İstanbul BAM 4. Hukuk Dairesi, bir dernek davasında “İşin esasını çözecek nitelikte tedbir verilemez” ilkesini benimserken, CHP İstanbul İl Kongresi davasında çok daha ileri sonuçlar doğuran tedbirleri hukuka uygun buldu. Peki aynı hukukî ilke neden iki farklı dosyada iki farklı sonuca yol açtı? Sorun kararların sonucundan ziyade, bu farklılığın açıklanmamış olmasıdır.
Hukukun tarafsızlığı, modern hukuk devletlerinin en temel meşruiyet kaynaklarından biridir. Ancak hukuk, yalnızca toplumsal uyuşmazlıkları çözen tarafsız kurallar bütünü değil; aynı zamanda egemen ekonomik ve siyasal düzenin devamını sağlayan bir araçtır. Bu yaklaşıma göre kanun önünde eşitlik, çoğu zaman gerçek hayattaki güç ilişkilerini perdeleyen biçimsel bir eşitlikten ibarettir.
Zira hukuk devleti, yalnızca kanunlarda yazılı ilkelerle değil, o ilkelerin herkese eşit, tutarlı ve öngörülebilir şekilde uygulanmasıyla anlam kazanır. Aynı hukuk kuralının benzer durumlarda farklı sonuçlar doğurması ve bu farklılığın tatmin edici biçimde açıklanamaması halinde, vatandaşların zihninde kaçınılmaz olarak şu soru belirir:
Hukuk gerçekten herkese aynı şekilde mi uygulanmaktadır?
Daha da düşündürücü olan ise, geçmişte en azından kâğıt üzerinde var olduğu kabul edilen hukukî eşitlik idealinin, bugün bazı örneklerde biçimsel görünümünü dahi koruyamıyor olduğu yönündeki toplumsal algının giderek güçlenmesidir. Vatandaşın adalete olan güvenini sarsan şey yalnızca farklı kararlar değildir; aynı hukukî ilkenin neden bir dosyada uygulanıp diğerinde uygulanmadığının anlaşılamamasıdır. Çünkü hukuk devletleri yalnızca kanunlarla değil, tutarlılık ve güven duygusuyla ayakta kalırlar.
İşte İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin birbirine yakın tarihlerde verdiği iki karar, tam da bu nedenle yalnızca iki dava dosyasını ilgilendiren teknik bir hukuk tartışması olmaktan çıkmakta; hukukî güvenlik, öngörülebilirlik ve yargıya duyulan güven bakımından daha geniş bir tartışmanın parçası haline gelmektedir.
Öncelikle Bir Başka Hukuki Sorun
Yazımızın konusu doğrudan bu olmasa da, değinmeden geçmek doğru olmayacaktır.
Esasen CHP İstanbul İl Kongresi ve Kurultay süreçlerine ilişkin tartışmalarda ilk ve temel mesele, yargı yolunun kendisidir. Siyasi partilerin iç işleyişine ve seçim süreçlerine ilişkin uyuşmazlıkların, siyasi partiler ve seçim hukukunun kendine özgü anayasal rejiminden büyük ölçüde ayrıştırılarak adli yargının müdahale alanına dahil edilmesi başlı başına ayrı bir hukuk tartışmasıdır.
Siyasi partiler anayasal kurumlardır; dernekler ise özel hukuk tüzel kişileridir. Hukuki statüleri, fonksiyonları ve tabi oldukları rejimler aynı değildir. Buna rağmen CHP dosyasında tartışmaların önemli ölçüde, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 121. maddesinde yer alan ve Türk Medeni Kanunu ile dernek mevzuatına yapılan sınırlı atıf üzerinden yürütüldüğü görülmektedir.
Oysa anayasal düzende özel bir konuma sahip olan siyasi partilerin, kendilerine özgü anayasal ve yasal rejimleri büyük ölçüde geri plana itilerek bir özel hukuk tüzel kişisi olan dernekle aynı hukukî zeminde değerlendirilmesi dahi başlı başına ciddi bir hukuk tartışmasıdır. Hatta denilebilir ki, anayasal bir kurumun hukukî kimliğinin göz ardı edilerek özel hukuk tüzel kişilerine uygulanan rejim içerisinde değerlendirilmesi, sorunun başlangıç noktasını oluşturmaktadır.
Nitekim bu husus aylardır hukukçular, siyasetçiler ve kamuoyu tarafından yoğun şekilde tartışılmaktadır. Ancak bu yazının amacı, söz konusu tartışmayı yeniden yapmak değildir.
Biz burada farklı bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz: Madem ki somut olayda adli yargı yolunun açık olduğu kabul edilmekte ve uyuşmazlık özel hukuk hükümleri çerçevesinde değerlendirilmektedir; o halde adli hukukun kendi normlarının ve yerleşik ilkelerinin de tutarlı biçimde uygulanıp uygulanmadığı sorgulanmalıdır.
Başka bir ifadeyle, tartışma yalnızca yargı yolu meselesinden ibaret değildir. Eğer gerçekten adli yargı görevli kabul ediliyorsa, bu kez de seçilen yargı yolunda uygulanan hukuk kurallarının kendi içinde tutarlı olup olmadığı sorusu ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle burada ortaya konulan eleştiri yalnızca ihtiyati tedbir kararlarına ilişkin değildir. Sorun, bir yandan siyasi partilere ilişkin anayasal rejimin sınırlarının belirsizleşmesi; diğer yandan ise tercih edilen hukukî çerçeve içerisinde dahi aynı hukukî ilkelerin farklı uygulanıyor görünmesidir.
Hukuk Devletinde Asıl Sorun Farklı Karar Verilmesi mi, Yoksa Farklı Kararın Açıklanmaması mı?
Mahkemelerin her dosyada aynı sonuca ulaşması beklenemez. Her uyuşmazlık kendi somut koşulları içerisinde değerlendirilir; deliller farklıdır, olaylar farklıdır, taraflar farklıdır. Bu nedenle benzer davalarda farklı kararların verilmesi tek başına hukuka aykırılık olarak değerlendirilmez.
Ancak hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olan hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkesi, benzer hukuki meselelerde benimsenen ilkelerin tutarlı şekilde uygulanmasını veya farklı uygulamanın makul ve denetlenebilir biçimde gerekçelendirilmesini zorunlu kılar.
Çünkü vatandaşlar mahkemelerden her zaman aynı kararı vermelerini beklemezler. Ama aynı hukuk kuralının neden bir dosyada uygulanıp başka bir dosyada uygulanmadığının açıklanmasını beklerler.
Bugün Türkiye’de adalet tartışmalarının merkezinde de tam olarak bu soru bulunmaktadır.
İnsanlar artık sadece, “Mahkeme ne karar verdi?” sorusunu sormuyor. Aynı zamanda; “Bu karar neden verildi?” “Benzer dosyada neden farklı karar verildi?” “Aynı hukuk kuralı herkese aynı şekilde uygulanıyor mu?” sorularını da soruyor.
Çünkü adalet sadece karar vermek değildir. Adalet aynı zamanda tutarlılık, öngörülebilirlik ve güven demektir.
Dernek Dosyasında Benimsenen Hukuki Yaklaşım
Bir dernek genel kurulunun iptaline ilişkin davada davacı taraf, genel kurul sonucunda seçilen yönetim ve denetim kurulu üyelerinin tedbiren görevden uzaklaştırılmasını talep etmiştir.
İlk derece mahkemesi ise şu gerekçeyle ihtiyati tedbir talebini reddetmiştir: “Dava talep sonucunu karşılar mahiyette ve işin esasını çözecek şekilde tedbir kararı verilemeyeceği.”
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi de bu yaklaşımı hukuka uygun bulmuş ve istinaf başvurusunu 2026 Mayıs ayında verdiği kararla reddetmiştir.
Kararın temelinde yer alan hukukî ilke açıktır: İhtiyati tedbir kurumu, davanın sonucunu peşinen gerçekleştirecek şekilde kullanılamaz. Bu yaklaşım, Türk hukukunda uzun yıllardır kabul edilen ve HMK’nın ihtiyati tedbir kurumuna ilişkin sınırlarını belirleyen temel prensiplerden biridir.
CHP İstanbul İl Kongresi Davasında Benimsenen Yaklaşım
Ancak aynı daire 2025 Kasım ayında CHP İstanbul İl Kongresi davasında farklı bir sonuca ulaşmıştı.
İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen ara kararla;
• İl Başkanının görevden uzaklaştırılmasına,
• İl Yönetim Kurulunun görevden uzaklaştırılmasına,
• İl Disiplin Kurulunun görevden uzaklaştırılmasına,
• Kurultay delegelerinin görevden uzaklaştırılmasına,
• Geçici kurul atanmasına,
• Kongre ve seçim süreçlerinin durdurulmasına, karar verilmiştir.
Bu karar da İstanbul BAM 4. Hukuk Dairesi tarafından hukuka uygun bulunmuştur.
Burada dikkat çeken nokta şudur: Dernek dosyasında “İşin esasını çözecek tedbir verilemez” ilkesi benimsenirken, CHP dosyasında yönetim organlarının görevden uzaklaştırılması ve yerlerine geçici kurul atanması ve hatta kongre ve seçim süreçlerinin durdurulması gibi çok daha ileri sonuçlar doğuran tedbirler hukuka uygun kabul edilmiştir.
Bu durum doğal olarak şu soruyu gündeme getirmektedir: Aynı hukukî ilke iki dosyada neden farklı uygulanmıştır?
Tartışma Maddi Vakıalarla İlgili Değildir
Bu noktada akla şöyle bir savunma gelebilir: “Dosyaların maddi vakıaları farklıdır.”
Elbette farklıdır. Hiçbir dava birbirinin aynısı değildir. Ancak burada tartışılan mesele, delillerin kuvveti veya olayların farklılığı değildir.
Burada tartışılan mesele; Bir dosyada tedbir kararı verilmemesi “İşin esasını çözecek nitelikte” şeklinde gerekçelendirilirken, başka dosyada aynı tedbirlerin uygulanmasının gerekçesinin ne olduğu sorusudur.
Bu soru bir delil değerlendirmesi sorusu değildir. Bu soru, ihtiyati tedbir kurumunun sınırlarına ilişkin normatif bir hukuk sorusudur.
Başka bir ifadeyle; deliller çok güçlü olabilir, usulsüzlük iddiaları ciddi olabilir, ceza soruşturması bulunabilir… Ancak bütün bunlar ayrı bir tartışmadır.
Asıl mesele şudur: Eğer bir mahkeme “İşin esasını çözecek tedbir verilemez” ilkesini benimsiyorsa, bu ilkenin sınırları nelerdir?
İşte bu nedenle ortaya çıkan çelişki, maddi vakıalardan değil, aynı hukukî ilkenin farklı uygulanmasından kaynaklanmaktadır.
Siyasi Parti ve Dernek Ayrımı Bu Çelişkiyi Açıklıyor mu?
Bir başka savunma da şu olabilir: “Bir dosya siyasi partiye, diğer dosya derneğe ilişkindir.”
Ancak CHP dosyasında İstanbul BAM 4. Hukuk Dairesi, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 121. maddesine dayanarak Türk Medeni Kanunu ve Dernekler Kanunu hükümlerinin siyasi partiler bakımından da uygulanacağını açıkça kabul etmiştir.
Dolayısıyla daire, siyasi parti uyuşmazlığını tamamen farklı bir hukuk rejimi içerisinde değerlendirmemiştir. Tam tersine, dernek hukukuna ilişkin normların siyasi partiler bakımından da uygulanacağını kabul etmiştir.
Bu nedenle tartışma; siyasi partiler hukuku ile dernekler hukuku arasındaki farklardan değil, aynı hukukî ilkenin uygulanış biçiminden kaynaklanmaktadır.
Kamuoyunun Yakından Takip Ettiği Davalarda Tutarlılık Daha da Önemlidir
CHP İstanbul İl Kongresi davası, sıradan bir hukuk uyuşmazlığı değildir.
Türkiye’nin en büyük siyasi partilerinden birini, ülkenin kurucu partisini ilgilendiren, ulusal basında günlerce tartışılan ve milyonlarca vatandaş tarafından takip edilen bir davadır.
Böylesine önemli bir davada ortaya konulan hukukî yaklaşım, yalnızca tarafları ilgilendirmez. Toplumun yargıya ilişkin algısını da doğrudan etkiler.
Çünkü vatandaşlar haklı olarak şunu düşünür: “Bu davada uygulanan hukukî ilke, benzer bir uyuşmazlıkta benim dosyamda da uygulanacak mı?”
İşte hukuk devletinin gerçek sınavı da burada başlar.
Hukuk devletinin asıl gücü; güçlüye de zayıfa da, siyasi partiye de derneğe de, kamuoyunun önündeki davaya da sessiz sedasız görülen davaya da aynı hukukî ölçütleri uygulayabilmesidir.
Çünkü adaletin terazisi bir gün siyasi partiyi, ertesi gün bir derneği, daha sonra da sıradan bir vatandaşı tartacaktır.
Terazinin güven vermesi için kefelerin önüne kimin geldiğine göre değişmemesi gerekir.
Asıl Sorun: Gerekçelendirilmemiş İçtihat Farklılığı
Burada üzerinde durulması gereken husus, mahkemenin mutlaka aynı kararı vermesi gerektiği değildir.
Mahkemeler zaman zaman görüş değiştirebilir. Yeni içtihatlar geliştirebilir. Önceki uygulamalarından ayrılabilir.
Ancak hukuk devletinde bunun da bir şartı vardır: Değişikliğin gerekçesi açıklanmalıdır.
Eğer bir dosyada; “Davanın sonucunu gerçekleştirecek tedbir verilemez” deniliyorsa, başka bir dosyada bu ilkenin neden uygulanmadığının da ortaya konulması gerekir.
Aksi halde vatandaşın zihninde şu soru oluşur: “Acaba aynı hukuk kuralı herkese aynı şekilde uygulanıyor mu?”
Bu soru ortaya çıktığında zarar gören yalnızca davanın tarafları değildir. Zarar gören, toplumun adalet sistemine duyduğu güvendir.
Ve hukuk devletlerinde güven kaybı, telafisi en zor zararlardan biridir.
Mesele Bir Dernek ya da Parti Meselesi Değildir
Bu tartışma yalnızca bir derneğin genel kurulu ile ilgili değildir.
Bu tartışma yalnızca CHP ile ilgili de değildir.
Aslında mesele çok daha büyüktür.
Mesele;
• hukukî güvenlik,
• öngörülebilirlik,
• eşit uygulama,
• gerekçeli karar,
• yargıya güven meselesidir.
Bugün sorulması gereken temel soru şudur:
Aynı Bölge Adliye Mahkemesi, bir dosyada “İşin esasını çözecek tedbir verilemez” ilkesini benimserken, başka bir dosyada bu ilkeyle bağdaştırılması güç görünen çok daha ileri tedbirleri hukuka uygun bulmuşsa, bunun nedeni kararlarında açık ve denetlenebilir biçimde ortaya konulmuş mudur?
Eğer bu soruya tatmin edici bir cevap verilemiyorsa, sorun yalnızca iki dava dosyasının sorunu olmaktan çıkar.
O zaman mesele, hukuk devletinin temel dayanaklarından biri olan öngörülebilirlik ve eşit uygulama ilkesinin tartışılması meselesi haline gelir.
Toplumun adalete olan inancını aşındıran şey, sadece kararların sonucu değil; aynı hukuk kuralının farklı dosyalarda neden farklı sonuçlara yol açtığının anlaşılamamasıdır.
Çünkü hukuk devletleri yalnızca mahkemelerle değil; tutarlılık, gerekçe ve güvenle ayakta kalırlar.
Av. Gökhan CÖMERT



