Post-Demokratikleşme Sürecinde Türkiye Siyaseti ve Olası Senaryolar

  • Anasayfa
  • Analizler
  • Post-Demokratikleşme Sürecinde Türkiye Siyaseti ve Olası Senaryolar

Post-demokrasi, demokratik kurumların olarak varlığını sürdürdüğü, ancak siyasal iktidarın fiilî kullanımının giderek ekonomik ve siyasal elitlerin kontrolünde yoğunlaştığı bir demokratik dönüşüm evresini ifade etmektedir. Özellikle 1970’li yıllardan itibaren hız kazanan küreselleşme, neoliberal politikaların yaygınlaşması, sermaye ve ulus ötesi hareketliliğinin artması ile temsil mekanizmalarının zayıflaması bağlamında ortaya çıkmıştır. Colin Crouch tarafından sistematik biçimde teorileştirilen bu yaklaşım, savaş sonrası dönemin kitleselkatılıma dayalı refah devleti demokrasilerinden, siyasal karar alma süreçlerinin profesyonel
siyasetçiler, uzmanlar, lobiler ve büyük şirketler tarafından belirlenmeye başladığı yeni bir yönetişim modeline geçişi açıklamaktadır. Bu çerçevede post-demokrasi, demokratik meşruiyetin seçimler aracılığıyla korunmasına rağmen, yurttaşların siyasal süreçler üzerindeki etkisinin azalması ve kamusal alanın giderek daralması olgusuna işaret eden eleştirel bir
siyaset bilimi kavramı olarak değerlendirildiği görülmektedir.


Tanzimat Fermanından, cumhuriyet fikriyatının oluşmasına ve çok partili hayata kadar geçiş örnekleri açısından da öncül ülkelerden olan Türkiye’nin yenidünya siyasetine ait doğan bu kavram yaklaşımını temel ölçekte incelececektir. Çalışmada öncelikle iki kavramın tarihsel gelişimi incelenecek, ardından gelecekte ortaya çıkabilecek post-demokratikleşme senaryoları
tartışılacaktır.


21.yüzyıl demokrasilerinin en önemli değişimi nitekim siyasal iletişim yöntemlerinin değişmesi ve demokratik kurumlara yönelik güven endeksinin azalması ile gerçekleşmiştir. Bu dönüşümü açıklamak için kullanılan ve günümüz siyaset bilimini temelden etkileyen iki temel kavram vardır. Bunlar “post-truth” (hakikat sonrası) ve “post-demokrasi” ya da “post-demokratikleşme”dir. İlk olarak Post-truth kavramı, siyasal tartışmalarda nesnel gerçeklerden çok duyguların, kimliklerin ve kişisel kanaatlerin belirleyici hale gelmesini ifade etmektedir. Post-demokratikleşme ise demokratik kurumların varlığını sürdürmesine rağmen karar alma
süreçlerinin giderek daha daralması, süreçlerin siyasal ve ekonomik elitler tarafından kontrol edilmesini ifade etmektedir. Bu iki kavram birbirinden bağımsız değildir. Tam aksine, bu iki kavram birbirini desteklemekte de ve post-truth siyaseti demokratik denetim mekanizmalarını zayıflatırken, post-demokratikleşme ise süreçleri de hakikatin kamusal alandaki önemini
azaltarak post-truth ortamını güçlendirmektedir.


Post-truth kavramının kökenleri yeni değildir. 1990’lardan itibaren neoliberal küreselleşmenin yarattığı ekonomik eşitsizlikler ve temsil krizleri, demokratik sistemlere duyulan güveni azaltmıştır. Bu süreçte yurttaşların geleneksel siyasal kurumlara olan bağlılıkları zayıflarken, popülist hareketler güç kazanmaya başlamıştır. Modern siyasal sistemlerde propaganda,
dezenformasyon ve manipülasyon uzun süredir kullanılmaktadır. Ancak kavramın günümüzdeki anlamıyla ortaya çıkışı internetin gelişmesi ve sosyal medyanın ortaya çıkışıyla birlikte bireylerin doğrudan içerik üreticisi olduğu yeni bir iletişim düzeni oluşmuştur. Doğrulanabilir verilerden çok duygusal söylemler, korkular ve kimlik temelli kampanyalar
seçmen davranışlarını etkilediği ve değiştirildiği gözlemlenmiştir.


Post-demokrasi kavramı ise siyaset bilimci Christopher Crouch tarafından geliştirilmiştir. Crouch’a göre günümüz demokrasilerinde seçimler ve parlamentolar varlığını sürdürse de siyasal kararlar giderek profesyonel siyasetçiler, büyük şirketler, medya grupları ve bürokratik elitler tarafından şekillendirilmektedir. Vatandaşlar seçimlerde oy kullanmakta ancak siyasal
süreçlere gerçek anlamda katılım sağlayamamaktadır. Bu noktada post-truth ve post-demokratikleşme arasında karşılıklı bir ilişki ortaya çıkmaktadır. Demokratik katılımın görece azalması ve temsil krizinin derinleşmesi, vatandaşların rasyonel siyasal değerlendirmeler yerine duygusal aidiyetlere yönelmesine neden olmaktadır. Bunun sonucunda siyasal aktörler
de politikalarını somut veriler üzerinden değil, duygusal ve sembolik söylemler üzerinden inşa etmektedir. Böylece post-truth ortamı demokratik gerilemeyi hızlandırırken, demokratik gerileme de gerçek durumların kamusal alan üzerindeki önemini azaltmakta, post demokrasiye geçiş için zemin oluşturmaktadır.


Post-truth ve demokratik gerileme olgularıyla mücadelede ilk adım, bu süreçlerin doğru kavramsal çerçeve içerisinde bir siyasal kriz olarak teşhis edilmesidir. Çünkü etkili politika önerileri ve kurumsal reformlar, ancak sorunun neden ve sonuçlarının isabetli biçimde tanımlanmasıyla geliştirilebilir; yanlış teşhis ise çözüm süreçlerinin yetersiz veya işlevsiz kalmasına yol açabilmektedir.


Güncel Türkiye Siyasetinde Post-Truth ve Post-Demokratikleşme


Türkiye’de post-truth siyaset ve post-demokratikleşme tartışmaları özellikle 2010 sonrasında daha görünür hale gelmiştir. Bu dönemde sosyal medya kullanımının yaygınlaşması, medya sistemindeki dönüşümler ve siyasal kutuplaşmanın artması, siyasal iletişim biçimlerini önemli ölçüde değiştirmiştir. Son 10 yıllık süreçte, iktidar çoğu zaman Türkiye’nin karşı karşıya olduğu
sorunları uluslararası güç mücadeleleri, güvenlik tehditleri veya dış müdahaleler bağlamında açıklarken; muhalefet ise aynı sorunları kurumsal zayıflıklar, ekonomik yönetim hataları veya demokratik gerileme üzerinden yorumlamaktadır. Bu durum seçmenlerin siyasal parti liderlerinden bağımsız olarak, ortak bir gerçeklik zemini üzerinde tartışmasını
zorlaştırmaktadır. Özellikle iletişim platformlarında yayılan doğrulanmamış haberler, manipülatif görseller ve
bağlamından koparılmış açıklamalar siyasal kutuplaşmayı ve krizi artırmaktadır. Algoritmaların bireylere kendi görüşlerine yakın içerikler sunması, farklı görüşler arasındaki etkileşimi azaltmakta ve “yankı odaları” oluşturmaktadır. Böylece seçmenler yalnızca kendi siyasal pozisyonlarını doğrulayan bilgilere maruz kalmakta ve karşıt görüşlere yönelik güvensizlik
artmaktadır.


Post-demokratikleşme açısından bakıldığında 2017 yılında anayasa değişikliğiyle yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, karar alma süreçlerinde merkeziyetçiliği artırmıştır. Destekleyicilerine göre bu sistem hızlı karar alma ve yönetim etkinliği sağlarken, eleştirmenlere göre yasama ve yürütme arasındaki dengeyi zayıflatmıştır. Muhalefet partileri,
medya çoğulculuğunun azalması, yargı bağımsızlığı tartışmaları ve sivil toplum üzerindeki baskılar gibi konuları post-demokratikleşme belirtileri olarak değerlendirmektedir. İktidar ise bu eleştirileri reddederek Türkiye’nin düzenli seçimler gerçekleştiren ve demokratik meşruiyetini sandıktan alan bir sistem olduğunu savunmaktadır.
Bu iki kavram (Post Truht- Post Demokrasi) açısından 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Seçimleri ile 2024 Yerel Seçimleri ve sonrasında gelişen olaylar bu tartışmaların somut örneklerini sunmuştur. Her iki seçim sürecinde de sosyal medya kampanyaları, bilgi doğrulama mekanizmaları ve siyasal iletişim stratejileri yoğun biçimde gündeme gelmiştir. Seçim sonuçlarının farklı bölgelerde farklı siyasal eğilimleri ortaya çıkarması, Türkiye’de demokratik
rekabetin devam ettiğini gösterirken; siyasal kutuplaşmanın, yürütme ve yargı üzerindeki etkileri son dönemdeki verilen ışığında hızlandığı görülmekte kamusal alan bu tartışma içerisine dâhil edilmektedir.


Muhtemel Senaryolar


Geniş perspektif bakıldığında tarih içerisinde yaşanan zaman akarken bu kriz anlarını anlamlandırmak ve temellendirmek nitekim çözüm için temel şartlar arasındadır. Bu nedenle bu tartışmalar kavramsal ölçekte toplumsal yaşamı biçimlendirmektedir. Kimilerine göre benzersiz kriz döneminden geçildiği, kimilerine göre refah devleti döneminin sonuna gelindiği
düşünülmektedir. Modern toplum krizinin başlıca nedenleri arasında liberal ütopyanın lider demokrasilerine dönüşmesi bulunmaktadır. Nitekim içerisinden geçtiğimiz bu dönem için ‘’ara dönem’’ terimi bizlere yardımcı olacaktır.


Sosyal medyanın giderek bir kanaat ve onay mekanizmasına dönüşmesi, entelektüel tartışmaları zayıflatmakta ve uzmanların bile karmaşık gelişmeler karşısında belirsizlik yaşamasına yol açmaktadır. Bu durum, insanların doğal olarak bir yön arayışına girmesine neden olmakta kimi zaman sosyal medya aktörlerine sığınan veya onların söylemlerinden
etkilenen toplum üyeleri yaratmaktadır.


Liberal siyasal rejimlerin alternatif “doğrular” üretme imkânına karşı sınırlı olması veya cevap üretememesi ise, meşruiyetin çoğu zaman plebisitçi demokrasi, iletişim araçları ve karizmatik liderlik üzerinden güçlendirilmesine zemin hazırlamaktadır. Peru ve Venezuela örneklerinde olduğu gibi neo-popülist iktidarların yasama, yürütme ve yargıdaki tek hâkimiyetinin ardından birinci aşamada diğer siyasal partilerin toplumdan ayrıştırıldığı ve etkisizleştirildiği, ikinci aşamada ise siyasal partilerin çöküşü ile sonuçlandığı görülmektedir. Bu aşamada siyasal liderliği elinde bulunduran yapının, muhalefete yönelik temel stratejisinin
zamanla yanaşmacılık (clientelism) ve serfleştirmeye dayalı bağımlılık ilişkileri üretmeye evrileceği evrensel olarak görülmektedir. Bu çerçevede muhalif kesimlerin sisteme eklemlenmesi veya siyasal ve ekonomik bağımlılık ilişkileri aracılığıyla etkisizleştirilmesi, yönetimin başlıca araçlarından biri hâline gelebilir. Nitekim iklim krizi, tekno-faşizm ve distopik yönetim senaryoları, post-demokrasi yanlılarının topluma ilişkin algılarının ve normatif çerçevelerinin aşınmasına yol açmaktadır. Bu durumun yarattığı karamsarlık, yeni siyasal kapasite ve müdahale alanlarının gelişmesini de teşvik
etmektedir. Bununla birlikte, tüm bu olumsuzluklara rağmen birliktelikten doğan kolektif
zekânın ve toplumsal rızanın yeni araçlar ve iletişim biçimleri aracılığıyla güncellenmesi ve
yeniden üretilmesi mümkündür. Bu nedenle, demokratik katılımın ve toplumsal dayanışmanın
yeni koşullara uyarlanarak güçlendirilmesi, post-demokratik eğilimlere karşı önemli bir imkân
sunmaktadır.


Diğer bir senaryo ise demokratik kurumların güçlendirilmesi yönünde reformların gerçekleştirilmesidir. Medya çoğulculuğunun artırılması, şeffaflık mekanizmalarının güçlendirilmesi, bağımsız denetim kurumlarının etkinliğinin artırılması ve dijital okuryazarlığın geliştirilmesi halinde mevcut etkilerinin azaltılması mümkün olabilir. Bu durumda Türkiye’de post demokratikleşme eğilimleri zayıflayabilir ve demokratik katılım yeniden güçlenebilir. Dolayısıyla Türkiye’nin geleceği açısından belirleyici olan unsur yalnızca seçimlerin yapılması değil, aynı zamanda vatandaşların güvenilir bilgiye erişebilmesi tüm kurumların hesap verebilirliğinin korunabilmesidir. Tüm bu veriler ışığında Türkiye’nin tarihsel ölçekte kapasite
ve etkisi dünya ölçeğinide kurumsal ve kavramsal anlamda geliştirecek, diğer ülkeler açısından
bir vizyon ortaya koyacağı yadsınamaz bir gerçekdir.


Anıl KARAHAN

Yorum Bırak

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)