Müzmin Karamsarlık

Muhalif bir kesimin ruh hali üzerine uzun zamandır “müzmin karamsarlık” teorisi üzerine yazmayı düşünürken; İdeaPolitik’te Başak Yağmur Eray’ın “İnatçı Umut” yazısından (https://ideapolitik.com/inatci-umut/) sonra, bunu yazmak farz oldu.

Muhalif seçmende uzun zamandır biriken ve her seçim yenilgisinden sonra biraz daha koyulaşan bir ruh hâli vardı: Müzmin karamsarlık. Neyse ki, bu karamsarlık 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin (bugünkü Yeni Parti yöneticileri liderliğinde) Türkiye’nin birinci parti olmasıyla kırıldı. Derken, muhaliflerin sevinçlerini kursaklarında bırakır nitelikte, art arda yapılan operasyonlar yani artık müzminleşen operasyonlar, bu karamsarlık halini yeniden getirdi. Zira artık iktidar, sonsuza kadar ve ne pahasına olursa olsun iktidarda kalma arzusunu artık gizleme, numaracıktan da olsa milli iradeye saygı gösterme gereği duymaya lüzum görmüyordu. 

Müzmin karamsarlık, yalnızca bir seçim kaybedildiğinde yaşanan olağan hayal kırıklığı yahut birkaç gün ya da birkaç ay süren moral bozukluğu da değildir. Müzmin karamsarlık, yenilginin geçici bir sonuç olmaktan çıkıp geleceğe ilişkin değişmez bir hükme dönüşmesidir. Seçim kaybedilmiştir; öyleyse bir sonraki seçim de kaybedilecektir. İktidar güçlenmiştir; öyleyse artık yenilmesi daha da imkânsızdır. Muhalefet zayıflamıştır; öyleyse bundan sonra ancak daha fazla zayıflayacaktır. Böylelikle geçmişte yaşanan yenilgi, gelecekteki bütün ihtimalleri yutan bir kara deliğe dönüşür. Buna “yenilginin çığ etkisi” diyebiliriz.

Müzmin karamsarlık bir kısır döngü içinde işler. Algoritma şöyle gelişir: Seçim yenilgisi iktidarı güçlendirir. İktidarın güçlenmesi, muhalif seçmende bir sonraki seçimin kazanılabileceğine ilişkin inancı azaltır. Kazanma inancının azalması seçmenin siyasete katılımını, sandığa gitme isteğini, seçim güvenliği için görev alma iradesini ve çevresini ikna etme çabasını zayıflatır. Muhalif seçmenin geri çekilmesi iktidarın onun boşalttığı alanı da doldurarak yeniden kazanmasını kolaylaştırır. Yeni zafer iktidarı biraz daha güçlendirirken muhalefetin çaresizlik duygusunu daha da büyütür. Bu döngüde iktidarın gücü devlet imkânlarından, medyadan, paradan ya da kurumlardan geldiği gibi, aynı zamanda muhalif seçmenin iktidara atfettiği yenilmezlik de iktidarın kazanma motivasyonundan birine dönüşür.Müzmin karamsarlığı sadece bireysel/kitlesel bir psikolojik sonuç olarak görmemeli, bu psikolojik hal aynı zamanda siyasal sonuç üreten maddi bir kuvvettir.

Peki insanlar neden karamsarlaşıyor? Yahut neden bu kadar kolay teslim oluyorlar? 

Türkiye’de seçimlerin bütünüyle eşit ve adil koşullarda yapıldığını söylemek mümkün değildir. İktidar devlet imkânlarını kullanabilir, medyada büyük bir üstünlük kurabilir, kamu kaynaklarını kendi lehine seferber edebilir. Seçmen iradesine yönelik baskılar ve seçim usulsüzlükleri de ihtimal dışı değildir. Bunları görmezden gelmek gerçekçilik değil, saflık olur. Ancak eşitsizliği görmekle sonucu daha seçim yapılmadan kesinleşmiş kabul etmek aynı şey değildir. Müzmin karamsarlık gerçek bir tehlikeden hareketle bu tehlike halinin mutlaklaştırılmasıdır. Örneğin bir müzmin karamsar “Seçimlerde hile yapılabilir” önermesini “Hile mutlaka sonucu belirler” hükmüne; oradan da “Oy vermenin ve sandığı korumanın anlamı yok” çıkarsamasına götürür. Böylece tedbir almakla minimize edilebilecek haklı bir kaygı, yanlış bir siyasal davranış üretmiş olur.

Oysa muhalifler için yapılması gereken bunun tersidir. Hile ihtimali varsa seçmen listeleri daha dikkatli kontrol edilir. Bir apartmanda yaşamayan kişilerin seçmen olarak gösterilip gösterilmediğine bakılır. Sandık kurullarında görev alınır. Oy verme, sayım ve birleştirme işlemleri izlenir. Tutanakların doğru düzenlenmesi ve sonuçların doğru aktarılması sağlanır. Usulsüzlük şüpheleri söylentiyle değil, belgeyle takip edilir. “Hile var” demek bir görev değildir. Hile ihtimalini azaltacak işi yapmak görevdir.

“Hile var” algısı asimetrik bir etki yaratır. Hile söyleminin iktidar seçmeni ile muhalefet seçmeni üzerinde etkisi farklıdır. Bir iktidar seçmeni seçimde hile yapıldığına inanıyorsa, bu yüzden oy vermekten vazgeçmesi beklenmez. Ziraü hile yapılabilecekse bunu kendi desteklediği iktidar partisinin yapabileceğini düşünür. Bu algı onun açısından seçime katılmayı anlamsızlaştırmaz; hatta iktidarın gücüne ilişkin kanaatini pekiştirebilir. Muhalif seçmen açısından ise sonuç bunun tam tersidir. “Nasıl olsa sonucu değiştirirler”, “Ne yapar eder yine kazanırlar”, “Kaybetseler de gitmezler” düşüncesi, daha seçim başlamadan yenilgiyi kabul ettirir. Muhalif seçmenin muhalif seçmene yaydığı bu kanaat, iktidarın kendi başına üretmekte zorlanacağı kadar etkili bir anti-propagandaya dönüşür.

Hile algısı bazı durumlarda hilenin kendisinden daha etkili olabilir. Bir sandıkta birkaç oyun usulsüz biçimde değiştirilmesi (ve/veya) sayılması ile yüz binlerce seçmenin sandığa gitmekten, görev almaktan veya mücadele etmekten vazgeçmesi aynı büyüklükte sonuçlar doğurmaz. Üstelik somut hile teşebbüsünün faili, yöntemi ve delili olabilir; denetlenebilir, engellenebilir ve hatta gün gelir cezalandırılabilir. Yaygın çaresizlik duygusunun, müzmin karamsarlığın ve karamsarlık ateşine taşınan odunun cezası kaybetmeye devam etmektir. Müzmin karamsarlık, iktidarın maliyetsiz seçim yardımcısıdır. Bir iktidar yetkilisi de demez ki; “seçimlerde asla hile yoktur”. Varsın muhalifler hile olduğunu zannetsin, muhalefet seçmeni sandıktan uzak dursun, değiştiremeyeceğini düşündüğü bir sonuç için baştan görev almaktan kaçınsın.

Müzmin karamsarlığı besleyen ve büyüten en önemli araçlardan biri komplo teorileridir. Muhalifler seçim kaybettiğinde yenilginin toplumsal, siyasal ve örgütsel nedenlerini araştırmak istemez. Aday tercihlerini, parti örgütlerini, seçmenle kurulan ilişkiyi, kampanyanın yanlışlarını ve muhalefetin kendi sorumluluğunu tartışmak emek ister. Buna karşılık “Zaten hepsi sistemin içinde”, “Muhalefet lideri de iktidarla iş birliği yapıyor”, “Sonuç baştan kararlaştırılmıştı” demek daha kolaydır.

Dün Kılıçdaroğlu için söylenen yarın Özgür Özel için de söylenebilir; yarın başka biri muhalefetin başına geçtiğinde onun için de söylenecektir. Yeni bir parti kuran, aday olan veya etkili hâle gelen herkes aynı görünmez düzenin parçası ilan edilebilir. Maalesef komplo teorisi yanlışlanabilir bir şey değildir. Aksini gösteren her kanıt da komplonun ne kadar derin olduğunun kanıtı sayılır. Sonunda muhalif seçmenin güvenebileceği hiçbir aktör, katılabileceği hiçbir örgüt ve etkileyebileceği hiçbir süreç kalmaz. Komplo teorisi böylece eleştirel düşüncenin değil, siyasal eylemsizliğin aracı olur.

Müzmin karamsarların huyu her karşı örneği hükümsüzleştirmektir. Karamsarlığa karşı verilecek her örneğe ayrı bir mazeret bulabilirler. 

Türkiye’de muhalefetin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde birinci çıkması hatırlatıldığında, “Yerel seçimle genel seçim bir değil” derler. Elbette ikisi aynı şey değildir. Yerel seçimde aday önemlidir, seçim güvenliği daha yüksektir, sandığa herkesten çok muhtar adayları sahip çıkar, mümkünse hile en azdır. Kabul. Ama yerel seçim de olsa muhalefet iktidarı, tüm asimetrik güç dengesine rağmen yenebildiğini göstermiştir. “İşler bildiğin gibi değil, yeğen…”

19 Ekim 2025’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Türkiye’deki iktidarın desteklediği Ersin Tatar’a karşı Tufan Erhürman %62,76 ile kazandı. AKP tüm bakanlar ve hüttü Bahçeli ve diğer bazı MHP’liler ile çıkarma yaptı. Neredeyse İstanbul yerel seçimleri kadar ciddiye alındı. “Dört yüz bin nüfuslu adayla Türkiye karşılaştırılamaz” derler. Oysa küçük bir toplumda seçmene tek tek ulaşmak, onu izlemek ve üzerinde baskı kurmak da bazı yönlerden daha kolaydır. 

Macaristan’da Viktor Orbán’ın on altı yıllık iktidarının seçimle sona ermesi hatırlatıldığında bu defa cevap bellidir: “Macaristan’ın koşulları ile Türkiye’nin koşulları birbirinden farklıdır.” Elbette hiçbir ülkenin koşulları diğerinin aynısı değildir. Fakat karşılaştırma yapmak için ülkelerin birbirinin kopyası olması gerekmez. Karşı örneklerin gösterdiği şey, otoriterleşmiş, kurumları kontrol eden ve devlet imkânlarını kendi lehine kullanan iktidarların seçimle yenilmesinin imkânsız olmadığıdır.

Ayrıca müzmin karamsarların devamlı örnek verdiği Azerbaycan, Rusya veya Belarus ileaTürkiye’nin aynı tarihsel çizgide olmadığı söylemek, Türkiye’deki otoriterleşmeyiküçümsemek değildir. Azerbaycan ve Rusya’da sosyalist rejim sonrasında serbest ve yerleşik bir seçim rekabetinin kesintisiz biçimde kurulduğu bir dönem yaşanmamışken; Türkiye’debütün kesintilere ve otoriter dönemlere rağmen güçlü bir seçim hafızasının olduğunu söylemek de bu karamsarlara etki etmez. 

Bu topraklarda ilk parlamento seçimleri 1877’de yapıldı. Meclisin kısa süre sonra kapatılması, seçim ve parlamento fikrini ortadan kaldıramadı. Otuz yıllık istibdat döneminin ardından 1908’de Meşrutiyet yeniden ilan edildi. Cumhuriyet döneminde uzun bir tek parti devri yaşandı; ancak 1946’da üç partinin yarıştığı, 1950’de de seçim yoluyla iktidarın el değiştirdiği, güçlü görünen partilerin yenildiği ve seçmenin siyasal dengeyi bozduğu pek çok örnek ortaya çıktı.

Bugün yaşı otuzbeş olanlar (siyasi meseleleri az çok hatırlamayı 10 yaş kabul edersek) sadece bir partiyi siyasal iktidar olarak gördüler. Neredeyse seçmenlerin yarısına yakını bu durumda. Ancak bu grubun içinde bile 2015 Haziran seçimlerinde AK Parti’nin tek başına hükûmet kuracak çoğunluğu kaybettiğini bilenler var. Neredeyse tüm seçmenler 2023 cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turda tamamlandığını biliyor. Yine herkes AKP’nin 2023 zaferinden bir yıl bile geçmeden 2024 yerel seçimlerinde hezimete uğradığını biliyor. Daha ileri yaşlardaki seçmenler Özal’ın, Demirel’in, Çiller’in ve Ecevit’in iktidarlarının sandıkla gerilediğini veya sona erdiğini bizzat yaşadı. Türkiye toplumu, seçimin hiçbir anlam taşımadığı bir toplum değildir.

Müzmin karamsarlığın en güçlü cümlelerinden biri şudur: “Seçimi kaybetse de iktidarı bırakmaz.” Bu ihtimal bütünüyle ciddiyetsiz sayılamaz. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin 2019’da iptal edilmesi (6 Mayıs 2019 YSK kararı, Türkiye’nin demokrasi ayıbı) seçmen iradesinin kabul edilmesine karşı direnilebildiğini gösterdi. Burada direnç sadece haklı olandan yana olmak değil, sadece mağdur olanı tutmak da değildir. Kazananın yanında olmak da en az haklının ve mağdurun yanında olmak kadar önemli bir motivasyondur. Kısaca bu toplum kazananın yanında olur, yeter ki kazandığını görsün.

Bir seçim sonucunu tartışmaya açmakla açık farkla kaybettiği bir seçimin ardından bütün devlet ve toplum desteğini arkasında tutarak süresiz biçimde yönetmeye devam etmek aynı şey değildir. Bugünün iktidarı küçük bir farkla kaybetmeyi kolay kabullenmeyecektir. Nitekim 2019 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi üzerinde yaşanan tartışmalı süreçte “13-14 bin farkla bir seçimi kazandım havasına kimsenin girmeye hakkı yoktur”denilmişti. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ne farkla kazanılması gerekir ki, kazanan “kazandım havası”na girsin? Belli ki muhalefete düşen görev, adayını tereddüde mahal vermeyecek şekilde kazandırmaktır.

Siyasette güç yalnızca makamı işgal etmekten doğmaz. Meşruiyet, bürokrasi, ekonomik aktörler, uluslararası ilişkiler, parti içi dengeler ve toplumun kazananı tanıması da gücün parçalarıdır. Seçim kaybedildiği anda bu unsurların önemli bir bölümü yeni kazanana doğru yönelmeye başlar. Dolayısıyla “Kaybetse de gitmez” sözü bir öngörü olarak değil, seçmeni sandıktan uzaklaştıran bir korku cümlesi olarak iş gördüğünde iktidara hizmet eder. Öncelikli mesele, kaybedenin ne yapacağını tahmin etmek değil; seçimi açık, denetlenebilir ve tartışmasız biçimde kazanmaktır.

Müzmin karamsarlık teorisi özetle beş önermede toplanabilir:

Birincisi: Müzmin karamsarlık, tekrar eden yenilgilerin gelecekteki bütün yenilgileri kaçınılmaz gösterdiği öğrenilmiş bir siyasal çaresizliktir.

İkincisi: İktidarın gerçek gücü ile muhalif seçmenin ona atfettiği güç aynı değildir. Atfedilen güç büyüdükçe iktidarın yenilmezlik görüntüsü gerçek bir siyasal avantaja dönüşür.

Üçüncüsü: Seçim hilesi algısı asimetrik çalışır. İktidar seçmenini sandıktan uzaklaştırmaz; esas olarak muhalif seçmenin katılımını, denetimini ve mücadele iradesini azaltır.

Dördüncüsü: Komplo teorileri yenilginin somut nedenlerini görünmez kılar. Her aktörü düzenin parçası ilan ederek örgütlenmeyi ve ortak eylemi imkânsızlaştırır.

Beşincisi: Müzmin karamsarlık kendini doğrulayan bir kehanettir. “Kazanamayız” inancı, kazanmak için gerekli davranışları azaltır. Bu azalma yenilgiyi kolaylaştırır; yeni yenilgi de başlangıçtaki inancın doğru olduğu sanısını güçlendirir. Bu kısırdöngü böylece devam eder.

Bu döngü nasıl kırılır? Yahut müzmin karamsarlığın panzehri nedir?

Müzmin karamsarlıktan kurtulmanın yolu, tehlikeleri inkâr eden boş bir iyimserlik değildir. İhtiyaç duyulan şey iradi gerçekçiliktir. Koşulların ağırlığını görmek, fakat bu koşullar içinde yapılabilecekleri de eksiksiz yapmaktır.

Önce kanıtsız komplo teorilerinden vazgeçmek gerekir. İddia ile bilgiyi, kuşku ile kanıtı birbirinden ayırmak gerekir. Hiçbir siyasal aktörü eleştiriden muaf tutmadan, herkesi peşinen komplonun parçası sayan düşünce biçimini reddetmek gerekir.

Sonra seçimin güvenliğini başkasının görevi olarak görmekten vazgeçmek gerekir. Seçmen listesine bakmak, sandıkta görev almak, sayımı izlemek, tutanağı takip etmek ve usulsüzlüğü belgelemek sıradan seçmenin de yapabileceği işlerdir. “Birileri yapsın ama ben yapmayayım” düşüncesiyle toplumsal sonuç değişmez.

Son olarak muhalefet, seçmene sadece neden öfkelenmesi gerektiğini değil, nasıl kazanabileceğini de anlatmalıdır. Sürekli felaket ihtimali anlatan, fakat seçmene etkili bir rol vermeyen siyaset karamsarlığı büyütür. Seçmen kendisini yalnızca mağdur, seyirci veya yorumcu olarak değil, sonucun kurucu unsuru olarak görmelidir.

Müzmin karamsarlık “Her şey yolunda” denilerek de aşılamaz. Her şey yolunda değildir. Ancak hiçbir şeyin değişmeyeceği de doğru değildir. İktidarın en büyük avantajı, muhalif seçmenin, daha mücadele başlamadan iktidarın her şeyi mutlak biçimde kontrol ettiğine/edebildiğine inanmasıdır. Bu inanç kırıldığında seçim bir kader olmaktan çıkar, yeniden siyasal mücadele alanına dönüşür.

Müzmin karamsarlığın panzehri iyimserlik değil; bilgi, örgütlenme, denetim ve eylemdir. En önemlisi de cesarettir. Kazanmaya yönelik inançla, cesur adım atmaktır.

Doç. Dr. Veysel DİNLER

Yorum Bırak

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)