlarında, cezaevlerinin soğuk duvarları arasında, gasp edilen belediye binalarında ve bu adaletsizliğe boyun eğmeyen milletin vicdanında yazılmaktadır. Hukuk devleti ayaklar altına alınırken, yasaları çiğneyenler eliyle barış dilenmesi tarihe ancak bir siyasi tutarsızlık vesikası olarak geçecektir. Adaleti yok ederek barış inşa edemezsiniz; o çerçeve yasa, halkın vicdanında yırtılıp atılmaya mahkûm olur.
Başak Yağmur ERAY



