“Bu ülkenin başbakanı olarak açıkça ifade ediyorum ki; Dicle’nin kenarında kurdun kaptığı bir koyun bile benim mesuliyetim altındadır.”
Recep Tayyip Erdoğan, 20 Mayıs 2014, X (eski adıyla Twitter)
Siyasi liderlik, yalnızca yönetmek değil, aynı zamanda sorumluluğu üstlenmektir. Bu anlayış, köklerini İslam siyaset geleneğinde, Ömer bin Hattab’a atfedilen ve yöneticinin en zayıf varlıktan dahi sorumlu olduğunu ifade eden güçlü bir ilkeye kadar götürür.
Ancak bugün, Türkiye’de okullarda yaşanan şiddet olayları ve güvenlik zafiyetleri karşısında şu soru kaçınılmazdır: Devlet, bir koyunun dahi sorumluluğunu üstlendiğini ifade eden bu anlayışı, çocukların güvenliği söz konusu olduğunda da aynı ciddiyetle sürdürebilmekte midir?
Son dönemde Türkiye’nin farklı şehirlerinde, okul çağındaki çocukların karıştığı ve bazı durumlarda kesici aletlerin ya da silahların kullanıldığı şiddet olayları, toplumda ciddi bir endişe yaratmaktadır. Öğrencilerin eğitim görmesi gereken alanlarda şiddetle karşı karşıya kalması, yalnızca bireysel vakalar olarak geçiştirilemeyecek kadar önemli bir soruna işaret etmektedir.
Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Bir çocuk, okula gitmesi gereken bir ortamda, şiddet aracıyla nasıl bu kadar rahat temas kurabilmektedir? Bu durum yalnızca bireysel hatalarla açıklanabilir mi, yoksa daha derin ve yapısal bir sorunun işareti midir?
Toplumun en temel sorumluluklarından biri, en savunmasız olanı korumaktır. Çocukların şiddetin hedefi hâline geldiği bir ortamda, onları yalnız bırakmamak yalnızca ahlaki bir tercih değil, aynı zamanda siyasal bir zorunluluktur. Ancak bugün gelinen noktada, bu sorumluluğun ne ölçüde yerine getirildiği ciddi bir tartışma konusudur.
Silaha ve şiddet araçlarına erişim meselesi, bu tartışmanın en kritik boyutlarından biridir. Denetim mekanizmalarının yetersizliği, aile içi kontrol eksikliği ve toplumsal düzeyde artan şiddet normalleşmesi, bu tür olayların zeminini hazırlamaktadır. Ancak mesele yalnızca “erişim” değildir; aynı zamanda “dönüşüm” meselesidir.
Tam da bu noktada, Rakel Dink’in yıllar önce dile getirdiği şu soru bugün yeniden karşımıza çıkmaktadır: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlık nedir?” Bu soru, bireyi değil, o bireyi şekillendiren toplumsal, kültürel ve siyasal ortamı sorgulamaya çağırmaktadır.
Bu tartışmayı daha da derinleştiren bir başka tarihsel gerçeklik ise Türkiye’nin çocuklara atfettiği sembolik değerdir. Mustafa Kemal Atatürk, 23 Nisan’ı yalnızca bir bayram olarak değil, doğrudan çocuklara armağan edilen bir egemenlik günü olarak tanımlamış; bu yönüyle Türkiye, çocuklara bayram ithaf eden ilk ve tek ülke olarak dünya tarihinde özgün bir yer edinmiştir. Bu tercih, çocukların yalnızca korunması gereken bireyler değil, aynı zamanda geleceğin öznesi olarak görüldüğünün güçlü bir göstergesidir.
Ancak bugün gelinen noktada, bu tarihsel miras ile mevcut tablo arasındaki mesafe dikkat çekicidir. Bir yanda çocuklara adanmış bir egemenlik anlayışı; diğer yanda ise çocukların eğitim ortamlarında dahi şiddetle karşı karşıya kalabildiği bir gerçeklik bulunmaktadır. Bu çelişki, yalnızca bir güvenlik sorunu değil, aynı zamanda bir yönelim ve öncelik sorunudur.
Tüm bu gelişmeler ışığında, yeniden başa dönmek ve soruyu açık bir şekilde sormak gerekmektedir: Devlet, bir koyunun dahi sorumluluğunu üstlendiğini ifade eden bir anlayışı, çocukların güvenliği söz konusu olduğunda ne ölçüde hayata geçirebilmektedir?
Eğer siyasal sorumluluk, en zayıf olanı koruma iddiası üzerine kuruluyorsa; bugün okullarda yaşanan şiddet olayları karşısında bu sorumluluğun nasıl yerine getirildiği tartışmaya açıktır. Bu noktada mesele yalnızca bir güvenlik açığı değil, aynı zamanda bir yönetim anlayışının sınanmasıdır.
Tam da bu nedenle şu soruyu sormak artık kaçınılmazdır: Bu devlet nerede? Daha da önemlisi, hangi durumda, kimin için ve ne ölçüde devreye girmektedir?
Toplumlar, en çok da en savunmasız olanları koruyabildikleri ölçüde güçlüdür. Çocukların korkuyla değil güvenle eğitim gördüğü bir düzen kurmak, herhangi bir siyasi tercihin değil, doğrudan devlet olmanın gereğidir. Bu sorumluluğun yerine getirilmediği her durumda, verilen sözler ile yaşanan gerçeklik arasındaki mesafe daha da büyümektedir.
Hiçbir çocuk, ne ihmalin ne de şiddetin gölgesinde yalnız bırakılmamalıdır. Çünkü bir toplum, zalimin zulmüne de zemherinin ayazına da maruz kalan en zayıfını koruyabildiği ölçüde adildir. Aksi hâlde sorumluluk iddiası, yalnızca bir söylem olarak kalmaya mahkûmdur.
Strasbourg Üniversitesi / Tolga Aktaş



