28 Mayıs 2023 seçiminin 3. Yıldönümünde bu yazıyı kaleme almak hayatın tuhaf bir cilvesi.
Milyonlarca yurttaşın sabah akşam didinip Erdoğan’ı devirmesi için uğraştığı Kemal Kılıçdaroğlu, 13 senelik sözde rakibinin imzasıyla CHP Genel Başkanlığı makamına yeniden terfi etti geçtiğimiz günlerde. Üstelik bu karar, kaset kumpası sonucu istifa eden Deniz Baykal’ın koltuğunun boşalmasıyla gerçekleştirilen ve Kılıçdaroğlu’na CHP’yi teslim eden 22 Mayıs 2010 Kurultayı’nın yıldönümünde verildi. Sembolizme büyük önem atfeden sağ popülist iktidarların açık bir mesajı olsa gerek bu atama kararı.
Muhalif seçmen senelerdir her seçim akşamı ağlayarak yastığa kafasını koyarken buluyordu kendisini. Çalınan veya çalındığı iddia edilen oylar, Erdoğan karşıtlığı ve bilimum farklı gerekçe gözlere devasa bir perde indirdi bu kaybolan yıllar geçerken. Bu öyle bir yanılsamaydı ki gözümüzün önündeki düşman görülemedi bile. Bu gerçeği görebilen de ya sesini duyuramadı kimseye ya da delege sistemine yenik düştü bir yerlerde. Kimse, ana muhalefetin başındaki zatın rejimin ortağı olduğunu düşünmek istemedi belki de. Zira bu ön kabul sonsuz bir bunalıma, değişimin olanaksız olduğuna dair güçlü bir intibaya yol açacaktı. Yurttaş elbette en kötüye değil, temenni ettiğine inanmak istedi. Günün sonunda da kendisinden daha güçlü 2 aday varken Cumhurbaşkanı olacağını iddia edip adaylığını dayatan işbirlikçi için dahi “köprüden önceki son çıkış” tezine tamah ederek sokakta, tarlada, camide canını dişine takıp çalıştı, didindi. En sonunda da iyimserliğine yenildi.
Gelelim asıl meseleye. Varılan noktada senelerdir cevabı aranan 2 soruya dair kafa karışıklığı da ortadan kalkmış görünüyor:
1- Kılıçdaroğlu kötü/kabiliyetsiz bir siyasetçi mi?
Elbette hayır. Kılıçdaroğlu rolünü oldukça iyi oynayan, 13 sene memleketin yarısını oyalayan, muhalefeti teslim alma görevini oldukça iyi ifa eden çok çok çok başarılı bir siyasetçi.
2- Erdoğan bir seçim kazanma makinesi mi?
Hayır. Erdoğan muhalefeti kendine hizmet eden bir ajana teslim etme konforuyla siyaset yapan, son 10 senede tüm seçimlerde bir şekilde konjonktüre oranla en yanlış adaylarla yarışmış/yarıştırılmış; bugün ise kaybedeceğini anladığı anda elindeki devlet sopasını ülkenin kurucu partisine ve onun paydaşlarına yönelten, demokrasiyi amaç değil araçlaştırdığını kanıtlayan kurt bir siyasetçi. Bu tespit kendisini güçsüz veya başarısız kılmaz elbette. Çeyrek asırdır iktidarı elinde tutmasının asıl sebebinin ortaya koyduğu politikalar değil, muhalefetin unsurları olduğunu gözler önüne sermek gerekiyor yalnızca. Nitekim Erdoğan bir seçim kazanma makinesi değil, yolundaki taşlar ustalıkla temizlenen güçlü bir lider.
Peki Erdoğan taban desteği neredeyse sıfırlanmış Kılıçdaroğlu’na son seçimin birinci partisini teslim etme kararını niye verdi?
1- Çünkü yapabiliyor. Karşısında bu cürete karşı koyabilecek ne uluslararası ne de lokal bir erk yok. ŞİMDİLİK. YSK’dan tut NATO’ya, yerel mahkemelerden tut BM’ye kadar kurumların tamamı Erdoğan iktidarına, Türkiye’nin bir Ortadoğu ülkesi olduğu ve demokrasiye ihtiyacının kalmadığı tezine ikna vaziyette. Trump ve Netanyahu’nun alan açtığı Erdoğan’ın kılıcı eline alarak sağa sola savurması da bu konfor alanından kaynaklanıyor.
2- Erdoğan muhalefeti parçalamadan seçim kazanamıyor. Parçalamaktan kastım CHP’yi ortadan ikiye bölmek değil. Seçmende bir kafa karışıklığı yaratarak milyonları “seçimle değişimin imkansız hale geldiği” fikrine ısındırıp sandıktan uzaklaştırmak veya muhalefetin ana kolonunu %3-5 bandına sıkıştırarak kendisine seçim kazanmak için anlamlı bir marj yaratmak. Üstelik bu %3-5’in muhalefetin diğer unsurlarıyla da hiçbir şekilde uzlaşamayacağı bir kutuplaşma ortamını yaratmak da bir diğer kazancı Erdoğan’ın. Üstelik memleketin kurucu partisi üzerinde bir meşruluk tartışmasına da neden oluyor bu saçma vaziyet. Yani “muhalefetsizleştirme” projesinin son ayağı oynanıyor.
3- Erdoğan; Özel ve İmamoğlu’nu kendi muhatabı olmaktan çıkarıyor bu kararla. Mitinglerde kendisine meydan okuyan, ara seçim-erken seçim tartışmalarıyla muhalefet yapan figürlerin elinden bu imkanı alarak düşman-rakip rolüne aynı evin oğlu(!) Kılıçdaroğlu’nu soyunduruyor. Yani son seçimin birinci partisinin liderini iktidar alternatifi olmaktan çıkarıp kurultayla koltuğunu almaya çalışan bir genel başkan alternatifi konumuna yerleştiriyor.
YANİ AVUSTURYA KRALINI OSMANLI SADRAZAMINA DENK TUTUYOR.
Muhalif kamuoyu iktidara yürürken Aziz İhsan Aktaş’ın arabalarını, Özkan Yalım’ın plakasını konuşuyor. Üstelik bu tartışma ortamının kasıtlı olarak buradan başlatıldığını da anlamıyor hiç kimse.
Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’ın bir elemanı olduğunu kabul edip onunla, ekibiyle ve ona teslim edilen yapıyla hiç uğraşmayıp yeni bir yol açarak yeniden Erdoğan’ı muhatap alma cesaretini göstermek gerekiyor belki de.
Çünkü Kılıçdaroğlu’nun kendi fikri, ajandası veya programı bulunmuyor. Her şey Erdoğan’ın işaret ettiği şekilde kurgulanıyor. O zaman muhatap da Kılıçdaroğlu değil, yeniden Erdoğan olmalı pekala.
Kılıçdaroğlu bu süreci nasıl sırtlanacak?
14 Mayıs’a giden süreçte Altılı Masa’yı anlamsız toplantılarla nasıl uyuttuysa, CHP’deki tüm karar organlarını nasıl by-pass ettiyse aynı şekilde elbette.
Hiçbir soruya cevap vermeyecek. Yargı kararı vurgusu yapacak. Karar alma organlarını taca çıkaracak. Yapması gereken kurultayı “uzun bir süre” toplamayacak. Sevilmediğinin oldukça farkında olan her siyasetçi gibi toplumdan tamamen izole tutulacak. Özel’e karşı örtülü hamleler yapacak. AKP’nin açtığı alanda kendisine Ankara siyasetinde anlamlı bir yer bulacak.
Ve en önemli nokta: Meseleyi soğutup toplumdaki öfkenin azalmasını bekleyerek ve elbette Genel Başkanlık yetkisini de kullanarak 1-2 ay içerisinde bugün tarafsız/öngörülemez konumlanan bazı isimleri yanına çekme suretiyle bir merkez yaratıp ikililiği büyütecek.
Peki Özel’in ve CHP’nin meşru yönetiminin yol haritası ne olmalı?
Anlaşılan o ki Özel ve ekibi partiyi alelacele terk etme görüntüsü vermek istemiyor. Bununla birlikte belli bir ajandayla koltuğa oturtulan, ilk iş gününde partinin avukatlarını azledip Genel Merkez’e polis zoruyla girecek kadar gözünü karartmış Kılıçdaroğlu’nun o kurultayı yapmasının mümkün olmadığını kabul etmek, Kılıçdaroğlu ile Erdoğan arasında bir tebliğ-tebellüğ organizasyonu olduğunu kavramak elzem. Nitekim kararları Kılıçdaroğlu değil, doğrudan saray alıyor. Bu sebeple Kılıçdaroğlu’nun tesis edenden ziyade uygulayıcı olduğu, kararlar alınırken de kişisel bir iradesinin olmadığı realite olarak karşımıza dikiliveriyor.
Sonuç olarak siyasetçi şayet müesses nizamın stratejisini bozmak istiyorsa öncelikli olarak tabuları yıkmalı. Zira Erdoğan her şeyden evvel CHP içinden çıkan siyasetçilerin gerektiğinde evlerini terk etme kararı alamayacaklarına güvenerek bu yolu açıyor. O halde taban desteği arkasında olan siyasetçi hatta adını koyalım Özel-İmamoğlu duosu rüzgar ve öfke konsolidasyonu da aleniyken orta yolcu siyaset esnaflarını bir tercih yapmaya zorlayacak, çürüklerin eleneceği o cesur kararı vermeli.
Yani halihazırda seçime girme yeterliliğine sahip bir siyasi partiye iltihak edilerek muhatabın yeniden Erdoğan haline getirilmesi en mantıklı seçenek halini alıyor.
Neden yeni parti kurulması risk teşkil ediyor?
Siyasi Partiler Kanunu’nun 36. Maddesinde “Siyasi partilerin seçimlere katılabilmesi için illerin en az yarısında oy verme gününden en az altı ay evvel teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış olması şarttır.” hükmü yer alıyor. İllerde teşkilatlanma için de şehrin ilçelerinin -merkez ilçe de dahil- en az 1/3’ünde örgütlenmeyi tamamlamış olmak gerek şart.
*Yeri gelmişken söyleyelim İYİ Parti’nin kurulma ve seçimlere katılma sürecinde SPK’nın 36. Maddesinde yer alan “veya TBMM’de gruplarının bulunması” hükmünün 2022’deki düzenlemeyle kaldırılmasıyla 20 milletvekiliyle oluşturulacak Meclis grubunun seçime girmek ve milletvekili listesi çıkarmak için artık bir yeterlilik şartı değil.*
Yine aynı kanunun 9. Maddesindeki başvuru prosedürlerini de ekleyince toplamda yaklaşık 1 senelik bir periyoda ihtiyaç oluyor. Bugün parti kurulması kararı alındığı takdirde yeni siyasi parti ancak 2027’nin ikinci yarısında seçime girme yeterliliği kazanabiliyor. Bu da yapılacak bir erken seçim için riski büyütüyor.
O halde bu riski almak yerine hali hazırda seçime girme yeterliliği olan 41 partiden birine geçiş yapılıp 45 gün içinde olağanüstü kurultayı toplayarak isim/logo değişikliği yapmak en makul yol gibi duruyor.
Bu hamle elbette rejimin yolunu kapatmıyor. Türkiye’nin mevcut hukuk/siyasi düzeninde yapılacak her hamleye karşı iktidarın karşı bir hamle yapacağını öngörmek gerekiyor. Muhalefetin alınacak kararlarla hükümetin yapacağı hamlelerin siyasi, iktisadi faturasını her gün biraz daha büyütmesi zorunluluk.
Oyunu kuramıyorsan oyunu bozmak, yurttaşa asıl niyeti göstermek ve “ŞİMDİLİK” Erdoğan’ın yanında olan uluslararası dengelerin değişeceği güne kadar dayanmak hayati önem taşıyor.
O ana kadar fikri/pratik mücadeleye devam.
Zira kaybettiğinde değil vazgeçtiğinde yenildiğini her gün tekrarlamak gerekiyor…
Av. Şöhret Can Kolsuz | 28.05.2026


