Persepolis’in Sorduğu Soru

İran’dan Türkiye’ye uzanan bir hafıza, sürgün ve aidiyet hikâyesi

Marjane Satrapi’nin vefat haberiyle birlikte yıllar önce izlediğim bir film yeniden zihnimde canlandı: Persepolis.

Bazı eserler vardır; ilk karşılaştığınızda sizi etkiler, yıllar sonra yeniden döndüğünüzde ise bambaşka bir anlam kazanır. Persepolis benim için böyle bir eserdi.

Önce kelimenin kendisinden başlayalım.

Persepolis, Antik Pers İmparatorluğu’nun törensel başkentinin adıdır. Bugünkü İran sınırları içerisinde bulunan bu şehir, yalnızca taşlardan ve sütunlardan oluşan bir harabe değildir. Bir medeniyetin hafızasını, ihtişamını ve tarihsel sürekliliğini temsil eder. Marjane Satrapi’nin eserine bu adı vermesi tesadüf değildir. Çünkü onun anlattığı hikâye yalnızca kendi çocukluğunun hikâyesi değil, aynı zamanda İran’ın hafızasının hikâyesidir.

İran doğumlu Fransız yazar, çizer ve yönetmen Marjane Satrapi, yalnızca kendi hayat hikâyesini anlatmadı. O, sürgünün ne olduğunu, insanın memleketiyle kurduğu karmaşık ilişkiyi ve özgürlük arayışının bedelini anlattı. İran Devrimi’nin gölgesinde büyüyen bir çocuğun hikâyesini aktarırken aslında milyonlarca insanın ortak duygularına tercüman oldu.

İran’ın yakın tarihi, modernleşme ile özgürlük arasındaki gerilimin en çarpıcı örneklerinden biridir.

yüzyıl boyunca İran’da modernleşme adına önemli adımlar atıldı. Rıza Şah ve ardından oğlu Muhammed Rıza Pehlevi, ülkeyi Batı tipi bir dönüşüm çizgisine taşımayı hedefledi. Eğitim reformları yapıldı, devlet kurumları yeniden şekillendirildi, toplumsal hayat dönüştürülmeye çalışıldı.

Bu noktada Türkiye’den bakanlar için ilginç bir benzerlik de vardır. Tıpkı Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de olduğu gibi, İran’da da devlet eliyle yukarıdan aşağıya bir modernleşme hedefleniyordu.

Ancak tarihin öğrettiği önemli bir gerçek vardır:

Modernleşme ile özgürleşme aynı şey değildir.

Bir toplumun kıyafetlerini değiştirmek mümkündür. Kurumlarını değiştirmek mümkündür. Şehirlerini değiştirmek mümkündür. Fakat insanlar kendilerini siyasal süreçlerin dışında hissediyorsa, söz söyleme alanları daralıyorsa ve değişim yalnızca yukarıdan aşağıya uygulanıyorsa, modernleşme zamanla kendi meşruiyetini kaybetmeye başlar.

İran’da yaşanan da büyük ölçüde buydu. Özellikle 1953 darbesinden sonra ülkenin kaderi dış müdahalelerin ve giderek otoriterleşen bir yönetimin gölgesinde şekillendi. Bir yanda modernleşme söylemi vardı, diğer yanda toplumun önemli kesimlerinde büyüyen yabancılaşma duygusu.

Sonunda ortaya çıkan öfke, ülkeyi farklı bir istikamete sürükledi.

Persepolis tam da bu tarihsel kırılmanın içinden doğdu.

Film yalnızca İran İslam Devrimi’ni anlatmaz. Aynı zamanda devrimlerin çocuklarını anlatır. Büyük siyasal dönüşümlerin sıradan insanların hayatında nasıl izler bıraktığını gösterir.

Marji’nin hikâyesi boyunca hissedilen temel duygu şudur:

İnsan bazen özgür olmak ister.

İnsan bazen ait olmak ister.

Fakat hayatın bazı dönemlerinde bu iki arzunun aynı anda gerçekleşmesi mümkün olmaz.

Persepolis’i ilk kez lisans yıllarımda izlemiştim.

Türkiye’nin önemli siyasal kırılmalarından birinin yaşandığı günlerdi. 2017 anayasa referandumu sürecinde üniversitede bir grup genç olarak “Hayır” kampanyası yürütüyorduk. Siyaseti yalnızca seçimlerden ibaret görmüyor; film gösterimleri düzenliyor, uzun tartışmalar yapıyor, demokrasi, hukuk devleti, yurttaşlık ve özgürlük üzerine konuşuyorduk.

Amacımız yalnızca siyasi propaganda yapmak değildi. Farklı eserler üzerinden Türkiye’nin geleceğini tartışmaya çalışıyorduk.

O günlerde izlediğimiz filmler arasında beni en çok etkileyen eser Persepolis olmuştu.

İlk izleyişimde dikkatimi çeken şey İran’ın hikâyesinden çok, genç bir insanın kendi ülkesinde yer bulmaya çalışırken yaşadığı sıkışmışlıktı. Özgürlük arayışıydı. Gelecek kaygısıydı.

Film bittikten sonra yaptığımız tartışmaları bugün hâlâ hatırlıyorum.

Çünkü anlatılan hikâye İran’a ait olsa da, sorular evrenseldi.

Bir insan ülkesini severken aynı zamanda onu eleştirebilir mi?

Bir insan memleketine bağlı kalırken daha özgür bir hayat arayabilir mi?

Bir insan geleceğini başka bir yerde kurmak isterken ait olduğu yere karşı sorumluluk hissedebilir mi?

Yıllar sonra yüksek lisans eğitimi için Fransa’ya geldiğimde Persepolis ile yeniden karşılaştım.

Bu kez filmi diasporadaki İranlılarla birlikte izleme fırsatı buldum.

İlk izlediğimde dikkatimi çeken şey siyasal hikâyeydi.

İkinci izleyişimde ise insanların gözlerindeki memleket özlemi oldu.

Bazı sahnelerde salonda derin bir sessizlik oluşuyordu. Bazı sahnelerde insanların yüzüne yerleşen hüzün her şeyi anlatıyordu.

O an fark ettim ki sürgün yalnızca coğrafi bir mesafe değildir.

İnsan bazen ülkesinden ayrılır.

Ama memleketi ondan ayrılmaz.

Fransa’da geçirdiğim yıllar boyunca Türkiye’ye uzaktan bakarken zaman zaman o İranlılarla görünmez bir bağ kurduğumu hissettim.

Elbette Türkiye İran değildir.

Tarihimiz farklıdır.

Devlet geleneklerimiz farklıdır.

Toplumsal tecrübelerimiz farklıdır.

Ancak insanın memleketini uzaktan izlemesi, yaşanan her gelişmeyi kilometrelerce öteden takip etmesi ve ülkesine duyduğu sevgi ile hayal kırıklığı arasında gidip gelmesi evrensel bir duygudur.

Belki de bu yüzden Persepolis yıllar sonra bana ilk izlediğim zamankinden daha fazla şey anlattı.

Çünkü artık yalnızca İran’ı değil, memleketten uzakta yaşamanın ne anlama geldiğini de görüyordum.

Persepolis’in anlattığı şey yalnızca İran değildi.

Bir insanın kendi ülkesiyle bitmeyen hesabıydı.

Ve belki de tam bu yüzden, bugün Türkiye’ye bakarken aklıma hâlâ aynı soru geliyor:

Bir insan hem özgür kalıp hem de memleketine ait olabilir mi?

Bugün Türkiye’ye baktığımda, 2017 referandumu sırasında yürüttüğümüz tartışmaların hâlâ güncelliğini koruduğunu görüyorum.

O günlerde konuşulan kuvvetler ayrılığı, kurumların bağımsızlığı, yargının tarafsızlığı ve demokratik denetim mekanizmaları gibi meseleler bugün de ülkenin en önemli tartışma başlıkları arasında yer alıyor.

Aradan geçen yıllar içinde Türkiye değişti.

Siyasetin dili değişti.

Muhalefetin yapısı değişti.

Toplumun beklentileri değişti.

Fakat bazı temel sorular değişmedi.

Devlet ile yurttaş arasındaki ilişki nasıl kurulacaktır?

Siyasi rekabet hangi sınırlar içerisinde gerçekleşecektir?

Muhalefet hangi şartlar altında siyaset yapabilecektir?

Ve en önemlisi, halkın iradesi ile devlet gücü arasındaki denge nasıl korunacaktır?

Son dönemde yaşanan gelişmeler bu tartışmaları daha da görünür hâle getirdi.

Cumhuriyet Halk Partisi etrafında yaşanan kurultay tartışmaları ve ardından gelen yargı süreçleri, yalnızca bir parti içi liderlik mücadelesi olarak değerlendirilemez.

Çünkü demokratik siyasetin temel ilkesi açıktır:

Siyasi liderler mahkeme salonlarında değil, siyasi iradenin ortaya çıktığı kurultaylarda belirlenir.

Bu nedenle kurultay sonrasında ortaya çıkan iradenin yargı kararlarıyla yeniden şekillendirilmeye çalışılması, yalnızca hukuki değil aynı zamanda siyasal meşruiyet açısından da değerlendirilmek zorundadır.

Bir liderin gücü mahkeme kararlarından değil, siyasal tabanın desteğinden gelir.

Bir partinin geleceği de geçmişe dönerek değil, üyelerinin ve delegelerinin ortaya koyduğu güncel iradeyle şekillenir.

Bu nedenle mesele yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu ya da Özgür Özel meselesi değildir.

Mesele, demokratik siyasetin kendi doğal mecrasında işleyip işlemeyeceği meselesidir.

Özgür Özel’in temsil ettiği çizginin savunulması gereken tarafı bir kişiden ibaret değildir. Savunulması gereken şey, kurultayda ortaya çıkan siyasal iradenin ve değişim talebinin korunmasıdır.

Benzer şekilde Ekrem İmamoğlu etrafında şekillenen hukuki ve siyasi süreçler de artık yalnızca bir belediye başkanının meselesi değildir.

İmamoğlu, milyonlarca seçmenin oyuyla göreve gelmiş bir siyasetçidir.

Bu nedenle onun etrafında şekillenen her hukuki ve siyasi tartışma aynı zamanda seçmen iradesi ile devlet gücü arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı sorusunu da gündeme getirmektedir.

Burada mesele kişiler değil, ilkelerdir.

Çünkü demokratik sistemlerde iktidarlar seçimle gelir, seçimle gider.

Muhalefetin liderleri mahkeme kararlarıyla değil, siyasi iradeyle belirlenir.

Cumhurbaşkanı adayları ise siyasi mühendislik girişimleriyle değil, halkın tercihiyle ortaya çıkar.

Bu nedenle CHP’de yaşanan süreç de, Ekrem İmamoğlu etrafındaki gelişmeler de yalnızca muhalefetin meselesi değildir.

Bu tartışmaların merkezinde Türkiye’de demokratik siyasetin geleceği bulunmaktadır.

Belki de tam burada Persepolis yeniden anlam kazanıyor.

Çünkü Satrapi’nin anlattığı hikâye yalnızca İran’ın hikâyesi değildir.

Bir ülkenin geleceği üzerine kaygı duyan insanların hikâyesidir.

Memleketini sevdiği için eleştiren insanların hikâyesidir.

Daha özgür bir ülke isteyen insanların hikâyesidir.

Ve bazen memleketinden uzakta yaşasa bile ona sırtını dönemeyen insanların hikâyesidir.

Bugün Türkiye’den ayrılan birçok genç daha iyi bir eğitim, daha iyi ekonomik koşullar ya da daha özgür bir yaşam arayışıyla başka ülkelere gidiyor.

Fakat büyük çoğunluğu memleketini geride bırakmıyor.

Sabah Avrupa’da uyanıp akşam Türkiye’deki gelişmeleri takip ediyor.

Seçimleri izliyor.

Mahkeme kararlarını izliyor.

Siyasi tartışmaları izliyor.

Memleketin geleceği üzerine düşünmeye devam ediyor.

Çünkü insan memleketini valizine koyup taşıyamaz.

Memleket insanın zihninde taşınır.

Belki de Marjane Satrapi’nin bize bıraktığı en önemli miras budur.

Memleket yalnızca doğduğumuz yer değildir.

Memleket, kendimizi sorumlu hissettiğimiz yerdir.

Bazen kızdığımız, bazen eleştirdiğimiz, bazen uzaklaştığımız ama bir türlü vazgeçemediğimiz yerdir.

Bugün Türkiye’nin içinden geçtiği siyasal ve toplumsal tartışmaların ortasında Persepolis’i yeniden hatırlamak bu yüzden anlamlıdır.

Çünkü o eser bize basit ama güçlü bir soru sorar:

Bir insan hem özgür kalıp hem de memleketine ait olabilir mi?

Belki de bugün yalnızca İranlıların değil, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanın ve biraz da bizim cevap aradığımız soru hâlâ budur.

İnsan bazen ülkesinden ayrılır.

Ama memleketi ondan ayrılmaz.

Siyaset Bilimi Uzmanı Tolga Aktaş

Yorum Bırak

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)