Düello: Tek Adam’a Karşı Yek Adam

25.07.2026

Siyasetin en kadim, en ucuz ama bir o kadar da acımasız demirbaşıdır “korku”. Korku üretenler ve yayanlar, bunu öyle büyük felsefi teorilerle falan yapmazlar; bildiğin esnaf kurnazlığıyla, mahalledeki tekelini kaybetmek istemeyen zorbanın refleksleriyle yaparlar. Amaç basittir: Seçmenin başka bir tezgaha bakmasını, başka bir alacağı ürünü seçmesini engellemek, zihinleri abluka altına almak. Çünkü bilirler ki, özgürce düşünen ve kararını kendi seçmek isteyen bir seçmen, o iktidarın ezberlerini ilk sandıkta yerle bir eder.

Güney Koreli filozof Byung-Chul Han, Şiddetin Topolojisi eserinde şiddetin ve iktidarın mekanizmalarını incelerken insan ister istemez “Acaba bizim bu yerli ve millî siyaset mutfağını mı izledi?” diye düşünüyor. Han’a göre şiddet ve korku, asla bir gücün göstergesi değil; aksine, kontrolü kaybetme dehşetine kapılmış, ezberlerin değiştiğini anlayan o kırılgan iktidarların son sığınağıdır. Kendi gücüne meydan okuyan her “öteki” sesi, ezberlerine çomak sokan her alternatifi yok edilmesi gereken bir haşere gibi kodlarlar. Bugün Türkiye siyasetinin tam merkezinde bu trajikomik gerçeğin en somut tezahürü ve iktidarın üzerine sabun gibi yapışan o derin korku duruyor: Ekrem İmamoğlu.

Aslında yaşanan tablo, siyasi tarihimize geçecek nitelikte muazzam bir zihniyet çatışmasıdır. Bir tarafta devletin tüm imkânlarını, bürokratik kevgirlerini ve medya hoparlörlerini arkasına almış olan geleneksel “tek adam” gücü; diğer tarafta ise bu steril birikimin kurallarını altüst eden bir figür var. İmamoğlu, tabir caizse, mutlakiyet iddialarının o kusursuz (!) mekanizmalarını sandıkta yenen yek adam konumundadır.

Fakat burada kavramları birbirine karıştırmamak, asıl büyük farkı ıskalamamak gerekir. Karşımızdaki “tek adamlık” iddiası bir iktidar inşası veya kuleleşmiş bir mutlakiyettir; Erdoğan’ın temsil ettiği o tekelci akıldır. İmamoğlu ise bunun tam aksine, yüzünü sarayın duvarlarına değil, doğrudan millete döndüğünde anlam kazanan bir devlet adamlığıdır. O gücü tek başına bir zihniyetten değil; arkasında omuz omuza yürüdüğü yol arkadaşlarından, bu ülkenin nefes almak isteyen milyonlarının ortak iradesinden alır. Korku üretmez; aksine, yıllardır o korku ezberinde ezilen insanlara bir umut, bir ferahlama kapısı aralar. Bu durum, iktidar bloğunun zihninde kopan fırtınanın, o konforlu koltuklarda yaşanan büyük travmanın asıl sebebidir. Karşı karşıya geldiğimiz şey sıradan bir parti rekabeti değil; derya deniz bir iktidar ile nefes almak isteyen demokrasinin güreşidir.

İktidarın zihnini ele geçiren korku, Byung-Chul Han’ın tarif ettiği o aşırı kontrol hırsı ve paranoya ile birleştiğinde rasyonel siyasetin tüm sınırlarını çoktan aşıyor. Hani o meşhur, artık ezberlediğimiz replikteki gibi: “Bir şey yoksa bile mutlaka bir şey olmuştur.” Bu tam anlamıyla bir akıl tutulmasıdır. Her şeyi zapturap altında tutmak isterken muhalefete tek bir randevu bile vermeyen, diyalog kapısını sımsıkı kapatıp içeride kendi yankı odasında mahsur kalan bir zihniyetin eseridir bu. Asıl korkunun kendisini boydan boya esir aldığını, her seferinde tekrar edilen yenilgilerle yüzleştiğinde o sarayın koridorlarında daha net anlıyorlar.

Korku, siyasetin o gri alanından çıkıp bireylerin ve toplumun ruhuna sızdığında, hayal edilemeyecek merhametsiz eylemleri hayatımıza taşıyor. Han’ın teorisinde de vurgulandığı gibi, köşeye sıkışan ve kendi meşruiyet tablosunun altındaki oymakları fark eden sistemler, çareyi baskıyı ve sopayı artırmakta bulurlar. Bugün İmamoğlu’nu mahkeme salonlarıyla, siyasi yasaklarla, ellerindeki tüm yargı sopalarıyla, hatta o hapis tehditleriyle durdurmaya çalışan akıl, tam olarak bu ezberdeki panik halinin ürünüdür.

Ancak bu iktidar sahiplerinin unuttuğu çok temel bir hakikat var: Korku üretenler, inceden inceden en çok korku ürettikleri o şeyden korkarlar.

İmamoğlu’na yönelik her hukuksuz hamle, her adaletsiz baskı, aslında iktidarın çaresizliğini, o dev aynasının arkasındaki cılızlığı gözler önüne seriyor. İktidarın bugün sergilediği o merhametsizlik, kendi sonunun o kaçınılmaz vadesini fark etmesinin yarattığı sinir krizinden başka bir şey değildir. Seçmenin iradesini engellemek için başvurulan bu ucuz yöntemler, korkunun dağları beklediği o eski devirlerin kapandığını, halkın artık bu bayat senaryolara prim vermediğini gösteriyor.

Gölgesinden korkan bir iktidar, ne yaparsa yapsın güneşin doğuşuna engel olamaz; çünkü korku siyaseti eninde sonunda sahibini yer ve demokrasi, o karanlık ezberin tencerelerini ilk fırsatta başına geçirir.

Şimdi bir düello izliyoruz: Arkasına korkuyu ve tekelci bir iktidarın “tek adam”ına karşı, yüzünü millete dönmüş, yol arkadaşlarıyla yürüyen o güçlü “yek adam”… Ve bu düellonun galibi bellidir.

Başak Yağmur Eray

Yorum Bırak

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)