Seçim Var, Rekabet Yok: Türkiye’de İktidarın Yeni Rejimi 

Il Principe (Prens), bir düşünürün masa başında ürettiği soyut bir siyaset teorisi değil; çöküşün içinden yazılmış bir zorunluluk metnidir. 16. yüzyıl İtalya’sında siyasal birlik yoktur, iktidar kırılgandır ve dış müdahaleler süreklidir. Floransa Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Medici ailesinin yeniden iktidara gelişiyle birlikte Machiavelli siyasal sistemin dışına itilmiş; tam da bu kırılma anında devletin nasıl ayakta kalabileceği sorusuna sert ve gerçekçi bir cevap aramıştır. Bu nedenle Prens, bir teoriden çok bir uyarıdır: Devlet zayıfladığında, onu ayakta tutmak için olağan dışı araçlara başvurulabilir; ancak bu başvuru sınırsız değil, zorunlulukla sınırlıdır.

Ne var ki Machiavelli, yüzyıllar boyunca “amaca giden her yol mübahtır” gibi kaba ve indirgemeci bir sloganla okunmuştur. Oysa bu ifade ona ait olmadığı gibi, düşüncesinin özünü de çarpıtır. Machiavelli’nin meşrulaştırdığı şey sınırsız güç değildir; aksine son derece dar bir istisnadır: Devletin bekası tehdit altındaysa, bazı ahlaki sınırlar geçici olarak esnetilebilir. Ancak bu esneme ne sürekli olabilir ne de kişisel çıkarlar için kullanılabilir. Dolayısıyla asıl mesele “her yol” değil, yalnızca “zorunlu yol”dur. Bu sınır ortadan kalktığında, devlet aklı ile iktidar aklı arasındaki fark da ortadan kalkar.

Bu ayrımı somutlaştırmak için basit ama keskin bir analoji yeterlidir: Devlet bir organizma ise, siyasal iktidar onun doktorudur. Doktor, hastayı kurtarmak için acı verici bir müdahalede bulunabilir; hatta bazen riskli bir ameliyat kaçınılmaz hale gelebilir. Ancak aynı doktor, her durumu ameliyat gerekçesine dönüştürüyorsa, artık ortada bir tedavi değil, bir kontrol pratiği vardır. Sürekli müdahale, zorunluluğun değil, alışkanlık haline gelmiş iktidarın göstergesidir. Başka bir ifadeyle, tedavi ile tahakküm arasındaki çizgi, müdahalenin sürekliliğinde ortaya çıkar.

Tam da bu noktada, Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasal serüvenine bakmak öğreticidir. Erdoğan, siyasal hayatının erken döneminde demokratikleşme, reform ve sivilleşme söylemleriyle öne çıkmış; vesayetçi yapıya karşı mücadele eden bir lider olarak konumlanmıştır. Avrupa Birliği süreci, reform paketleri ve genişleyen siyasal alan, bu dönemin belirleyici unsurlarıdır. Bu çerçevede Erdoğan, yalnızca bir iktidar figürü değil, aynı zamanda sistemin dönüşümünü temsil eden bir aktör olarak görülmüştür.

Ancak zamanla bu çizginin değiştiği gözlemlenmektedir. İktidarın konsolidasyonu, kurumsal denge ve denetim mekanizmalarının zayıflaması ve siyasal rekabetin giderek daha kontrol edilir hale gelmesi, bu dönüşümün temel göstergeleridir. Güç arttıkça onu sınırlayan mekanizmaların aşınması, siyaset teorisinin en eski problemlerinden biridir. Bu bağlamda “güç zehirlenmesi” kavramı, yalnızca ahlaki bir eleştiri değil; kurumsal denge kaybının siyasal sonucu olarak okunmalıdır. Mutlak güç, yalnızca karar alma kapasitesini artırmaz; aynı zamanda o gücü sınırlayacak refleksleri de zayıflatır.

Bugün Türkiye’de ortaya çıkan tablo, bu dönüşümün somut bir ifadesidir. Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde siyasal sistem, seçimleri koruyan ancak rekabetin sonuçlarını sınırlayan bir yapıya evrilmiştir. Bu durum, siyaset literatüründe “illiberal demokrasi” olarak tanımlanan rejim tipine karşılık gelir. Seçim vardır, ancak seçimlerin gerçek bir iktidar değişimi üretme ihtimali giderek daralmaktadır. Sandık korunur, fakat sandığın anlamı dönüştürülür.

Bu daralmanın en görünür olduğu alanlardan biri, Özgür Özel liderliğindeki CHP’nin karşı karşıya olduğu siyasal baskıdır. CHP, yalnızca bir muhalefet partisi değil; tarihsel ve kurumsal kapasitesiyle alternatif üretme potansiyeline sahip bir siyasal merkezdir. Tam da bu nedenle, bu merkezin söylem alanının daraltılması, liderliğinin sürekli hedef haline getirilmesi ve politik hareket kapasitesinin sınırlandırılması, tekil ve rastlantısal hamleler olarak değerlendirilemez. Bu durum, siyasal rekabetin doğasının yeniden tanımlandığını gösterir.

Benzer biçimde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ekrem İmamoğlu etrafında şekillenen yargı ve idari süreçler, bu yapının en somut tezahürlerinden biridir. Yerel seçimle elde edilmiş bir siyasal başarının, merkezi iktidar karşısında alternatif bir güç odağına dönüşme potansiyeli taşıdığı açıktır. Ancak bu potansiyelin ortaya çıktığı her noktada, yargı ve idari mekanizmaların devreye girmesi, rekabetin yalnızca siyasal alanda kalmadığını göstermektedir. Burada mesele yalnızca bir belediye ya da bir siyasetçi değildir; mesele, seçimle elde edilmiş bir meşruiyetin hangi sınırlar içinde tutulacağıdır.

Dolayısıyla sorulması gereken soru açıktır: Bu müdahaleler gerçekten devletin bekasını korumaya yönelik zorunlu adımlar mıdır, yoksa siyasal iktidarın kendi sürekliliğini sağlamak için genişlettiği bir kontrol mekanizmasının parçası mıdır? Eğer müdahale süreklilik kazanmışsa, belirli aktörler etrafında yoğunlaşıyorsa ve siyasal rekabeti daraltıyorsa, bu durum Machiavelli’nin tarif ettiği sınırın aşıldığını gösterir. Çünkü Machiavelli için sertlik istisnadır; oysa burada istisna kural haline gelmiştir.

Sonuç olarak, Türkiye’de karşı karşıya olduğumuz durum, yalnızca sertleşmiş bir siyaset değil; devlet aklı söylemi altında iktidar aklının kurumsallaşmasıdır. Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasal yolculuğu, demokratikleşme söylemiyle başlayan ve giderek daha kontrol odaklı bir yönetim anlayışına evrilen bir çizgi sunmaktadır. Bu evrim, bireysel bir tercihin ötesinde, gücün doğasına ilişkin daha geniş bir soruyu gündeme getirir: Güç, sınırlandırılmadığında kendisini nasıl yeniden üretir?

Ve belki de bu sorunun cevabı, siyasal teoriden değil, eski bir anlatıdan daha iyi anlaşılabilir. Kuyuya atılan Yusuf hikâyesi, yalnızca bir ihanet değil; bir ihtimalin ortadan kaldırılmasıdır. Yusuf, doğrudan bir tehdit olduğu için değil; gelecekte neye dönüşebileceği sezildiği için kuyunun karanlığına bırakılır. Kuyu, bir ceza değil; bir ihtimali kontrol altına alma aracıdır.

Modern siyasette kuyular değişmiştir. Artık fiziksel değil, kurumsaldır. Yargı süreçleri, idari müdahaleler ve siyasal baskılar, bu yeni kuyuların biçimleridir. Ve bu kuyulara atılanlar, çoğu zaman yaptıklarından değil; yapabileceklerinden dolayı hedef alınırlar. Bugün Türkiye’de belirli siyasal aktörlerin, özellikle yerel düzeyde elde ettikleri meşruiyetle daha geniş bir alternatif üretme potansiyeli taşıyan isimlerin benzer bir süreçle karşı karşıya kalması, bu açıdan tesadüf değildir.

İşte tam bu noktada Machiavelli’nin çizdiği sınır bir kez daha anlam kazanır. Çünkü onun meşrulaştırdığı şey, açık ve zorunlu bir müdahaledir. Oysa burada söz konusu olan, görünürde hukuki, gerçekte siyasal olan bir tasfiye pratiğidir. Ve eğer siyaset, potansiyel rakipleri görünmez kuyulara indirerek yürütülüyorsa, artık mesele devletin bekası değildir. Mesele, kendi sürekliliğini zorunluluk olarak sunan bir iktidar aklının kurumsallaşmasıdır.

Strasbourg Üniversitesi Tolga Aktaş

Leave A Comment

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)