Dijital Faşizmin Ayak Sesleri

Yapay Zekâ Çağında Bilişsel Egemenlik Arayışı

İnsanlık tarihi yalnızca savaşların, devletlerin veya medeniyetlerin tarihi değildir. Aynı zamanda insanın kendi sınırlarını aşmak için geliştirdiği araçların da tarihidir. Taş aletlerden tekerleğe, matbaadan buhar makinesine, elektrikten bilgisayara kadar her büyük teknolojik sıçrama, insanın fiziksel kapasitesini genişletmiş, üretim gücünü artırmış veya bilgiye erişimini kolaylaştırmıştır. Teknoloji, tarih boyunca insanın yerine geçen değil, onun yapabildiklerini daha hızlı ve daha verimli hâle getiren bir yardımcı olarak gelişmiştir.

Yapay zekâ ise bu tarihsel çizginin devamı olmakla birlikte, önceki teknolojilerden önemli bir noktada ayrılmaktadır. İlk kez insanın kas gücüne, hafızasına veya hesaplama kapasitesine değil; muhakeme süreçlerine doğrudan temas eden bir teknolojiyle karşı karşıyayız. Bugün milyonlarca insan bir metni düzeltmekten hukuki analiz yapmaya, yatırım kararlarını değerlendirmekten bilimsel araştırma yürütmeye kadar çok geniş bir alanda yapay zekâ sistemlerinden yararlanmaktadır. Bu durum yalnızca yeni bir teknolojinin yaygınlaşmasını değil, insanın düşünme biçiminde tarihsel bir dönüşümün başlangıcını da ifade etmektedir.

Teknolojik dönüşümlerin toplumsal sonuçları çoğu zaman ortaya çıktıkları dönemde tam olarak anlaşılamaz. Matbaanın yalnızca kitap çoğaltan bir makine olmadığı, ulus-devletlerin, Reform hareketlerinin ve modern kamuoyunun oluşumunda belirleyici rol oynadığı ancak yüzyıllar sonra daha açık biçimde görülebilmiştir. İnternet de başlangıçta yalnızca bilgiye erişimi kolaylaştıran bir iletişim ağı olarak değerlendirilmiş, zaman içinde siyasal katılımdan ekonomik üretime kadar hemen her alanı yeniden şekillendirmiştir. Yapay zekâ da benzer bir tarihsel eşiği temsil ediyor olabilir.

Bu nedenle bugün asıl tartışmamız gereken konu, yapay zekânın ne kadar güçlü olduğu değil; insanın onunla kurduğu ilişkinin hangi yöne evrileceğidir. Çünkü tarih göstermektedir ki, toplumları değiştiren yalnızca teknolojiler değil, insanların o teknolojileri gündelik hayatlarının vazgeçilmez bir parçası hâline getirme biçimleridir.

Bu makale, yapay zekânın teknik kapasitesini değil; onun uzun vadede özgürlük, demokrasi ve bireysel muhakeme üzerindeki muhtemel etkilerini tartışmayı amaçlamaktadır. Burada ileri sürülen “dijital faşizm” kavramı, tarihsel faşizmin yeniden üretildiği iddiasını değil, bireyin bağımsız düşünme kapasitesinin fark edilmeden dışsal sistemlere devredilebileceği yeni bir yönelime dikkat çekmektedir.

Neden “Faşizm” Kavramını Kullanıyorum?

Bu başlığı gören birçok okur haklı olarak şu soruyu soracaktır: Yapay zekâ ile faşizm arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Ortada tek parti rejimi, kitlesel siyasal şiddet, militarizm ya da karizmatik lider kültü bulunmamaktadır. Bu nedenle “faşizm” kavramını kullanmak ilk bakışta tarihsel bir abartı gibi görünebilir.

Bu itiraz önemlidir. Çünkü siyasal kavramlar gelişigüzel genişletildiğinde açıklayıcı güçlerini kaybederler. Roger Griffin, Stanley Payne ve Robert Paxton gibi faşizm üzerine çalışan siyaset bilimciler, faşizmi belirli tarihsel koşullar içinde ortaya çıkmış otoriter ve devrimci bir siyasal hareket olarak tanımlarlar. Dolayısıyla bu makale, yapay zekânın Mussolini İtalya’sı veya Nazi Almanyası’nın dijital karşılığı olduğunu iddia etmemektedir.

Nitekim “dijital faşizm” kavramı da akademik literatürde tamamen yeni değildir. Özellikle Christian Fuchs, bu kavramı dijital platformların otoriter siyasal hareketlerle ilişkisini açıklamak amacıyla kullanmaktadır. Bu makalede ise kavrama farklı bir teorik içerik yüklenmektedir. Burada “dijital faşizm”, belirli bir rejim tipini değil; bireyin bağımsız muhakeme alanının giderek dışsal dijital sistemlere devredilmesi ihtimalini tanımlayan analitik bir çerçeve olarak kullanılmaktadır.

Faşist rejimlerin ayırt edici özelliği yalnızca siyasal iktidarı merkezîleştirmeleri değildir. Daha belirleyici olan, hakikatin kaynağını tek bir otoriteye bağlamalarıdır. Devlet, lider veya ideoloji; neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar veren nihai merci hâline gelir. Böylece bireyin bağımsız muhakeme alanı giderek daralır. Siyasal iktidar yalnızca davranışları değil, düşünme biçimini de şekillendirmeye başlar.

Önümüzdeki dijital çağın ortaya çıkarabileceği ihtimal farklı bir mekanizma üzerinden işlemektedir. Bu kez birey, baskı altında değil; gönüllü olarak dijital sistemlere yönelmektedir. Çünkü bu sistemler daha hızlıdır, daha kapsamlı bilgi sunar, hata oranını azaltır ve günlük hayatı kolaylaştırır. Başka bir ifadeyle, tarihsel faşizm itaati zor yoluyla üretmeye çalışırken, dijital çağın potansiyel tehlikesi fayda üzerinden bağımlılık üretebilmesidir.

Bu nedenle bu makalenin temel sorusu şudur: Eğer özgürlüğün temel şartlarından biri bağımsız muhakeme ise, muhakemenin giderek dışsal sistemlere devredilmesi özgürlüğün anlamını değiştirir mi?

Bu soru, yapay zekânın bugün ne yaptığıyla değil; insanın yarın nasıl düşüneceğiyle ilgilidir.

İnsan Doğasının En Büyük Zaafı

Yapay zekâ tartışmalarının önemli bir bölümü teknolojinin teknik kapasitesine odaklanmaktadır. Daha hızlı hesaplama yapabilmesi, büyük veri kümelerini analiz edebilmesi veya karmaşık problemleri kısa sürede çözebilmesi kuşkusuz önemlidir. Ancak teknolojinin toplumsal etkisini belirleyen asıl unsur teknik kapasitesi değil, insan davranışıdır.

İnsanlık tarihi incelendiğinde başarılı teknolojilerin ortak bir özelliği görülmektedir: İnsanları zorlamazlar; onları ikna ederler. Çünkü daha az emek, daha az zaman ve daha düşük hata oranıyla aynı sonuca ulaşmayı mümkün kılarlar. İnsanlar hesap makinesini matematikten nefret ettikleri için değil, daha hızlı hesap yaptığı için benimsemiştir. Navigasyon sistemleri coğrafya bilgisini ortadan kaldırdığı için değil, yön bulmayı kolaylaştırdığı için yaygınlaşmıştır.

Davranışsal ekonomi alanındaki çalışmalarıyla Nobel Ödülü alan Daniel Kahneman’ın ortaya koyduğu gibi, insan zihni karar verirken mümkün olduğunca düşük bilişsel maliyetli yolları tercih etme eğilimindedir. Zihin, karmaşık problemleri her seferinde sıfırdan çözmek yerine kestirme yollar geliştirir. Bu eğilim kusur değil, insanın evrimsel verimlilik mekanizmalarından biridir. Ancak aynı eğilim, düşünme yükünü giderek dışsal sistemlere devretmeye de zemin hazırlayabilir.

Tam da bu noktada yapay zekâ önceki teknolojilerden ayrılmaktadır. Buhar makinesi insanın kas gücünü, bilgisayar hesaplama kapasitesini, internet bilgiye erişimi genişletmiştir. Yapay zekâ ise muhakeme sürecine ortak olmaktadır. Bilgiyi yalnızca sunmamakta; seçenekleri değerlendirmekte, alternatifler önermekte, gerekçeler üretmekte ve çoğu zaman hangi kararın daha isabetli olabileceğine ilişkin analizler de yapmaktadır.

Felsefeciler Andy Clark ve David Chalmers’ın ortaya koyduğu “Genişletilmiş Zihin” (Extended Mind) kuramı, insan zihninin yalnızca beynin içinde gerçekleşen bir süreç olmadığını; uygun koşullar oluştuğunda dış araçların da düşünme sürecinin parçası hâline gelebileceğini ileri sürmektedir. Bugün akıllı telefonlarımız hafızamızın, navigasyon sistemleri yön bulma becerimizin ve dijital takvimler zaman yönetimimizin bir uzantısı hâline gelmiştir. Yapay zekâ ise bu dışsallaşmayı ilk kez muhakeme alanına taşımaktadır.

Bu dönüşüm başlangıçta tamamen olumlu sonuçlar üretebilir. Daha nitelikli raporlar hazırlanabilir, bilimsel araştırmalar hızlanabilir, hukukî analizler güçlenebilir ve eğitim süreçleri daha verimli hâle gelebilir. Sorun tam da burada başlamaktadır. Çünkü insan, faydasını gördüğü araçları zamanla yalnızca kullanan değil, onlara güvenen bir varlığa dönüşmektedir.

Nicholas Carr, The Shallows adlı eserinde internetin yalnızca bilgiye erişim biçimimizi değil, düşünme alışkanlıklarımızı da değiştirdiğini ileri sürmektedir. Son yıllarda yapay zekâ üzerine yapılan çalışmalar da benzer bir tartışmayı farklı bir düzleme taşımaktadır. Özellikle “cognitive offloading” ve “automation bias” üzerine yapılan araştırmalar, insanların karar süreçlerinde otomatik sistemlerin önerilerine giderek daha fazla güvenme eğiliminde olduklarını göstermektedir. John Danaher ve Robert Sparrow gibi araştırmacılar ise bu durumun yalnızca teknik değil, etik ve siyasal sonuçlar doğurabileceğini tartışmaktadır.

Dolayısıyla burada tartışılan mesele, yapay zekânın insandan daha doğru karar verip vermemesi değildir. Pek çok konuda gerçekten daha başarılı olabilir. Tartışılması gereken asıl konu, bireyin karar verme sorumluluğunu hangi ölçüde kendi üzerinde tutacağıdır. Çünkü özgürlüğü belirleyen yalnızca doğru karar vermek değil, kararın kime ait olduğudur.

İnsanlık tarihi boyunca teknoloji, insanın yapabildiği işleri kolaylaştırdı. Yapay zekâ ise ilk kez insanın düşünme sürecini kolaylaştırmaktadır. Onu önceki bütün teknolojilerden ayıran temel özellik de budur. Belki de bu nedenle, yapay zekânın geleceği hakkındaki en önemli soru teknolojik değil; siyasal ve felsefî bir sorudur.

Özgürlüğün Sessiz Aşınması

Modern demokrasiler özgürlüğü büyük ölçüde hukuki haklar üzerinden tanımlamaktadır. İfade özgürlüğü, örgütlenme hakkı, seçme ve seçilme hakkı ile hukukun üstünlüğü demokratik düzenin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu hakların korunması, otoriter yönetimlerle demokratik rejimler arasındaki temel ayrımlardan birini oluşturur. Ancak bütün bu hakların kullanılabilmesi için çoğu zaman açıkça dile getirilmeyen daha temel bir ön koşul bulunmaktadır: bireyin bağımsız muhakeme geliştirebilmesi.

Demokratik sistemlerin meşruiyeti, vatandaşların her zaman doğru karar vereceği varsayımına dayanmaz. Tam tersine demokrasi, insanların zaman zaman hata yapabileceğini kabul eder. Onu diğer yönetim biçimlerinden ayıran özellik, doğru kararın kim tarafından verileceğini belirlemesi değil, karar verme yetkisinin bireye ait olduğunu kabul etmesidir. Bu nedenle yanlış yapma hakkı da özgürlüğün ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü hata yapabilen birey, aynı zamanda kendi muhakemesiyle doğruya ulaşma imkânını da koruyan bireydir.

Yapay zekâ çağında yeniden düşünmemiz gereken mesele tam da burada başlamaktadır. Eğer birey, karar verme süreçlerinin giderek daha büyük bir bölümünü kendi dışındaki sistemlere bırakmaya başlarsa, hukuki anlamda bütün özgürlüklerini koruyor olabilir. Oy kullanabilir, istediği gazeteyi okuyabilir, istediği partiye üye olabilir ve düşüncelerini serbestçe ifade edebilir. Buna rağmen bütün bu tercihlerin oluştuğu zihinsel süreç, giderek algoritmaların ve yapay zekâ sistemlerinin yönlendirmesine daha açık hâle gelebilir.

Bu durum klasik anlamda bir sansür değildir. Kimse konuşmayı yasaklamamakta, kitapları toplatmamakta veya belirli fikirleri zorla dayatmamaktadır. Aksine birey, daha iyi sonuç aldığı için aynı dijital sistemlere tekrar tekrar başvurmaktadır. İlk bakışta bu durum özgürlüğü sınırlayan değil, bireyin kapasitesini artıran bir gelişme olarak görünmektedir. Ancak tam da bu noktada özgürlüğün niteliği üzerine yeniden düşünmek gerekmektedir.

Isaiah Berlin, özgürlüğü negatif ve pozitif özgürlük olarak iki farklı boyutta ele almıştır. Negatif özgürlük, dış müdahalenin olmamasını; pozitif özgürlük ise bireyin kendi yaşamı üzerinde gerçek anlamda özne olabilmesini ifade eder. Yapay zekâ çağında karşı karşıya olduğumuz mesele, negatif özgürlükten çok pozitif özgürlük alanında ortaya çıkmaktadır. Birey herhangi bir baskıya maruz kalmadan yaşamını sürdürebilir; fakat düşünme, değerlendirme ve karar verme süreçlerini giderek dışsal sistemlere bırakıyorsa, kendi hayatının öznesi olma kapasitesi de dönüşmeye başlayacaktır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yapay zekânın insanlardan daha doğru analizler yapabilmesi değildir. Birçok alanda gerçekten daha doğru sonuçlar üretebilir. Tıp, mühendislik, hukuk veya bilimsel araştırmalarda insan kapasitesini önemli ölçüde artırması mümkündür. Tartışılması gereken konu, doğruluğun artması değil; karar alma sorumluluğunun kimde kaldığıdır. Çünkü demokratik toplumlar yalnızca doğru kararlar veren bireylere değil, kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenebilen bireylere ihtiyaç duyar.

Bu nedenle geleceğin özgürlük tartışması yalnızca ifade özgürlüğü veya bilgiye erişim hakkı etrafında şekillenmeyecektir. Aynı zamanda bağımsız muhakeme kapasitesinin korunması da demokratik düzenin temel meselelerinden biri hâline gelecektir. Eğer birey düşünme yükünü sistematik biçimde dış araçlara devretmeye başlarsa, hukuki haklarını korusa bile zihinsel özerkliğini kademeli olarak kaybedebilir.

Bu noktada yeni bir kavrama ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum: bilişsel egemenlik.

Devletlerin egemenliği, sınırlarını ve karar alma yetkilerini koruyabilmeleriyle ilgilidir. Benzer biçimde bireyin bilişsel egemenliği de kendi düşünsel sınırlarını, muhakeme süreçlerini ve karar alma yetisini koruyabilmesi anlamına gelir. Burada kastedilen şey yapay zekâyı reddetmek değildir. Nasıl hesap makinesi matematiğin, navigasyon harita bilgisinin veya bilgisayar yazının sonu olmadıysa, yapay zekâ da düşünmenin sonu olmak zorunda değildir. Asıl mesele, aracın destekleyici konumda kalması ile belirleyici konuma yükselmesi arasındaki sınırın korunabilmesidir.

Bu nedenle önümüzdeki yıllarda en önemli siyasal tartışmalardan biri teknoloji politikaları değil, insanın zihinsel bağımsızlığını nasıl koruyacağı olacaktır. Eğitim sistemleri, üniversiteler, kamu kurumları ve demokratik toplumlar, yapay zekânın sağladığı verimlilikten yararlanırken aynı zamanda bireyin eleştirel düşünme kapasitesini nasıl canlı tutacaklarını yeniden düşünmek zorundadır. Aksi takdirde teknolojik ilerleme ile düşünsel gerilemenin aynı anda yaşandığı tarihsel bir paradoksla karşı karşıya kalabiliriz.

Yirminci yüzyıl bize özgürlüğün çoğu zaman zor kullanılarak ortadan kaldırıldığını öğretti. Yirmi birinci yüzyıl ise çok daha karmaşık bir ihtimali gündeme getirmektedir. Özgürlük bu kez baskıyla değil; konfor, hız, verimlilik ve sürekli yardım vaadi içinde sessizce aşınabilir. İşte bu makalede “dijital faşizm” kavramıyla dikkat çekmeye çalıştığım risk tam olarak budur.

Burada ileri sürülen görüş, geleceğin kaçınılmaz olarak böyle şekilleneceği iddiası değildir. Aksine bu kavram, henüz yeterince tartışmadığımız bir soruya işaret etmektedir: Eğer insan düşünme yükünü giderek dışsal sistemlere devrediyorsa, özgürlüğün ve zihinsel özerkliğin anlamını yeniden tanımlamak zorunda kalacak mıdır?

Bu sorunun cevabını bugün kesin olarak bilmiyoruz. Ancak tarih, büyük dönüşümlerin çoğu zaman küçük alışkanlıkların birikmesiyle başladığını göstermektedir. Yapay zekâ da insanlık tarihinin en büyük bilgi devrimlerinden biri olabilir. Fakat aynı zamanda, fark edilmeden gelişen yeni bir bağımlılık biçiminin başlangıcı da olabilir. Bu nedenle asıl sorumuz yapay zekânın ne kadar akıllı olduğu değil; insanın kendi muhakemesini ne ölçüde koruyabildiği olmalıdır.

Dijital Faşizme Karşı Kurumsal Dijitalleşme

Eğer yapay zekâ çağının temel riski bireyin muhakeme kapasitesinin giderek dışsal sistemlere bağımlı hâle gelmesi ise, çözüm teknolojiyi reddetmek olamaz. Tarih boyunca hiçbir toplum, yalnızca yeni teknolojilere direnerek gelişimini sürdürememiştir. Matbaa yasaklanarak bilgi akışı durdurulamamış, sanayi devrimi engellenerek ekonomik rekabet korunamamış, internet sınırlandırılarak dijital çağın dışında kalmak mümkün olmamıştır. Yapay zekâ da aynı tarihsel çizginin yeni halkasıdır.

Bu nedenle doğru soru, “Yapay zekâyı kullanalım mı?” değildir. Asıl soru, “Yapay zekâyı kim, hangi kurumsal ilkelerle ve hangi demokratik denetim mekanizmaları içinde kullanacak?” olmalıdır.

Bugün yapay zekâ büyük ölçüde bireysel kullanım alışkanlıkları üzerinden yayılmaktadır. Milyonlarca insan yazı yazarken, araştırma yaparken veya karar verirken aynı dijital platformlardan destek almaktadır. Bu durum kısa vadede verimlilik üretmektedir; ancak uzun vadede bireyin düşünsel alışkanlıklarını büyük teknoloji şirketlerinin geliştirdiği sistemlere bağımlı hâle getirme riski de taşımaktadır. Eğer bu süreç tamamen piyasa dinamiklerine bırakılırsa, geleceğin en stratejik alanlarından biri kamusal denetimin dışına çıkabilir.

Bu nedenle dijital çağın temel hedefi teknolojiyi sınırlandırmak değil, onu kurumsallaştırmaktır. Ben bu yaklaşımı kurumsal dijitalleşme olarak tanımlıyorum.

Kurumsal dijitalleşme, yapay zekânın bireyin yerine geçen bir otorite olarak değil; demokratik kurumların kapasitesini artıran, şeffaflığı güçlendiren ve kamusal aklı destekleyen bir araç olarak tasarlanmasını ifade etmektedir. Böyle bir yaklaşımda yapay zekâ, insan muhakemesinin alternatifi değil, onun denetlenebilir yardımcısıdır.

Bu anlayış yalnızca kamu yönetimi için değil, eğitim sistemi açısından da yeni bir paradigma gerektirmektedir. Geleceğin eğitim modeli, öğrencilere yalnızca yapay zekâ kullanmayı öğretmekle yetinemez. Aynı zamanda yapay zekânın ürettiği bilgiyi sorgulama, farklı kaynaklarla karşılaştırma ve bağımsız değerlendirme becerisini de kazandırmalıdır. Çünkü dijital çağın okuryazarlığı, yalnızca bilgiye ulaşabilmek değil, bilginin güvenilirliğini değerlendirebilmektir.

Buradan hareketle yeni bir vatandaşlık anlayışına ihtiyaç duyulacaktır. Sanayi çağının temel becerisi okuma yazma bilmekti. Bilgi çağının temel becerisi dijital okuryazarlıktı. Yapay zekâ çağının temel becerisi ise bilişsel egemenliği koruyabilmek olacaktır. Bilişsel egemenlik, bireyin teknolojiden yararlanırken kendi muhakeme sorumluluğunu devretmemesi, düşünsel bağımsızlığını koruması ve nihai kararın sahibi olarak kalabilmesidir.

Ancak mesele yalnızca birey düzeyinde ele alınamaz. Devletler açısından da benzer bir risk bulunmaktadır. Yapay zekâ altyapılarının, veri merkezlerinin ve temel algoritmaların tamamının başka ülkelerin veya küresel şirketlerin kontrolünde olduğu bir dünyada dijital bağımsızlıktan söz etmek güçleşecektir. Bu nedenle bilişsel egemenlik ile dijital egemenlik birbirini tamamlayan iki kavramdır. Bireyin düşünsel bağımsızlığı ile devletin teknolojik bağımsızlığı aynı stratejik bütünün parçalarıdır.

Önümüzdeki dönemde ülkelerin rekabeti yalnızca ekonomik büyüklükleriyle değil; kendi yapay zekâ altyapılarını geliştirebilme, verilerini koruyabilme ve vatandaşlarının bilişsel bağımsızlığını destekleyebilme kapasiteleriyle de ölçülecektir. Bu nedenle yapay zekâ politikaları artık yalnızca teknoloji politikası değil; eğitim, demokrasi, millî güvenlik ve kamu yönetimi politikalarının da ayrılmaz bir parçası hâline gelmektedir.

Kurumsal dijitalleşme, bu makalede tamamlanmış bir siyasal model olarak değil, yeni bir düşünce çerçevesi olarak önerilmektedir. Yapay zekâ çağında demokratik kurumların nasıl yeniden tasarlanacağı, algoritmik şeffaflığın hangi ilkelerle güvence altına alınacağı, veri egemenliğinin nasıl korunacağı ve bilişsel egemenliğin eğitim politikalarına nasıl yansıtılacağı, önümüzdeki yılların en önemli akademik ve siyasal tartışma alanlarından biri olacaktır. Bu nedenle burada amaç, bütün sorulara kesin cevaplar vermek değil; geleceğin kurumsal mimarisine ilişkin yeni bir tartışmanın kavramsal zeminini oluşturmaktır.

Sonuç

İnsanlık tarihi, özgürlüğün farklı dönemlerde farklı tehditlerle karşı karşıya kaldığını göstermektedir. Bir dönem özgürlük kralların mutlak iktidarı karşısında korunmaya çalışıldı. Daha sonra totaliter rejimler, ideolojik devletler ve askerî diktatörlükler bireyin özgürlüğünü doğrudan hedef aldı. Bugün ise daha farklı bir tarihsel eşiğin önünde duruyor olabiliriz.

Yapay zekâ, insanlığın şimdiye kadar geliştirdiği en büyük bilgi ve üretkenlik araçlarından biri olma potansiyeline sahiptir. Hastalıkların teşhisinden bilimsel keşiflere, eğitimden kamu hizmetlerine kadar sayısız alanda insanlığın yaşam kalitesini yükseltebilir. Bu nedenle bu makalenin amacı teknolojiyi şeytanlaştırmak ya da yapay zekâ karşıtı bir söylem geliştirmek değildir.

Asıl amaç, teknolojik ilerleme ile insan özgürlüğü arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi gerektiğine dikkat çekmektir. Çünkü zihinsel özerkliği tehdit eden her süreç baskıyla başlamaz. Tarih bazen en büyük dönüşümlerin, günlük hayatı kolaylaştıran küçük alışkanlıkların birikmesiyle gerçekleştiğini göstermektedir.

Belki de yapay zekâ çağının en önemli siyasal sorusu şudur: İnsan, düşünmesini kolaylaştıran araçlar geliştirirken, düşünme sorumluluğunu da farkında olmadan devretmeye başlayabilir mi?

Bu soruya bugün kesin bir cevap vermek mümkün değildir. Ancak bu soruyu bugünden sormak mümkündür ve gereklidir. Çünkü geleceği belirleyecek olan yalnızca daha güçlü algoritmalar geliştirmek değil, o algoritmaların hizmet edeceği insan ve toplum tasavvurunu da belirleyebilmektir.

“Dijital faşizm” kavramı bu nedenle bir hüküm değil, bir uyarıdır. Eğer yapay zekâ bireyin muhakemesini destekleyen bir araç olarak kalırsa, insanlık tarihinin en büyük ilerlemelerinden birine dönüşebilir. Fakat bireyin düşünme sorumluluğunu sessizce devralmaya başlarsa, özgürlüğün ve zihinsel özerkliğin anlamını yeniden tartışmak zorunda kalabiliriz.

Yirminci yüzyıl bize özgürlüğün zor kullanılarak nasıl ortadan kaldırılabileceğini öğretti. Yirmi birinci yüzyıl ise çok daha karmaşık bir soruyla bizi karşı karşıya bırakmaktadır: İnsan, düşünme yükünü gönüllü olarak devretmeye başladığında özgürlük nerede başlar, nerede biter?

Bu sorunun cevabını henüz bilmiyoruz. Ancak tarih, doğru soruları zamanında soramayan toplumların, yanlış cevaplarla yaşamak zorunda kaldığını defalarca göstermiştir.

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Azizcan ERENKOL

KAYNAKÇA (Seçme)

• Berlin, Isaiah. Two Concepts of Liberty.

• Carr, Nicholas. The Shallows: What the Internet Is Doing to Our Brains.

• Clark, Andy & Chalmers, David. The Extended Mind.

• Danaher, John. Automation and Human Agency üzerine çalışmaları.

• Fuchs, Christian. Digital Fascism tartışmaları.

• Kahneman, Daniel. Thinking, Fast and Slow.

• Paxton, Robert O. The Anatomy of Fascism.

• Payne, Stanley G. A History of Fascism.

• Griffin, Roger. The Nature of Fascism.

• Sparrow, Robert. Yapay zekâ etiği ve otomasyon üzerine çalışmaları.

Yorum Bırak

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)