29.07.2026
Masalların sonunu mutlu bitirmeyi unutmuş bir ülkenin çocukları olarak yetiştik. Sokak kapısının önünde ayakkabı bağcıklarını çözerken bile omuzlarında görünmez bir yük taşıyan bir nesil… Son yıllarda bu coğrafyada çocuklar yalnızca matematik problemlerini değil, “yarını” hesaplamayı da unuttular; çünkü etraflarındaki yetişkinlerin yüzüne çöken o koyu gölge, en saf zihinlere bile erken gelen bir kış gibi sindi.
Bir çocuğun gözünden bakınca harika bir absürt tiyatro izliyorduk aslında. Tahtaya kalkıp geleceği anlatan öğretmenler cümlelerinin sonunu getiremezken, gözlerindeki idealist parıltı yerini sessizce “Google’dan en hızlı Almanca öğrenme yolları” aramalarına bırakıyordu. Akşam yemeklerinde anne babaların fısıltıyla masaya yatırdığı enflasyon canavarları, plazalarda tükenmişliğin sınırında mesai dolduran beyaz yakalılar, asansörde bile birbirinin yüzüne bakmayan komşular… Harika bir sistem kurmuştuk; kimse hayal kurmasın diye her ayrıntısı ince ince hesaplanmış bir mutsuzluk düzeniydi bu. İnsanı sürekli bir “hayatta kalma” moduna hapseden, geleceği değil yalnızca bugünü kurtarmaya zorlayan bir düzen… Bir ülke çocuklarının yarınını çalmayı başardığında asıl sessiz kıyamet o zaman kopar; biz de o sessizliğin içinde usulca yaşlanırız.
Fakat insan ruhu, gri beton blokların arasında bile sönmeyen inatçı bir köze sahip. Albert Camus, hayatın o boğucu “saçma”sına karşı insanın elinde kalan son özgürlüğün vazgeçmemek olduğunu söyler. Anlam kendiliğinden gelmez; insan onu direne direne kurar. Tam her şeyin bittiğine inandığımız o anlarda, içimizdeki o inatçı kıvılcım ve Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü birbirini tamamlar: “Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.” Birisi bunu felsefenin diliyle, diğeri tarihin içinden söyler; ama ikisi de aynı yere çıkar: Umut, beklemek değil, harekete geçmektir.
İşte o inatla, sokaklarda, market kasalarında, otobüs duraklarında o köze usulca üflendiğini görüyorum. İnsanların yüzündeki ölü toprağı yerini hafif, şaşkın ama bulaşıcı bir heyecana bırakıyor. Uzun zamandır unuttuğumuz o tehlikeli his yeniden kendini hatırlatıyor: Merak etmek.
Belki de bunun en önemli nedeni, siyasetin uzun zamandır ezberlenmiş cümlelerini bozan yeni bir arayışın ortaya çıkmış olması. Uzun süredir ilk kez insanlar yalnızca olup biteni izlemiyor; olup bitecekleri de konuşuyor. Muhalefetin daha kararlı, daha örgütlü ve daha cesur bir dil kurma çabası, toplumun önemli bir kesiminde yeniden hareket duygusu uyandırıyor. Çünkü insanlar, karşılarında yalnızca şikâyet eden değil; çözüm üretmeye çalışan, vazgeçmeyen ve mücadele eden bir siyaset gördüklerinde kendi güçlerini de yeniden hatırlıyorlar.
Ve şimdi o mücadelenin içinden filizlenen yeni oluşum konuşuluyor. Kimileri için bu yalnızca yeni bir siyasi yapı; kimileri içinse yıllardır kilitli duran bir kapının yeniden aralanması. İsmi ne olacak? Nasıl bir yol izleyecek? Hangi ilkeleri merkeze alacak? Kimlerle birlikte yürüyecek? Bu soruların kendisi bile uzun zamandır unutulan bir duygunun geri döndüğünü gösteriyor.
İşte asıl umut burada saklı. Umutsuzluk, insanın soru sormayı bıraktığı yerde başlar. Oysa bugün yeniden sorular soruluyor, yeniden ihtimaller konuşuluyor. Herkes aynı cevabı vermiyor belki; ama uzun zaman sonra ilk kez ortak bir gelecek üzerine düşünülüyor. Çünkü bir toplumun kaderi, önce hayal kurma cesaretini geri kazanmasıyla değişir.
Zaten bu ülkeyi sevmekten hiç vazgeçmedik. Mesele, bu sevgiyi korkuyla değil umutla yaşayabileceğimiz yarınları yeniden kurabilmekti. Çocuklarımıza dönüp, “Korkmayın; bu güzel ülke yeniden gülmeyi hatırlayabilir.” diyebilmek için açılan o incecik ama umut dolu kapıdan içeri adım atmanın zamanı. Belki her şey bir anda değişmeyecek. Ama her büyük değişim, önce insanların yeniden hayal kurmaya başlamasıyla başlar.
Ve galiba, uzun bir aradan sonra, hayal kurma sırası yeniden bizde.
Başak Yağmur Eray



