“Biz bir şey yaptık, biz bir şeyi başaramadık; insanlar bize kızdı. Kalktı, kapıdan sessizce çıkıp gitti. Karanlık sokakta kayboluyor. Benim duygusal kopuş dediğim bu.”
14 Mayıs seçim yenilgisinin ardından milyonlarca vatandaşın duygularına bu şekilde tercüman oluyor, yurttaşa ve parti tabanına derhal kulak verilmesi gerektiğini savunuyordu CHP Genel Başkan adayı Özgür Özel.
Bugünkü siyasi ortam ise biraz daha farklı. Kendilerini muhalif çevrede konumlandıran gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler, hukukçular -kendimi de ayırmıyorum- “muhalefetin asli kusurlu olmadığı” bir meseleden ötürü birbirine parmak sallıyor, yurttaşlar evin kapısını -gayet gürültülü şekilde- çarparak köprüleri atıyor, çiçeği burnunda Yeni Parti, Kürtler-milliyetçiler dengesini tutmaya çalışırken ciddi iletişim zaafiyeti ve plansızlıktan ötürü yıpranmaya hatta yıpratılmaya devam ediyor. Kusur ve tepki Erdoğan-Bahçeli İttifakı’nın üzerinden alınarak ustalıkla “yeniden birinci parti konumuna gelen” Yeni Parti’ye yönlendiriliyor.
Özel’in Evet dediği fakat Meclis grubunu konsolide edemediği TBMM oylamasında çıkan 467 sayısı ise çerçeve yasa tasarısı konusunda siyasi elitler düzeyinde beklenenin çok üzerinde bir konsolidasyonun varlığını işaret ediyor.
Sokaktaki 10 vatandaştan 8’inin acabayla yaklaşacağı yasa tasarısının oylamasında çıkan %80 civarındaki Evet oranı, Meclis’teki temsiliyet sorununu gözler önüne seriyor. Kendi iradesini temsilen Ankara’ya gönderdiği hemşehrisinin hiçbir şekilde toplumsallık aranmayan bir meseleye dair yaklaşımını reddediyor seçmen. Elbette bu rahatsızlık, gazilerin dahi önüne barikat kurulan bir memlekette bir noktaya kadar dile getirilebiliyor.
Tereddütle konuya yaklaşanlar; geçmişte hemen hemen bütün kritik dönemeçlerde Polyannacı fikirleriyle tanınan ve dile getirdiği bütün öngörüleri yanlışlanan köşe yazarı, gazeteci ve siyasetçiler tarafından kan emicilikle suçlanıyor.
Selahattin Demirtaş’a sempati duyan, 31 Mart’ta Kent Uzlaşısı’na ses çıkarmayan kızıl saçlı teyze, “Ben, her gün birimizi tutuklayan bu iktidara ve ortaya koyduğu kanun taslağına güvenmiyorum.” dediği için “100 yıllık kangren refleksten(?)” kurtulamamakla itham ediliyor.
Bu noktada da vatandaşın kurumsal siyasetin bütün aktörlerine, medyaya ve devamında belki de sandığa olan güveni ciddi şekilde örseleniyor.
Peki siyasi elit tüm bu hengamede ne yapıyor?
14 Mayıs’tan hiç ders alınmamışçasına parti genel başkanına menkıbeler yazılıyor, politikaları daha kapsamlı ve derinlemesine topluma aktarmak yerine panik içinde birlik beraberlik mektubu yayınlanıyor. Siyasi çemberdeki pozisyonunu retorikle oluşturmuş yıpranmış yüzler bize maziden esintiler sunuyor. Haliyle “Bu eski kafa yeni nesil siyaset gömleğini giymeye hazır mı?” sorusu karşımıza dikiliveriyor.
Bu histerik ruh hali siyaseti takip eden genç yurttaşlarda haklı bir paranoyayı beraberinde getirirken CHP’yi birinci parti yapan, bugün ise sıfırdan yeni bir maceraya koyulan siyasetçilerin “her şeyi yanlış yaptığı” yanılgısına sebep oluyor.
Hayır. Yeni Parti’nin her şeyi değiştirmesine gerek yok. Bu partinin; Özel-İmamoğlu çevresindeki akbabalardan-delege ağalarından kurtulması, yeni yüzler bulması ve siyaset dilini dönüştürmesi yeterli. Seçmenin bir bölümündeki “Kürtlerle köprüleri atalım.” yaklaşımının bu açıdan yersiz olduğunu bir kez daha ifade edeyim. Nitekim Özel-İmamoğlu-Yavaş triosu iktidara yürüyecekse bunun neo-Baykal CHPsi metodu ile olmayacağı kesin. Zaten anketler de böylesine köklü bir değişime gerek olmadığını ortaya koyuyor.
Ek olarak 467 sayısı ve Saruhan Oluç’un cüretkar çıkışı bize gösteriyor ki önümüzdeki aylarda gündeme oturacak olan ve Erdoğan’ın hiçbir şekilde sorun yaşamayacağı TBMM’deki Anayasa oylamasında DEM-Yeni Parti ayrışmasının yaşanma ihtimalini öngörmek çok da zor olmasa gerek. Gelinen noktada ince bir ipin üzerinde yürünmesi gereken meselelerde dahi rıza inşası sürecine gerek duymayan, fikrini topluma aşılama iddiasını terk edip çözümü muhalefeti topyekün ortadan kaldırmakta bulan Erdoğan’ın 400 vekil barajını aşacak Anayasa oylamasının akabinde mevzubahis değişiklik önerisini millete sorup sormayacağı ise bizi bekleyen en büyük soru işareti.
2007’deki meşhur 367 krizinin yol açtığı en büyük sonuçlardan biri “Cumhurbaşkanını halkın seçmesi” kararı olmuştu hatırlarsanız. %47 ile iktidara gelen AKP, toplantı yeter sayısı olan ( 2/3 nitelikli çoğunluk ) 367 sayısına ulaşılamadığı için Abdullah Gül’ü günler boyu Cumhurbaşkanı atamayı(?) başaramamıştı. Yani sandığa giden 2 seçmenden birinin oyunu alan parti sembolik bir makama istediği kişiyi seçtiremiyor, Başbakan Erdoğan “temsil-meşruluk problemi” doğduğunu belirtiyor ve sistemi baştan aşağı değiştirecek düzenlemelerin temeli atılıyordu.
Neredeeeeeen nereyeee! ( onun sesiyle )
Onca kanun tasarısı, Anayasa değişikliği ve dahası. Değişmeyen tek şey yurttaşın devasa temsil sorunu.
Ne demişler?
Türkiye’de siyaseti 1 gün takip etmezseniz çok şey kaçırır; 20 yıl takip etmezseniz hiçbir şey kaçırmazsınız.
Gelelim Özel’in durumuna.
Öncelikle belirtmeliyim ki alınan kararın, kararın açıklanış şeklinin, Dilek İmamoğlu ve Ekrem İmamoğlu’nun tweetlerinin zamanlamasının, Meclis grubunun Özel’i azınlıkta bırakacak siyasi tavrının, devamında ilkokullu bir çocuğun ağzıyla yazılmış gibi duran milletvekillerinin imzacı olduğu destek metninin ama en çok da buraya uzanacağı belli olan komisyon masasına oturma kararının ve devamında hiçbir kazanım elde edemeden ortaya konulan tavizkar stratejinin müthiş hatalı olduğunu düşünüyor; İmralı’ya gitmeme kararını makul sebeplerle Kürtlere anlatabilen parti kadrolarının, bugün yol haritasını kimlik-mezhep üzerinden belirlemesininin çok ciddi bir özgüven problemi olduğunu savunuyorum.
Tüm bunlara rağmen Özel’in kredisinin bu kadar hızlı tüketilemeyeceğine, bu mücadelenin Özel ve İmamoğlu’nu dahi aşan daha büyük bir anlamı olduğuna inanıyorum.
Özel’in kredisini tartışmaya açan(?) başlıca sebeplerin ise insanlara dejavu yaratan yüzler ve cümleler olduğunu görüyor, parti içindeki yerini, networkunu kaybetmek istemeyen kadroların önce bir tarafı destekleme kararı alıp sonrasında “en saçma perspektiften” o düşünceyi müdafaa edecek argümanlar üretme yolunu tercih ettiğini, “Milletin dediği olur.” mottosuyla yürüyüşüne başlayan bir liderin danışmanının “Her mesele halka sorulmaz.” şeklindeki akla durgunluk veren sözlerinin siyasetle ilgilenen yurttaşlarda büyük bir öfkeye ve tepkiye yol açtığını gözlemliyorum.
Son olarak Anayasa’ya aykırılığı konusunda neredeyse tüm hukukçuların hemfikir olduğu bir yasa tasarısının, teklifi getirenlerden çok daha canhıraş şekilde savunulmasını ve kendi tabanını karşıda konumlandırmayı talihsizlik olarak değerlendiriyor, yenilen ve yenilenen sıfatları arasında çok ince bir çizgi olduğunu ve sokaktan azade değerlendirmelerin “duygusal kopuşa” sebebiyet vererek taban desteğinin azalmasına yol açabileceğini; liderliğini meydanlarda, pazarlarda yani halkın arasında tesis eden Özel’e kurultayı kazandıran “Sokağın sesine kulak ver.” cümleleriyle tekrar hatırlatıyorum.
Av. Şöhret Can Kolsuz | 13.08.2026


