Erdoğan’ın müesses nizamı 6 aşamada nasıl kuruldu?

CHP’nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel, 21 Mayıs’ta mutlak butlan kararının çıkmasından beri bir ifadeyi çok kullanır oldu: “Müesses nizam”. Örneğin, geçtiğimiz gün BirGün gazetesine verdiği röportajda Özel, Türkiye’de bir müesses nizamın (yani “yerleşik düzen”in) olduğundan, bu müesses nizamın değişmeyen aktörleri ile bir düzen dayattığından ve bu müesses nizama demokratik alternatif üreten kendisi gibi siyasetçilerin devlet gücüyle baskıya uğradığından ve önünün kesilmeye çalışıldığından bahsetti. Özgür Özel “müesses nizam” vurgusunu geçtiğimiz gün Ankara’da mitinge dönüşen bayramlaşma etkinliğinde de sürdürdü ve müesses nizamın baskılarına boyun eğmeyeceğini bir kez daha tekrarladı.

Gerçekten de bugün artık Türkiye’de basitçe bir hükümetten veya iktidardan çok Erdoğan’ın merkezinde olduğu bir siyasal rejimden, Özel’in ifadesiyle bir “müesses nizam”danbahsetmek gerektiği açık. Peki bu müesses nizam nasıl ortaya çıktı? 1990’larda ve 2002’de ilk iktidara geldiğinde o dönemin müesses nizamının baskısına uğrayan Erdoğan ve AKP bugün nasıl müesses nizamın kendisi haline geldi? Bu süreç toplam 6 aşamada gerçekleşti. Şu anda da altıncı aşamanın içerisindeyiz. İçinden geçtiğimiz aşamaya anlam verebilmek için önceki aşamaları iyi anlamalıyız. Bu yazıda bu aşamaları kısaca özetleyeceğim.

Birinci aşama: Atatürkçü yüksek bürokrasinin tasfiyesi (2007-11)

Mevcut müesses nizamın ortaya çıkabilmesi için öncelikle elbette ki eski müesses nizamın tasfiye edilmesi gerekiyordu. Türkiye’de bu 2007 ile 2011 yılları arasında gerçekleşti. 27 Mayıs 1960 darbesinden 2007 yılına dek Türkiye’de Atatürkçü yüksek ordu ve yargı bürokrasisinin yeri geldiğinde “Cumhuriyet’in temel nitelikleri” adına demokratik siyasete müdahele edebildiği vesayetçi bir demokratik bir rejim vardı. Atatürkçü müesses nizam 2007’de 2002’de büyük bir meclis çoğunluğu ile iktidara gelmiş olan AKP’nin kendi içinden muhafazakâr bir cumhurbaşkanı seçememesi için harekete geçti. Cumhuriyet Mitingleri, e-muhtıra ve en son 367 Krizi ile bu en başta başarıldı. Ancak, buna karşı erken seçim kartını çeken AKP, seçimde MHP’nin meclise girmesi ve cumhurbaşkanlığı seçiminde mecliste bulunarak kendisine destek vermesiyle Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirmeyi başardı. Atatürkçü yüksek bürokrasinin 2008’de AKP’yi kapattırmaya dönük girişimi de sonuç vermedi. Bu noktadan sonra AKP, devlet içerisinde Fethullahçı kadrolarla ele ele verip karşı atağa geçti ve Atatürkçü yüksek bürokrasinin tasfiye sürecini başlattı. Ordunun yüksek kademelerine ulaşan Ergenekon, Balyoz gibi yargı operasyonlarıyla ordu paralize edildi ve siyasete müdahale edemez hale getirildi. 2010 Referandumu ile bu defa da Atatürkçü yüksek yargı pasifize edildi. 2011 itiberiyle artık “Cumhuriyet’in temel niteliklerini” koruyacak bir yüksek bürokrasi artık yoktu. 

İkinci aşama: Fethullahçıların tasfiyesi (2012-16)

Eski müesses nizam ortadan kaldırılmıştı ama yerine henüz yenisi kurulmamıştı. Fiilen siyasete AKP, bürokrasiye ise Fethullahçı Örgüt (FÖ) hakimdi ama kurumsallaşmış bir yapı yoktu. Ne var ki zamanla iktidar ortakları olan AKP ile FÖ arasında yeni bir ihtilaf ortaya çıktı. 2012’deki MİT krizi zamanla şiddetlenen alan bu ihtilafın başlangıcı oldu. 2013’te AKP’nin çoğunlukçu yönetim tarzına karşı patlak veren ve öncülüğünü muhalif, kentli ve laik kesimin yaptığı Gezi İsyanı AKP-FÖ savaşına kısa bir ara verilmesine neden olsa da, protestolar sönümlenince ihtilaf da kaldığı yerden devam etti. AKP Fethullahçı kadrolarınbelkemiğini oluşturan dershaneleri kapatmaya kalkınca FÖ buna kendi kontrolündeki savcıları harekete geçirerek 17-25 Aralık yargı operasyonlarıyla karşılık verdi. Bu operasyonlar aslında FÖ’ün Atatürkçü yüksek bürokrasinin boşalttığı yeri doldurarak yeni bir vesayet rejimi kurma denemesiydi. Ancak, başarılı olamadı. Yargı operasyonları hedeflerine ulaşamadı ve zamanla sönümlendi. Sonrasındaki seçimlerde AKP ve Erdoğan’ın başarılı olmaya devam etmesi siyasi iktidarın pozisyonunu güçlendirdi. Ancak AKP ile FÖ arasında devlet içindeki mücadele 2016’ya kadar devam etti.

Üçüncü aşamaAKP içi konsolidasyon (2014-16)

2014’ün Ağustos ayında ilk kez halk oyuyla yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi Erdoğan’a kendi partisi içersinide rakiplerini tasfiye edip konsolidasyon sağlaması için bir imkan verdi. Ağustos 2014’teki seçimde zorlanmadan cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, siyasi hareketinin ikinci adamı olan Abdullah Gül’ün mevcut anayasaya göre halen asıl siyasal yetkiyi elinde bulundurmakta olan başbakanlık makamına gelmesini engelledi. Çünkü bu durum onu yetkileri sınırlı cumhurbaşkanlığında pasifize edebilirdi. Erdoğan, Gül’ün yerine başbakanlığagörece daha kontrol edilebilir bir figür olarak gördüğü eski dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nu getirdi. Ancak, o da başbakanlık yetkilerini kullanarak parti içerisinde güç biriktirmeye başlayınca Erdoğan 2016’da onu da tasfiye edip yerine tamamen kendi güdümünde bir figür olan olan Binali Yıldırım’ı getirdi. 2016 yılının ikinci yarısına gelindiğinde AKP içerisinde Erdoğan’a meydan okumayı geçelim “özgül ağırlığı” olan bir isim dahi kalmamıştı.

Dördüncü aşama: Yargı ve güvenlik bürokrasisinin partizanlaştırılması (2016-18)

2013-14’te yaptıkları yargı operasyonlarından sonuç alamayan Fethullahçı Örgüt ilerleyen aylarda adım adım bürokrasiden tasfiye edilmeye başlandı. Bu doğrultudaki bir gidişatınörgütün tamamen tasfiye olmasına ve devlet içerisindeki hakimiyetini tamamen kaybetmesineyol açacağını gören örgüt bir askeri darbe ile yönetimi ele geçirmeye çalıştı ancak başarılı olamadı. Başarısız askeri darbe Erdoğan için kendi deyimiyle “Allah’ın bir lütfu” oldu. 21 Temmuz’da Olağanüstü Hâl ilan edildi ve OHAL’in sağladığı geniş yetkilerle iktidar başta yargı ve güvenlik olmak üzere bürokratik kadroları yeniden şekillendirdi. Öncesinde daha yavaş ve adım adım yürüyen Fethullahçı kadroların tasfiye süreci artık hızlı ve kapsamlı bir şekilde yapılmaya başlandı. Fethullahçılardan boşalan yerlere siyasi iktidara bağlı ve 2015 sonrası iktidarın yeni ideolojik yönelimine uygun milliyetçi-muhafazakâr kadrolar getirildi.OHAL süreci toplamda iki sene sürdü.

Beşinci aşama: Başkanlık sistemi ve yeni rejim (2017-18)

Erdoğan Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesi gerektiğini zaten yıllardır dillendiriyordu ancak bunu siyasi koşullar gereği gerçekleştiremiyordu. Başlarda bu hedefini yürümekte olançözüm süreci üzerinden Kürtlerin desteğini alarak yapabileceğini düşündü ancak çözüm süreci 2015’te sonlanınca bu mümkün olmadı. Ancak, Erdoğan’ın karşısına Kasım 2015’teki seçimden sonra yeni bir fırsat çıktı. Bu seçimden sonra MHP’deki muhalifler Bahçeli yönetimine bayrak açmıştı ve çok büyük ihtimalle kongrede Bahçeli’yi devirerek bir değişim gerçekleştireceklerdi. Ancak, kongrenin yapılması muhtemelen iktidarla bağlantılı siyasi bir yargı kararlarıyla engellendi ve Bahçeli MHP’nin başında tutuldu. Sonrasında MHP şaşırtıcı olmayan bir şekilde Erdoğan’ın başkanlık sistemine destek vermeye başladı ve normalde meclisten ve referandumdan geçmesi mümkün olmayan anayasal değişiklikler MHP’nin vekil ve taban desteğiyle geçti.

Başkanlık referandumunun geçmesiyle yeni rejimin bürokrasi ayağından sonra anayasal ayağı da tamamlanmıştı. Başkanlık sistemiyle beraber Türkiye’de siyaset biliminde “seçimli otoriter” olarak adlandırılan bir siyasal rejim ortaya çıktı. Bu rejim açıkça otoriterdi çünkü tüm güç cumhurbaşkanında toplanmakta ve fiilen onu devlet içerisinde sınırlanırabilecek herhangi bir denge denetim mekanizması bulunmamaktaydı. Ancak bu gene de “tam otoriter” değil “seçimli otoriter” bir rejimdi çünkü adil olmayan tüm koşullara rağmen seçimler önden belirlenmiş değil, asgari düzeyde rekabetçiydi. Diğer bir deyişle, teoride muhalefetin seçim kazanarak iktidarı değiştirebilmesi hâlâ mümkündü. Nitekim, zaten bu noktadan sonra Türkiye’de siyasal süreçler tamamen seçimlere endeksli bir şekilde ilerlemeye başladı.

2018 yılındaki genel seçimi, Muharrem İnce’nin muhalif tabanda yarattığı büyük coşkuyarağmen Erdoğan ve Cumhur İttifakı kolayca kazandı. Ancak, 2019’dan itibaren bozulan ekonomiye koşut olarak Cumhur İttifakı’nın seçim performansında gözle görülür ve gittikçe artan bir düşüş gözlenmeye başlandı. 2019’daki yerel seçimde Cumhur İttifakı başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok büyükşehir belediyesini kaybetti. Bunun etkisiyle 2023’tekigenel seçime giderken muhalefet umutluydu. Ekonomideki bozulmaya paralel olarak seçimin kazanılacağına inanılıyordu. Ayrıca muhalefetin elinde Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş gibi Erdoğan’a rakip olabilecek iki karizmatik lider de vardı. Ancak, herkesi şaşırtan bir şekilde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu iki ismi aday göstermek yerine genel başkanlığın gücünü kullanarak kendi cumhurbaşkanı adaylığını dayattı ve seçimi kaybettirdi. Bugün artık anlıyoruz ki Kemal Kılıçdaroğlu’nun sürpriz adaylığı salt bir muhalefet içi rekabetin sonucu değildi; aslında altıncı aşamada daha belirgin bir şekilde göreceğimiz üzere, müesses nizamın arka kapıdan muhalefeti kontrol altında tutma girişimlerinin bir sonucuydu. 

Ve Altıncı Aşama: CHP’nin (tekrardan) sadık muhalefet haline getirilmesi (2025-…)

Cumhur İttifakı ve Erdoğan, seçim performansındaki gözle görülür düşüşe rağmen, 2018’den 2024’e kadarki seçimleri bir şekilde kazanmasını ve bu şekilde iktidarda kalmasını bildi. Bu nedenle 2024 yılına dek yeni rejimde büyük bir kırılma yaşanmadı. Çünkü muhalefet fiilen kontrol altındaydı. Kılıçdaroğlu liderliğindeki bir CHP’nin seçim kazanmasına imkan yoktu. Muhalefetin doğal lideri CHP olduğu için diğer önemli muhalefet partileri olan DEM Parti ve İYİ Parti de iktidar için önemli bir tehlike arz etmiyordu. Cumhur İttifakı bu kurgulanmış siyasal düzenle ilelebet seçimleri kazanbilir ve demokratik meşrulukla devleti yönetmeye devam edebilirdi. 

Ancak, 2023 Genel Seçimi’nden sonra muhalefet içerisinde önemli bir kırılma yaşandı. Ekrem İmamoğlu’nun liderliğinde CHP içerisinde bir değişim hareketi başlatıldı ve Kemal Kılıçdaroğlu seçimi kaybettirmiş olmasının etkisiyle genel başkanlığı kaybetti. Yerine kendisine gerçekten iktidar olma vizyonu koyan Özgür Özel geldi. Bu değişim müesses nizamı başta pek tedirgin etmedi çünkü Özgür Özel de başta Kemal Kılıçdaroğlu’ndan farklı bir profil çizmiyordu. Ancak, 2024’teki yerel seçimde CHP’deki değişimin üzerine bir de ekonomik zorlukların iyice dayanılmaz hale gelmesiyle beraber AKP çok kötü bir seçim yenilgisi yaşadı ve tarihinde ilk kez bir seçimde ikinci parti oldu. Bu noktadan sonra iktidar hem CHP’nin yerel seçim başarısının dört yıl sonraki genel seçimde de tekrarlanmasını engellemek hem de kafasındaki yeni rejim için gerekli yeni anayasayı geçirebilmek için yargı üzerindeki kontrolünü harekete geçirmeye karar verdi. 

Yukarıda değindiğim üzere, 2016’daki darbe girişiminden sonrasındaki süreçte yargı organı zaten kontrol altına alınmış ve partizanlaştırılmıştı. 2024’e kadar bu durum çok fazla hissedilmedi çünkü Cumhur İttifakı ve Erdoğan verili koşullarda seçimleri bir şekilde kazanabiliyordu. Ancak, 2024’teki yerel seçim yenilgisi gösterdi ki ikitdarın artık devlet imkanlarını kullanabilmesi veya medyayı kontrol edebilmesi gibi haksız avantajları da artık onun seçim kazanmasına yeterli olmamaktaydı. İşte bu noktada Özgür Özel’in “AK Parti Yargı Kolları” olarak isimlendirdiği “müesses nizam” harekete geçti. Art arda gelen yargı operasyonlarıyla önce 19 Mart süreciyle beraber muhalefetin en güçlü cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve ekibi tutuklandı. Bir yıl sonra ise kontrollü muhalefet olmaya yanaşmayan Özgür Özel sözde bir “mutlak butlan” kararı ile CHP genel başkanlığından uzaklaştırıldı ve yerine bunu kabul eden Kemal Kılıçdaroğlu getirildi. 

Tüm bu olanlar Türkiye’nin 19 Mart 2025’ten itibaren rejim değişikliği yönünde yeni bir aşamaya girdiğini gösteriyor. Bu altıncı aşamadaki sonul amaç, birincisi, iktidarı değiştirebilecek tek parti olan CHP’yi iktidar hedefi olan bir parti olmaktan çıkartarak tekrardan eskisi gibi kontrollü ve sadık bir muhalefet partisi haline getirmek; ikincisi, Erdoğan’a ömür boyu cumhurbaşkanlığının yolunu açacak yeni rejimin yeni anayasasını geçirebilmek. Bu süreç henüz sonlanmasa da sürecin yürütücüleri hedeflerine ulaşırsa Türkiye seçimle iktidar değişiminin mümkün olmadığı, muhalefet partilerinin var olduğu ama iktidara gelemediği kurumsallaşmış bir tek adam rejimi haline gelecek.

Ancak her şey bitmiş değil. Türkiye’nin 80 yıllık bir rekabetçi seçim geleneği olduğu için bunun derhal ortadan kaldırılabilmesi mümkün değil. Önümüzdeki iki yıldaki politik mücadele ve sonrasındaki genel seçim Türkiye’nin kaderini belirleyecek. Ya bir iktidar değişikliğiyle demokrasi ve hukuk devleti restore edilecek ya da Türkiye Rusya tipi tam otoriter bir rejim haline gelecek.

Dr. Emrah Gülsunar

Leave A Comment

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)