Yapay zekâ çağında devlet, teknoloji şirketleri ve bilgi altyapısının yeni güç ilişkisi

I. Bilginin Sessiz Devrimi

İnsanlık tarihi boyunca iktidarlar yalnızca topraklara, ordulara veya ekonomiye hâkim olmaya çalışmadı. Bilgi de her dönemde en stratejik güç unsurlarından biri oldu. Çünkü bilgiyi kontrol edebilen, yalnızca bugünü değil, geçmişin nasıl hatırlanacağını ve geleceğin nasıl şekilleneceğini de etkileyebilirdi. Bu nedenle kitapların yasaklanması, arşivlerin değiştirilmesi ya da kütüphanelerin yok edilmesi, tarihte yalnızca kültürel değil, aynı zamanda siyasî müdahaleler olarak karşımıza çıktı.

George Orwell, 1984 romanında bu tehlikeyi kendi çağının araçlarıyla anlattı. Romanın dünyasında iktidar, kitapları, gazeteleri ve tarih kayıtlarını denetim altına alarak insanların neye inanacağını değil, hakikate hangi yoldan ulaşacağını belirliyordu. Orwell’in anlattığı dünya, bilgiye erişimin fiziksel olarak kontrol edildiği bir dünyaydı.

Bugün ise aynı sonuca ulaşmak için aynı yöntemlere ihtiyaç olmayabilir. Yapay zekâ çağında kitapları yasaklamadan, kütüphaneleri kapatmadan veya arşivleri değiştirmeden de toplumların bilgiyle kurduğu ilişki köklü biçimde dönüşebilir.

Bir şehir düşünün. Büyük bir halk kütüphanesi hâlâ ayakta olsun. Raflar dolu, kitaplar yerinde dursun. Fakat insanlar aynı soruların cevaplarını artık kitaplarda değil, yapay zekâ uygulamalarında aramaya başlasın. Bir süre sonra kütüphane kapanır, yayınevleri küçülür, kaynak okumak yerini hazır cevap almaya bırakır. Burada hiçbir yasak yoktur. Kitaplar hâlâ vardır; değişen yalnızca insanların bilgiye ulaşma biçimidir.

Bu artık yalnızca teorik bir ihtimal değildir. Avrupa Birliği verilerine göre 16–24 yaş grubundaki gençlerin yaklaşık üçte ikisi üretken yapay zekâ kullanmaktadır; bazı ülkelerde bu oran yüzde seksenin üzerindedir. OECD araştırmaları öğrencilerin yapay zekâyı bilgi edinmek, kavramları anlamak ve araştırma yapmak amacıyla yoğun biçimde kullandığını göstermektedir. Türkiye’de ise TÜİK verilerine göre aynı yaş grubunda üretken yapay zekâ kullananların oranı yüzde 39,4’e ulaşmıştır. Yapay zekâ artık belirli bir uzman grubunun kullandığı teknoloji olmaktan çıkmış, özellikle genç kuşağın gündelik öğrenme araçlarından biri hâline gelmiştir.

Daha dikkat çekici olan ise kullanıcı davranışıdır. Pew Research Center’ın araştırmasına göre, arama motorlarında yapay zekâ tarafından hazırlanmış özetler gösterildiğinde kullanıcıların özgün kaynaklara tıklama oranı belirgin biçimde düşmektedir. İnsanlar bilgiye daha hızlı ulaşıyor; fakat bilginin üretildiği kaynaklardan giderek uzaklaşıyor. Bilgi ortadan kalkmıyor, ancak kaynak ile insan arasına yeni bir katman yerleşiyor.

İşte asıl dönüşüm burada başlıyor. Dün insanlar bilgiye ulaşmak için kaynak arıyordu. Bugün ise giderek daha fazla insan kaynağı değil, cevabı arıyor.

Bu nedenle artık tartışılması gereken soru, “Yapay zekâ doğru cevap veriyor mu?” değildir.

Asıl soru şudur:

Bilgiye ulaşmanın altyapısını kim kuruyor ve bu altyapı yarın kimin denetiminde olacaktır?

II. Yapay Zekâ Neden Sıradan Bir Teknoloji Değildir?

Teknoloji tarihine bakıldığında büyük dönüşümlerin hiçbirinin yalnızca piyasanın ya da yalnızca devletin eseri olmadığı görülür. Demiryolları, elektrik şebekeleri, nükleer teknoloji, internet ve uzay programları… Hepsi başlangıçta farklı aktörlerin girişimiyle ortaya çıkmış, ancak toplumun temel altyapısına dönüştükçe devletlerin stratejik ilgi alanına girmiştir. Çünkü bir teknoloji milyonlarca insanın hayatını belirlemeye başladığında, artık yalnızca ekonomik bir faaliyet olmaktan çıkar.

Yapay zekâ da bugün benzer bir eşiğin önündedir. Ancak onu önceki teknolojilerden ayıran temel fark, doğrudan bilgi ile insan arasındaki ilişkiye müdahale etmesidir. Demiryolları insanları birbirine bağladı, elektrik üretim biçimini değiştirdi, internet bilgiye erişimi hızlandırdı. Yapay zekâ ise bilgiyi seçen, yorumlayan, özetleyen ve kullanıcıya yeniden sunan yeni bir katman oluşturmaktadır. Artık değişen yalnızca bilginin dolaşımı değil, bilgiye ulaşma biçimidir.

Bu nedenle yapay zekâ şirketlerini yalnızca yazılım geliştiren kuruluşlar olarak değerlendirmek giderek yetersiz kalmaktadır. Çünkü bu şirketler, milyarlarca insanın bilgiye ulaşırken kullandığı ortak altyapıyı inşa etmektedir. Dün arama motorları internetteki bilgiye açılan kapıydı. Bugün ise üretken yapay zekâ sistemleri, o bilgiyi işleyen ve yeniden şekillendirerek kullanıcıya sunan yeni ara katman hâline gelmektedir. Güç artık yalnızca bilgiye sahip olmakta değil; bilginin hangi bağlam içinde sunulacağını belirleyebilmektedir.

Bu dönüşüm kendi başına ne iyi ne de kötüdür. Sağlık hizmetlerinden bilimsel araştırmalara, eğitimden gündelik yaşama kadar üretken yapay zekânın sağladığı katkılar inkâr edilemez. Asıl mesele, bu teknolojinin giderek toplumun ortak bilgi altyapısına dönüşmesidir.

Böyle bir altyapıyı kurmak da artık yalnızca iyi mühendislerle mümkün değildir. En gelişmiş modeller; milyarlarca dolarlık yatırım, devasa veri merkezleri, yüksek enerji kapasitesi, gelişmiş yarı iletkenler ve küresel ölçekte hesaplama gücü gerektirmektedir. OECD’nin değerlendirmeleri de gelişmiş modellerin ve hesaplama altyapısının giderek daha az sayıda şirket etrafında yoğunlaştığını göstermektedir.

Tam da bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Çin’in son yıllarda yayımladığı yapay zekâ stratejileri dikkat çekicidir. Yaklaşımları farklı olsa da ortak noktaları aynıdır: Yapay zekâ artık yalnızca ekonomik büyümenin değil; ulusal güvenliğin, savunmanın ve jeopolitik rekabetin de temel unsurlarından biri olarak görülmektedir. Başka bir ifadeyle yapay zekâ, teknoloji sektörünün konusu olmaktan çıkmış; devletlerin stratejik planlamasının merkezine yerleşmiştir.

İşte tartışmanın yönü de burada değişmektedir.

Çünkü soru artık hangi şirketin daha iyi model geliştirdiği değildir.

Asıl soru şudur:

Toplumların bilgi altyapısını oluşturan bu yeni teknoloji, gelecekte nasıl bir kurumsal yapı içinde var olacaktır?

III. Gücün Yeni Yakınsaması

Devletlerin yapay zekâya ilgi göstermesi şaşırtıcı değildir. Tarih boyunca stratejik önem kazanan her teknoloji, er ya da geç devletlerin ilgi alanına girmiştir. Şaşırtıcı olan ise, bilgiye ulaşmanın altyapısını oluşturan bu yeni teknolojinin devletler ile teknoloji şirketlerini aynı stratejik zeminde buluşturmaya başlamasıdır.

Bu yakınlaşmanın nedeni ideolojik değil, yapısaldır. Yapay zekâ geliştirmek; yüksek hesaplama gücü, gelişmiş yarı iletkenler, enerji altyapısı, veri merkezleri ve küresel ölçekte yatırım gerektirmektedir. Böyle bir teknolojinin devletlerden tamamen bağımsız gelişmesini beklemek gerçekçi değildir. Aynı şekilde devletlerin de ulusal güvenlik, savunma ve ekonomik rekabet açısından bu teknolojiyi görmezden gelmesi mümkün değildir.

Bu nedenle iki taraf birbirine yaklaşmaktadır. Devletler teknoloji şirketlerine stratejik ihtiyaç duymakta, teknoloji şirketleri ise kamu altyapısına, enerji yatırımlarına, gelişmiş çiplere ve hukuki güvenceye her zamankinden daha fazla bağımlı hâle gelmektedir. Bu karşılıklı yakınlaşma, herhangi bir aktörün tercihi olmaktan çok teknolojinin ölçeğinin doğal sonucudur.

Bugün bunun ilk örneklerini görmek mümkündür. Elon Musk’ın kamu yönetimindeki görevleri, SpaceX’in uzun yıllardır Amerikan uzay ve savunma programlarının temel ortaklarından biri hâline gelmesi, OpenAI’nin kamu kurumlarıyla geliştirdiği iş birlikleri ve Anthropic’in başlangıçta mesafeli durmasına rağmen kamu ve savunma alanında ortak projelere yönelmesi, aynı eğilimin farklı örnekleridir. Burada önemli olan tek tek şirketler değil, farklı aktörlerin benzer stratejik eksene yönelmesidir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, devlet ile özel sektör arasında iş birliği yapılması değildir. Stratejik teknolojiler geliştiren ülkelerde bu zaten beklenen bir durumdur. Asıl tartışılması gereken konu, bu yakınlaşmanın demokratik denetim açısından ne anlama geldiğidir.

Çünkü yapay zekâ, toplumun bilgi altyapısına doğrudan yerleşmektedir. Milyonlarca insan araştırmaya, öğrenmeye ve karar vermeye aynı dijital sistemler üzerinden başlamaktadır. Devletin siyasî gücü ile bu altyapıyı geliştiren şirketlerin teknolojik gücü aynı stratejik zeminde yoğunlaşmaya başladığında, tartışma artık yalnızca teknoloji politikalarının konusu olmaktan çıkar. Mesele, bilgiye ulaşmanın altyapısının kim tarafından şekillendirileceği ve bu gücün hangi demokratik mekanizmalar tarafından denetleneceğidir.

İşte bu nedenle tartışmamız gereken konu, belirli bir şirketin bugünkü politikaları değildir. Asıl mesele, yarının bilgi altyapısını yönetecek kurumsal yapının hangi güç ilişkileri içinde şekilleneceğidir. Çünkü geleceğin en büyük mücadelelerinden biri, bilgi üretmekten çok bilgiye ulaşmanın altyapısını kimin yöneteceği üzerine olacaktır.

IV. Demokrasinin Kör Noktası

Bir önceki yazımda “Dijital Faşizm” kavramını ortaya koyarken dikkat çekmeye çalıştığım temel risk, bireyin muhakeme süreçlerini giderek yapay zekâ sistemlerine devretmesiydi. O yazıda tartıştığım mesele, teknolojinin insanı zorlaması değil; insanın hız, konfor ve verimlilik uğruna düşünme yükünü giderek dijital sistemlerle paylaşmaya başlamasıydı. Bu yazıda ise aynı tartışmayı farklı bir düzleme taşımak istiyorum. Çünkü bireysel düzeyde başlayan hiçbir büyük dönüşüm, onu taşıyan kurumsal yapıdan bağımsız değildir.

Bugün milyonlarca insan aynı yapay zekâ sistemlerini kullanıyor. Bu durum kendi başına ne demokratik düzen için bir tehdit ne de otoriter bir gelecek anlamına gelir. Ancak aynı dönemde bu sistemleri geliştiren şirketler, yarının bilgi altyapısını oluşturan temel kurumlar hâline gelirken devletlerin de stratejik ortaklarına dönüşmektedir. Asıl soru tam da burada başlamaktadır. Bilgiye ulaşmanın altyapısını inşa eden kurumlarla devlet gücü aynı stratejik zeminde buluşursa, bunun demokratik sistemler açısından anlamı ne olacaktır?

Tarih boyunca demokratik sistemlerin temel kaygılarından biri, gücün tek elde toplanmasını engellemek olmuştur. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı; bağımsız medya, serbest piyasa, üniversiteler ve sivil toplum aynı ilkenin farklı kurumsal yansımalarıdır. Çünkü demokrasi, iyi niyetli yöneticilere güvenen bir rejim değil; gücü dağıtan ve denetleyen bir yönetim anlayışıdır.

Ancak yapay zekâ çağında ilk kez farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bir tarafta devletin sahip olduğu siyasî ve hukukî yetkiler, diğer tarafta milyarlarca insanın bilgiye ulaşırken kullandığı dijital altyapılar bulunmaktadır. Bu iki alan birbirine yaklaştıkça mesele artık teknoloji şirketlerinin büyüklüğüyle açıklanamaz. Asıl mesele, demokratik toplumların bugüne kadar ayrı ayrı denetlediği iki büyük güç alanının aynı stratejik ekosistem içinde buluşmaya başlamasıdır.

Demokratik kurumlar devleti denetlemek üzere tasarlanmıştır. Rekabet hukuku şirketleri denetlemek üzere geliştirilmiştir. Fakat bugüne kadar hiçbir demokratik sistem, toplumun ortak bilgi altyapısını yöneten küresel şirketlerle devletlerin oluşturabileceği ortak güç alanını denetlemek üzere tasarlanmamıştır. İşte bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda anayasal ve siyasal bir meseledir.

Yirminci yüzyıl özgürlüğü devleti denetleyerek korumaya çalıştı. Yirmi birinci yüzyıl ise özgürlüğü, devlet ile bilgi altyapısını yöneten küresel güçlerin aynı kurumsal mimaride buluşmasına karşı korumak zorunda kalabilir.

Bu nedenle burada dikkat çektiğim husus, herhangi bir devletin ya da herhangi bir teknoloji şirketinin bugün bilinçli biçimde otoriter bir düzen kurduğu iddiası değildir. Dikkat çektiğim husus, böyle bir gücün teknik ve kurumsal altyapısının ilk kez aynı tarihsel dönemde oluşmaya başlamasıdır. Demokrasi açısından asıl risk de budur. Çünkü demokratik rejimler çoğu zaman gerçekleşmiş tehditlerden değil, zamanında fark edilmeyen güç yoğunlaşmalarından zarar görmüştür.

Belki de önümüzdeki yılların en önemli tartışması, yapay zekânın ne kadar gelişeceği olmayacaktır.

Asıl tartışma, bu gelişimin hangi kurumsal sınırlar içinde gerçekleşeceği ve demokratik denetimin bu yeni güç mimarisine nasıl uyum sağlayacağı olacaktır.

V. Yeni Bir Güç Mimarisi

Buraya kadar anlatılan tablo, tek başına dijital faşizm değildir. Devletlerin teknoloji şirketleriyle çalışması da, yapay zekânın günlük hayatın merkezine yerleşmesi de kendi başına otoriter bir düzen anlamına gelmez. Asıl mesele, birbirinden bağımsız görünen bu gelişmelerin aynı kurumsal yapı içinde birleşmeye başlamasıdır.

Tarih boyunca iktidarlar toplumu yönetebilmek için bilgiye ihtiyaç duydu. Teknolojik dönüşümler ise bu bilginin üretim ve dolaşım biçimini değiştirdi. Yapay zekâ çağında ilk kez bilgiye ulaşmanın altyapısını kuran kurumlar ile siyasal gücü kullanan devletler aynı stratejik zeminde buluşmaktadır. Bu buluşmanın nasıl sonuçlanacağını bugün hiç kimse kesin olarak bilemez. Ancak bunun tarihte benzeri görülmemiş yeni bir güç yoğunlaşması olduğu açıktır.

Ben bu yeni güç yoğunlaşmasını “Dijital Faşizmin Kurumsal Mimarisi” olarak tanımlıyorum.

Çünkü klasik faşizm, devlet gücünü toplum üzerinde mutlaklaştırmaya çalışıyordu. Dijital faşizm ise çok daha farklı bir zeminde gelişebilir. Devlet, teknoloji şirketleri ve toplumun ortak bilgi altyapısı birbirini tamamlayan tek bir ekosisteme dönüştüğünde, düşünsel özgürlük üzerindeki baskı doğrudan yasaklarla değil; bilgiye ulaşmanın kurumsal mimarisi üzerinden şekillenebilir.

Burada belirleyici olan, insanların hangi fikri savunduğu değildir. Belirleyici olan, hangi bilgilere ulaşabildiği, hangi bilgilere öncelik verildiği ve hakikate hangi yollar üzerinden eriştiğidir. Çünkü düşünce özgürlüğü yalnızca konuşma hakkıyla değil, farklı bilgi kaynaklarına serbestçe ulaşabilme imkânıyla da yaşar. 

Tam da bu nedenle bugün yapay zekâ şirketleri yalnızca teknoloji üreten ekonomik aktörler olarak değerlendirilemez. Geliştirdikleri modeller, yönettikleri hesaplama altyapıları ve devletlerle kurdukları stratejik ilişkiler sayesinde, uluslararası siyasetin doğrudan aktörleri hâline gelmektedir. Artık tartışma yalnızca teknoloji üretmek değil; bilgiye ulaşmanın altyapısını şekillendiren yeni güç merkezlerinin ortaya çıkmasıdır.

Bu nedenle dijital faşizm, benim kullandığım anlamıyla, gelecekte kurulacak hayalî bir rejimin adı değildir. O, bilgi altyapısı ile siyasal gücün aynı kurumsal mimaride yoğunlaşması ihtimaline verilen isimdir. Bugün tartışılması gereken konu da tam olarak budur. Çünkü demokratik toplumlar, böyle bir güç yapısı yerleşmeden önce onu nasıl dengeleyeceklerini konuşmak zorundadır.

VI. Sonuç

Bu makale boyunca ne yapay zekâyı şeytanlaştırmaya ne de teknoloji şirketlerini hedef göstermeye çalıştım. Tarih, büyük dönüşümlerin iyi niyetlerle başlayabileceğini; ancak demokratik denetim zayıf kaldığında beklenmedik sonuçlar üretebildiğini defalarca gösterdi. Yapay zekâ da bundan farklı değildir.

Asıl mesele artık teknolojinin kendisi değildir. Asıl mesele, insanlığın ortak bilgi altyapısının kimler tarafından inşa edildiği ve bu altyapının hangi kurumsal denge içinde gelişeceğidir. Çünkü bilgiye ulaşmanın yolu, özgürlüğün de yoludur. O yol daraldığında düşünce özgürlüğü kâğıt üzerinde yaşamaya devam edebilir; fakat toplumsal hayatta giderek anlamını kaybetmeye başlar.

Belki de bugün tarihin en kritik eşiklerinden birindeyiz. Bir tarafta devletler güvenlik, rekabet ve kalkınma gerekçeleriyle yapay zekâ yatırımlarını hızlandırıyor. Diğer tarafta milyarlarca insan, hayatının her alanında aynı dijital sistemlere daha fazla güveniyor. Bu iki süreci birbirinden bağımsız okumak artık mümkün değildir. Çünkü geleceğin güç dengesi yalnızca orduların, ekonomilerin veya doğal kaynakların üzerinde değil; bilgiye ulaşmanın altyapısı üzerinde de kurulacaktır.

Yarın çocuklarımızın hangi bilgiyi okuyacağını, hangi yorumu önce göreceğini, hangi kaynağı güvenilir kabul edeceğini belirleyen yapı birkaç küresel güç merkezinin kontrolüne bırakılırsa, özgürlük tartışmaları da kaçınılmaz olarak başka bir zemine taşınacaktır. O gün sorun, hangi düşüncenin yasaklandığı olmayacaktır. Sorun, hangi düşüncelerin görünmez hâle geldiği olacaktır.

İnsanlık tarihinin her döneminde özgürlüğü korumak isteyenler, gücün nerede yoğunlaştığını doğru okumak zorundaydı. Bugün de aynı sorumlulukla karşı karşıyayız. Çünkü geleceği belirleyecek soru artık yalnızca “Yapay zekâ ne yapabilecek?” değildir.

Asıl soru şudur: İnsanlık, hakikate açılan kapının anahtarını kimin eline bıraktığının farkında mıdır?

Azizcan ERENKOL

Yorum Bırak

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)