08/08/2026
Sandık, bir toplumun devletiyle yaptığı en sessiz ama en bağlayıcı sözleşmedir. İktidarlar o sandıktan çıkan sonuçla meşruiyet kazanır, yine o sandığın hükmüyle sınırlarını öğrenirler.
2024 yerel seçimlerinde bu toplum, yılların ekonomik buhranı, biriken mutsuzluğu ve yorgunluğuyla o sözleşmeyi sandık başında yeniden yazdı. Devletin bütün imkânlarının, bakanlarının ve devasa bürokrasisinin tek bir siyasi parti için seferber edilmesine rağmen, halk çok net bir sınır çizdi. CHP’yi yıllar sonra birinci parti konumuna taşındı, “asla yıkılmaz” denilen büyükşehirler birer birer el değiştirdi. Fakat iktidarı asıl sarsan, bütün o orantısız güç kullanımına rağmen İstanbul’un defalarca ve çok daha güçlü bir şekilde kaybedilmesiydi. Toplum kendi seçimini yapmış, demokrasi en saf haliyle işlemişti.
Fakat iktidar, sandıktan çıkan bu mutlak gerçeği kabullenmek yerine, o gerçeği yok etmeyi seçti. Çünkü karşılarında hazmedemedikleri sadece bir seçim yenilgisi değil; kontrol edemedikleri bir siyasi aktör vardı.
İktidar, yirmi yılı aşkın süredir ayakta kalabilmek için ihtiyaç duyduğu “düşmanları” hep kendi dizayn etmişti. Kendi oyun planına uygun, nerede ne tepki vereceğini önceden bildiği, sınırlarını kendisinin çizdiği ve kitlelerini etrafında kolayca konsolide edebildiği kullanışlı rakipler yarattı. Bugüne kadar karşısındaki her gücü bu şablona uydurmayı, siyaseti sadece kendi belirlediği bir sahada oynamayı başarmıştı. Ancak Ekrem İmamoğlu bu tasarımların hiçbirine uymadı. O, iktidarın laboratuvarında üretilmiş ya da sınırları çizilmiş bir rakip değildi. İktidar, alışkın olduğu üzere bu figürün üzerinde kontrolü bir türlü ele alamadı. Bu organik ve yönetilemeyen iradenin yarattığı derin panik, millete rağmen yürütülen o büyük tasfiye operasyonunun asıl tetikleyicisi oldu.
Milletin iradesine saygı duymak ve bu yeni siyasi gerçeklikle yüzleşmek yerine, hiçbir siyasi güce bağlı olmaması gereken, kendi başına bağımsız bir denge unsuru olması beklenen yargı mekanizması devreye sokuldu. Hukuk, bir adalet terazisi olmaktan çıkarılıp, iktidarın dizayn edemediği rakibini bertaraf ettiği sert bir silaha, rejimin ayrılmaz bir elementine dönüştürüldü. Hannah Arendt’in o meşhur tespitinde söylediği gibi; “Otorite zor kullanmayı dışlar; zorun kullanıldığı yerde, otoritenin kendisi çoktan çökmüştür.” İktidarın mahkemelere sığınması, gücünün değil, millete söz geçiremeyen otoritesinin iflasının ilanıdır.
Sonrası, göz göre göre gelen bir irade gaspıdır. Sandıkta yenilemeyen Ekrem İmamoğlu’nun hapsedilmesi ve ardı arkası kesilmeyen tutuklamalar dalgası başladı. Sandıkta tercihini yapan milyonların kararını hiçe sayan bu sürece itiraz eden, “ne yapıyorsunuz” diyen herkes hedef tahtasına kondu. Bu siyasi mühendislik uğruna sadece demokrasi değil; yargıya olan güven, toplumsal barış ve zaten can çekişen ekonomi de onarılmaz yaralar aldı.
Bütün bu ağır tablonun ortasında, cevabı verilmesi gereken çok temel ve yakıcı bir soru var: Madem milletin iradesine böyle bir operasyon yapılacaktı, 2024’te o seçimler neden yapıldı?
Madem sandıktan çıkan sonuç masa başında, yargı eliyle değiştirilecekti, o sandıklar neden kuruldu? Seçim için o kadar kaynak neden harcandı, insanların vakti, emeği ve en önemlisi umudu neden çalındı? Sandık, sadece iktidarın istediği sonuç çıktığında geçerli sayılan bir teferruattan mı ibaretti?
Bugün iktidar, yargı sopasıyla siyaseti dizayn etme ve başa çıkamadığı aktörleri zorla oyun dışı bırakarak kendi rakibini bizzat seçme çabası içinde. Ancak bu kibrin atladığı ölümcül bir gerçek var: Ekrem İmamoğlu o dört duvar arasında tutulduğu sürece, bu ülkede yapılacak hiçbir seçimin meşruiyeti olmayacaktır.
Rakiplerin mahkeme kararlarıyla elendiği, güçlü alternatiflerin hapsedildiği bir düzende sandıktan çıkmak, kazanmak değildir. İktidar, karşısında gerçek bir rakip bırakmayarak yarın bir seçim daha alabilir. Fakat o andan itibaren “seçilmiş” bir hükümet vasfını tamamen yitirecek; devletin meşruiyetine yargı yoluyla el koymuş bir yapı olarak tarihe geçecektir. Bu meşruiyet krizinin, devletin uluslararası itibarına ve can çekişen ekonomiye vereceği zararın boyutlarını tahmin etmek bile ürkütücü.
Bir oyunu sadece kendi dizayn ettiğiniz ve yargı eliyle zayıflattığınız rakiplerle oynayarak kazanamazsınız. Yenildiğinizde masayı devirip, kontrol edemediğiniz rakibinizi zorla oyun dışı bırakmak sizi galip yapmaz; sadece o masanın meşruiyetini sonsuza dek yok eder.
Başak Yağmur ERAY



