Avrupa Parlamentosu’nun (AP) 2026 Türkiye Raporu taslağına, Adalet Bakanı Akın Gürlek dahil bazı üst düzey isimlerin AB yaptırım listesine alınması yönündeki tavsiye maddesinin eklenmesi, Ankara ile Brüksel/Strazburg hattında son yılların en sarsıcı diplomatik ve hukuki polemiklerinden birini ateşledi. İspanyol parlamenter Nacho Sanchez Amor tarafından kaleme alınan, AP Yeşiller Grubu ve gölge raportörlerin katkısıyla şekillenen bu çarpıcı rapor, 16 Haziran’da Strazburg’daki genel kurul oturumunda görüşülecek ve nihai halini alarak 17 Haziran’da oylanacak. Çok taraflı mekanizmaların işleyiş kodlarına, koridor diplomasisine ve diline yakından tanıklık eden bir perspektifle süreci hem içeriden hem dışarıdan okumak, bugün Türkiye’nin önündeki tabloyu netleştirmek adına bir zorunluluktur.
Bu gelişmeyi sadece iç politikaya yönelik bir “dış güçler müdahalesi” ya da sadece “tavsiye niteliğinde, beyhude bir metin” olarak nitelendirip kenara fırlatmak, uluslararası ilişkilerin ve çok taraflı hukukun kurumsal ciddiyetini ıskalamak anlamına gelir. Karşımızda, AP’nin tarihinde Türkiye’ye yönelik ilk kez bu denli spesifik ve doğrudan isim bazlı bir yaptırım çağrısı var.
17 Haziran’da oylanacak olan rapor taslağının öne çıkan başlıkları incelendiğinde, AB kurumsal hafızasında ciddi bir ton değişikliği yaşandığı net bir şekilde görülüyor. Metinde öne çıkan kritik vurgular şunlardır:
Doğrudan İsim Bazlı Yaptırım Çağrısı: AP, AB Küresel İnsan Hakları Yaptırım Rejimi kapsamında, insan hakları ve temel özgürlüklerin “ciddi ve kasıtlı” ihlallerinden sorumlu Türk yetkililere karşı AB’deki varlıkların dondurulması ve seyahat yasakları dahil kısıtlayıcı tedbirler alınmasını istiyor.
Adalet Bakanlığına Yönelik Şerh: Raporda, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in kariyeri boyunca “siyasi bir gündemi takip eden bir aktör” olduğu iddia edilerek, bu göreve atanmasından duyulan dehşet açıkça ifade ediliyor. Gürlek; kayyum atayanlar, onları rol olarak üstlenenler ve devletin baskıcı mekanizmasında kilit rol oynayanların sembol ismi olarak doğrudan metne dahil edilmiş durumda.
Kurumsal İlerlemelerin Durdurulması: İrtibatlı diplomatik kaynakların ve gölge raportörlerin açıkça ifade ettiği gibi; bu metin meclisten geçtiği andan itibaren Türkiye’nin beklediği Vize Serbestisi ve Gümrük Birliği’nin Güncellenmesi gibi hayati dosyalar kurumsal olarak tamamen kilitlenecektir.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in rapora yönelik “Bu metinler egemenlik haklarına yönelmiş beyhude bir çabadır, raporlar tavsiye niteliğindedir” yönündeki açıklaması, teknik olarak doğru bir kurumsal gerçeğe dayanıyor. Evet; Avrupa Parlamentosu bir icra organı değildir ve yaptırım için AB üyesi 27 ülkenin oy birliği gerekir. Ancak meselenin gözden kaçırılan siyasi maliyet boyutu, AP’nin kararlarının uluslararası finans çevreleri ve demokratik kurumlar nezdinde Türkiye’ye bakışı belirleyen en güçlü “siyasi barometre” olmasında yatmaktadır.
Siyasi Mühendislik Enstrümanı Olarak Yargı ve Muhalefetin İçeriden Dizaynı
Avrupa’dan yükselen bu sesin arka planını doğru okumak gerekiyor. Karşımızda bağımsız bir yargı erki değil; Erdoğan rejiminin eliyle doğrudan muhalefetin dizayn edilmesi ve demokrasinin askıya alınması süreçlerinin ana enstrümanı haline getirilmiş bir yargı mekanizması var. Akın Gürlek isminin sembolleştiği bu yapısal kriz, bugün Türkiye’de sandık iradesine ve siyasi rekabet zeminine doğrudan bir müdahale biçimi olarak işletiliyor.
Bunun en somut ve pervasız örneği, Recep Tayyip Erdoğan’ın en güçlü rakibi olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluğu ve yargı kıskacına alınması sürecidir. Ancak İmamoğlu’na yönelik bu dışarıdan müdahaleyi, hukuken ve siyaseten tam bir mutlak butlan süreci izlemiştir; yani yapılan tüm bu operasyonlar, doğduğu andan itibaren hükümsüz, meşruiyetten yoksun ve sakattır.
Daha da vahimi, rejimin bu mühendislik hamlelerinin ana muhalefet partisinin iç cephesine kadar uzanmış olmasıdır. CHP’nin demokratik kurultayında seçilmiş meşru genel başkan ve kadrolarına yönelik sistematik müdahaleler; ağır bir seçim yenilgisi almış eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, demokratik bir yarışta kendisini yenenlere karşı adeta bir hınç girişimiyle hareket etmesi, rejimle örtük veya açık bir zemin anlaşmasına vararak partiyi adeta işgal etme sürecine girişmesi, bu dizayn operasyonunun son perdesidir. Siyasi rakiplerini sandıkta ve kurultayda yenemeyenlerin, mahkeme salonlarından medet umarak toplumsal iradeyi teslim almaya çalışması, uluslararası hukukun radarından kaçamazdı; nitekim kaçmadı da.
Strazburg Koridorlarında Bir Hafıza Tazeleme
Tam bu noktada, meselenin kurumsal hafızasına dair tarihi bir anekdotu aktarmak, bugün AP çatısı altında yaşanan kırılmayı anlamak açısından elzemdir.
İstanbul Seçimlerinin haksızca yenilenmesinin hemen ardından, o dönem benim de üyesi bulunduğum YBYK Türk Ulusal Delegasyonu Strazburg’dayken önemli bir süreç yaşanmıştı. İstanbul’da halkın iradesini iki kez tescilleyen Ekrem İmamoğlu, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi 37. Genel Kurulunda Türkiye raporunun oylanacağı oturuma misafir konuşmacı olarak davet edilmişti. Genel kurul oturumundan bir gün önce, Türk delegasyonu onuruna Büyükelçilik ve Daimi Temsilcilik konutunda bir akşam yemeği verilmişti. Yemek esnasında devlet bürokrasisi ve diplomatik temsilciler tarafından Ekrem İmamoğlu’na, ertesi gün yapacağı konuşmada “ülkeyi dışarıya şikayet etmeme” konusunda diplomatik bir üslupla, üstü örtülü ikazlar ve tavsiyeler veriliyordu.
İmamoğlu, bu telkinleri büyük bir nezaketle sonuna kadar dinledi. Ardından kararlı bir ifadeyle, diplomatik ezberleri bozan ve bugünün de kılavuzu olan o cevabı verdi:
“Burada yüzleşilemeyecek haksızlıklar, ülkemizde işlenmeyecekti!”
Lobilerle Değil, Reformla Değişen Algı
Bugün Ankara’da AP’nin kararlarına köpüren diplomatik hafızasızlığın anlamadığı hakikat tam olarak budur. Raporun hazırlık sürecinde Ankara’dan bazı iktidar üyelerinin parlamenterler nezdinde kulis yaparak, “Akın Gürlek ismini metinden çıkarın” talebinde bulunması, günü kurtarmaya yönelik beyhude çabalardan ibarettir. Avrupa kurumlarında metinleri değiştirecek olan şey lobi ajansları veya koridor ricaları değil, sahada atılacak somut hukuki adımlardır.
Avrupa Konseyi ve bağlı kurumları, Türkiye’nin kurucu ortağı olduğu ve Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca kararlarını (AİHM başta olmak üzere) iç hukukun üstünde saymayı taahhüt ettiği bir ekosistemdir. Dolayısıyla rasyonel bir dış politika ve devlet aklı, şekeri elinden alınmış bir çocuk gibi yakınmayı bırakmak ve yapısal adli sorunları, ifade özgürlüğü ihlallerini ve yerel demokrasinin önüne set çeken uygulamaları kendi evinde temizlemek zorundadır. Bugün, bu akılla yönetilmediğimiz açıktır. Bu yönetim krizinin bedelini de Türk gençliği, kadınları, bilim insanları, köylüleri, üreticileri, sanayisi ve ekonomisi ödeyecektir.
Geleceğe Bakış: Türkiye Bir Belarus veya Gürcistan Değildir
Gelinen bu aşamada artık net bir tespiti masaya koymak gerekiyor: AKP’nin siyasi ömrü bitmiştir. Kendi iç yapısında ne bir yenilenme potansiyeli ne de evrensel standartlara uyum sağlama iradesi kalmıştır. Siyasi meşruiyetini yitiren, yönetme kabiliyetini tamamen kaybeden ve ayakta kalabilmek için yalnızca yargı vesayetine yaslanan bu yapıdan, Türkiye’nin demokratik geleceğine dair artık hiçbir şey beklenmemektedir.
Ancak Brüksel ve Strazburg koridorlarındaki muhatapların da şunu çok iyi bilmesi gerekir: Türkiye asla bir Belarus ya da Gürcistan olmayacaktır. Bu toprakların yüz yılı aşan parlamenter geleneği, yerel demokrasi deneyimi ve her türlü baskıya rağmen sandığın onurunu koruyan çok güçlü bir demokrasi birikimi vardır. Türkiye toplumu, otoriter tek adam rejimlerinin kurumsallaştığı post-Sovyet coğrafyalarının aksine, demokratik kazanımlarından asla vazgeçmeyecek bir olgunluğa ve dirence sahiptir. Evrensel demokrasi ilkeleri, kurumların içini boşaltan mevcut zihniyetin insafına terk edilemeyecek kadar değerlidir; çünkü bu ilkeler, köklü geçmişle birlikte bundan sonra doğrudan halka emanettir. Değişim dalgası meydanlarda, sandıklarda ve toplumun adalet çığlığında çoktan başlamıştır.
Sonuç olarak; AP’nin bu hamlesi AB Konseyi’nden çıkacak olan sonuçtan bağımsız olarak, Türkiye’nin Batı dünyasıyla olan kurumsal bağlarında derin bir güvensizlik iliği oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, köklü devlet geleneği ve yüksek demokrasi birikimiyle, uluslararası alanda yaptırım çağrılarıyla anılan bir ülke profilini asla hak etmemektedir. Muhalefeti mahkeme kararlarıyla dizayn etme gayretinden vazgeçilmediği, İmamoğlu üzerindeki mutlak butlan hükmündeki yargı vesayeti kaldırılmadığı ve CHP’nin meşru kurullarına yönelik içeriden ve dışarıdan yürütülen işgal girişimlerine son verilmediği müddetçe, Türkiye’nin uluslararası arenada hak ettiği saygınlığı yeniden kazanması mümkün olmayacaktır. Rejimin miadı dolmuştur; ancak bu ülkenin halk egemenliğine ve evrensel hukuka olan inancı tamdır. Türkiye, kendi evindeki bu karanlığı kendi köklü demokratik hafızasıyla dağıtacak güce fazlasıyla sahiptir.
Av. Güneş Pehlivan
Çanakkale İl Genel Meclis Üyesi
Avrupa Konseyi YBYK (Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi) Geçmiş Dönem Büro Üyesi ve Bölgeler Meclisi Eski Başkan Yardımcısı



