Tarih boyunca büyük siyasi hareketleri sıradan siyasi organizasyonlardan ayıran şey yalnızca programları, liderleri veya kadroları değildir. Onları ayıran şey, mensuplarının taşıdığı ruhtur. Türk siyasi ve tarihsel geleneğinde bu ruhu tarif eden kavramlardan biri “gaza”.
Gaza çoğu zaman yalnızca askerî bir kavram olarak anlaşılır; oysa özünde çok daha geniş bir anlam taşır. Gaza, kişisel çıkarın ötesine geçen bir amaç uğruna, yaşamını ve herşeyini riske atarak belirsizliğe doğru yürüyebilme iradesidir. Başarı ihtimalinin kesin olmadığı, hatta başarısızlığın daha olası göründüğü anlarda bile geri dönmemektir. Osmanlı Beyliği’ni küçük bir sınır beyliğinden bir dünya gücüne dönüştüren şey yalnızca askerî kapasitesi değil, mensuplarının kendilerini daha büyük bir tarihsel görevin parçası olarak görmeleriydi. Cumhuriyet’in kuruluşunda da benzer bir ruh vardı; Anadolu’ya geçen kadrolar ellerinde zafer garantisiyle değil, yenilgiyi göze alarak yola çıktılar. Karşılarına dünyanın en büyük güçlerini ve 6 asırdan fazla geçmişi olan bir imparatorluk yapısını aldılar.
Yeni bir siyasi hareketin ihtiyaç duyduğu şey tam da budur. Siyasi kariyerlerini korumaya çalışan profesyonellerin temkinliliği değil; ülkenin mevcut gidişatının sürdürülemez olduğuna inanarak bütün kişisel hesaplarını ikinci plana atan insanların adanmışlığı. Çünkü “Gaza ruhu”, kazanmanın garanti olduğu zamanlarda değil, kaybetme ihtimaline rağmen yürümeye devam edildiğinde ortaya çıkar. Ve tarih, doğru zamanında çoğu zaman tam da böyle yürüyenlerin lehine dönmüştür.
Yeni partinin kurucuları kendilerine önce şu soruyu sormalı: Eğer başarısız olma ihtimali yüzde doksan olsaydı, yine de bu yola çıkar mıydık? Eğer cevap evetse, ortada bir siyasi proje değil, bir dava vardır. Tarihi değiştirenler de çoğu zaman tam olarak böyle davaların taşıyıcıları olmuştur.
Saatler Yeni Kurucu Hareketi Gösteriyor
Türkiye bugün sıradan bir siyasi kriz yaşamıyor.
Bu ülke aynı anda ekonomik, kurumsal, hukuki, demografik, eğitimsel ve ahlaki bir krizle karşı karşıya. Enflasyon yalnızca fiyatların yükselmesi değildir; insanların geleceğe olan güvenini kaybetmesidir. Gençlerin ezici çoğunluğunun yurtdışına gitmek istemesi yalnızca ekonomik bir tercih değildir; ülkeye dair umutlarının aşınmasıdır. Hukuka olan güvensizlik yalnızca mahkeme salonlarının sorunu değildir; toplumun ortak yaşam sözleşmesinin çözülmesidir.
Böyle dönemlerde siyasetin görevi yalnızca seçim kazanmak değildir. Yeni bir gelecek inşa etmektir.
Bu nedenle, eğer bir gün Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş ile onların etrafında oluşan toplumsal enerji CHP’den ayrılarak yeni bir siyasi hareket kuracaksa, bu hareketin en büyük hatası kendisini “CHP 2.0” olarak tanımlamak olur.
Bugünkü Türkiye’nin ihtiyacı, bugünkü CHP’nin yeni bir isimle kurulması değil.
21. yüzyılın ikinci çeyreğindeki, bugünkü Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kurucu harekettir.
Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’nin en eski partisi. Bu büyük bir miras. Bu partinin, başardığı ve örnek olacak bir çok yönü var. Başaramadıkları ve yanlış yaptıkları da. Ne olursa olsun, Türkiye’nin en köklü ve kalıcı partisi olarak da, takdiri hak ediyor.
Bir yandan, müthiş bir kurumsallaşma, kurumsal hafıza ve gelenek, birikim ve tecrübenin partisi…
Aynı zamanda yüz yıllık tartışmaların, kimliklerin, önyargıların, kırgınlıkların ve ezberlerin taşıyıcısı.
Bazıları için CHP Cumhuriyet’tir.
Bazıları için devlet seçkinleridir.
Bazıları için laikliğin temsilcisidir.
Bazıları için geçmişin partisi.
Bazıları için de geleceğin partisi…
Yeni bir hareket doğacaksa, başlangıç noktasını CHP’nin devamı olmak üzerine kuramaz. Çünkü Türkiye’nin bugünkü sorunu CHP’nin nasıl yönetileceği değil, Türkiye’nin içine düşürüldüğü krizler silsilesinden nasıl çıkabileceği ve nasıl yeniden kurulacağıdır.
Bugün Türkiye’nin önündeki meseleler 20 yıl öncesinin meseleleri değildir.
Bir zamanlar merkez sağ-merkez sol tartışılıyordu. Bugün, Türkiye’nin çoğunluğu için “yaşamsal bir mücadele” söz konusu. Bu “yaşam mücadelesi” de, maddi ve/veya manevi kökenli…
Bir zamanlar Avrupa Birliği reformları konuşuluyordu. Bugün, Türkiye’nin ezici çoğunluğu insan adaletin eşit uygulanıp uygulanmadığı konusunda hemfikir.
Bir zamanlar kimlikler siyaseti belirliyordu. Bugün hayat pahalılığı bütün kimlikleri eziyor.
Dolayısıyla yeni bir hareket kendisini eski fay hatlarının üzerine inşa edemez.
Türkiye’nin artık “siyaset profesyonelleriyle” yürüyeceği yol yok. Sadece oy toplamaya çalışan veya ahbap çavuş ilişkileriyle gündelik sorunları kayırmacılıkla halleden değil, sadece eleştirip sorunları teşhis eden de değil; sadece konuşan değil-gerçekten politika üreten, çözen ve bunları yapma erkine, gücüne sahip siyasetçilere ihtiyacı var.
Türkiye’nin yeni sorusu şudur:
Bu ülke, 21. yüzyılın ikinci yarısına doğru, bu toplumun yoksullaşması ve yoksunlaşması nasıl tersine çevrilip, toplum ayağa kalkacak?
Bunun için yeni partinin dört kurucu sütunu olması gerekir.
Birinci sütun adalet. Sadece mahkemelerin bağımsızlığı değil. Devletin vatandaş karşısında sınırlandırılması. Hiç kimsenin siyasi görüşü nedeniyle korkmaması. Hiçbir belediyenin, şirketin, gazetecinin veya vatandaşın; hiç kimsenin iktidara yakın olmadığı için cezalandırılmaması.
Adalet yalnızca hukuk politikası değil, devlet felsefesi haline gelmeli.
İkinci sütun üretim.
Türkiye son yirmi yıldır tüketerek büyümeye çalışıyor. Oysa yeni yüzyılda refahın kaynağı, beton değil bilgi. Yapay zekâ, yarı iletkenler, biyoteknoloji, temiz enerji, savunma sanayii ve ileri üretim teknolojileri Türkiye’nin yeni kalkınma hikâyesinin merkezine yerleşmeli. Ve gerçek üretim, değerini bulmalı da…
Üçüncü sütun liyakat. Hakedenin hak ettiği yerde olmasınıjn sağlanması.
Türkiye’nin en büyük kaynak sorunu para değil: İnsan kaynağının verimsiz kullanılması. Bu ülkenin en parlak gençleri fırsat bulamadığı için gidiyor veya yanlış işler ya da işsizlikle ömür tüketiyor.
Yeni hareketin temel sözü şu olmalı: “Torpili değil yeteneği ödüllendiren bir devlet.”
Dördüncü sütun ise eşitlik ve vatandaşlık hakları üzerinden ulusal birlik. Kutuplaşmanın ötesinde, aynı toplumun vatandaşları olduğumuzu hatırlamamız ve tüm toplumun faydasına olan ortak hedeflerde birleşebilmemiz gerek…Yeni hareket de, toplumun yarısının diğer yarısını yenmeye çalıştığı bir siyaset dili kuramaz. Mesele, bir grubun çıkarlarını herkes ve herşeyin önünde, Türkiye’nin ortak çıkarı gibi sunan yaklaşıma sırt dönerek, dış ve iç politikada tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının faydasına olacak gerçek ortak çıkarları öncelemek. Türkiye’nin yeni kurucu hareketi kimlikleri bölünmüş halleriyle yönetmeye değil, ortak vatandaşlık bilincini yeniden ve en güçlü, en eşitlikçi oluşturmaya çalışmayı hedeflemeli. Yaşı, dini, dili, inancı, kökeni, sınıfsal statüsü ne olursa olsun, herkes devletin önünde eşit olmalı; kimse geride olmamalı, kimse de toplumu ezerek fersah fersah geride bırakacak şekilde öne geçmemeli.
“Mutlak Butlan”ı Fırsata Çevirmek
Yeni bir hareket kurabilmek de, genel başkanlığı zorla alınan Özgür Özel’in, “mutlak butlan” ile önüne getirilen en büyük fırsat.
Onun siyasetteki yükselişi klasik CHP kadrolarından farklı bir döneme denk geldi.
2024 sonrasında ortaya çıkan toplumsal mobilizasyon, büyük ölçüde parti kimliğini aşan bir karakter taşıyordu. Mitinglere gelenlerin tamamı CHP seçmeni değildi. İmamoğlu için yürüyenlerin tamamı CHP’li değildi. Adalet talep edenlerin tamamı CHP kökenli değildi. Bu durum aslında yeni dönemin ipucunu veriyordu.
Türkiye’de oluşan enerji, bir partininkinden çok bir toplumsal hareket enerjisiydi. Dolayısıyla yeni bir siyasi oluşum kurulacaksa bunun referansı parti tarihi veya tarih değil, toplumun bugünkü ihtiyaçları olmalıdır. O ihtiyaçlar ve kurulmak istenen yeni düzenin, yeni devletin hareketi yola çıkmalıdır.
Türkiye’nin geçmişinde bunun örneği var: bilfiil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş hikâyesi bu. 1923’te Cumhuriyet’i kuran kadrolar yalnızca yeni bir parti kurmadılar. Önce bir hareket başlattılar ve yeni bir devlet tasarladılar.
Şimdi, Cumhuriyeti kuran partinin CHP olması; yeni düzenin kuruluşunun da CHP tabelası altında olmasını gerektirmiyor. Gereken CHP’nin kuruluş ruhu ve heyecanı.
Türkiye’de yeni partiler, toplumsal değişim iradesinin yükseldiği zamanları yakaladıklarında, o toplumsal istek ve arzuyu yakaladıklarında başarılı olabiliyor.
1980 sonrasında Demokratik Sol Parti de yalnızca CHP’den ayrılanların kurduğu bir parti değildi. Soğuk Savaş’ın bitişi, eski merkez sağın çöküşü ve 1990’ların krizleri arasında yeni bir siyasi denge arayan milyonlarca seçmenin adresi oldu. 1999’da Türkiye’nin birinci partisi haline gelmesi, yalnızca Bülent Ecevit’in kişisel karizmasının değil, toplumdaki değişim talebinin de sonucuydu.
Bugün de, Soğuk Savaş sonrası kurulan dünya düzeninin sona erdiği, merkez sağı yutan ve solu da baskılayan AK Parti’nin, halkın iradesine dayanarak iktidarda kalma sürecinin çöktüğü dönemde, dünyanın ve Türkiye’nin krizlerinde yeni bir yönetim, yeni bir devlet anlayışını arıyor toplum…Cumhuriyet’in daha önceki dönemlerinden de farklı olarak, sadece değişim değil; kalıcı bir dönüşüm, yeni bir kuruluşun temelinin atılması arayışı söz konusu olan.
Hem 21. yüzyılda dünya düzeni, ekonomisinden sosyolojisi dönüşüyor; hem de, AK Parti’nin Türkiye’de çeyrek asırda yarattığı değişimin, bu değişimin gerçeklikleri ve tahribatının da, ancak kurucu yeni bir dönemle tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yararına, faydasına, çıkarına dönüşürülebilmesi mümkün…
Başarılı siyasi hareketler geçmişin devamı olduklarında değil, geleceğin temsilcisi olduklarında büyürler.
Eğer yeni bir hareket doğacaksa onun hedefi CHP’nin daha genç, daha modern veya “daha dijital” versiyonu olmak olmamalı
Hedef çok daha yükseğe konmalı; Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yüzyılında yeni bir toplumsal sözleşme kurmak olmalı.
Çünkü mesele bir partiyi dönüştürmek değil. Mesele ülkenin geleceğini yeniden kurmak.
Ve tarihte bazı anlar vardır ki insanlar klasik anlamda bir partiyi değil, yeni bir başlangıcı; o başlangıcın hareketini beklerler. Türkiye, tam böyle bir dönemin içinde.
Dr. Sezin ÖNEY



