07/09/2026
Saksonya-Anhalt seçimlerinde ortaya çıkan tablo Almanya için yalnızca bir eyalet seçimi sonucu değil. AfD’nin yaklaşık yüzde 44 oyla açık ara birinci olması, 2021’de aldığı yüzde 20,8’i iki kattan fazla artırması ve CDU’nun yüzde 37,1’den yaklaşık yüzde 18’e gerilemesi, savaş sonrası Alman siyasetinin merkezinde yaşanan çok daha büyük bir çözülmeye işaret ediyor.
Bu sonucun en çarpıcı tarafı AfD’nin büyümesinden çok, merkezin küçülmesi.
Çünkü siyaset uzun süre AfD’nin ne kadar yükselebileceği üzerinden tartışıldı. Oysa Saksonya-Anhalt’ın söylediği şey farklı: mesele yalnızca radikal sağın oy kazanması değil, geleneksel partilerin seçmeni kendilerine bağlama kapasitesinin hızla aşınması.
CDU bir seçim kaybetmedi; kendi tarihsel işlevlerinden birini kaybediyor. Alman merkez sağı yıllarca muhafazakâr, milliyetçi, göçten rahatsız, ekonomik olarak tedirgin ama demokratik sistem içinde kalan seçmeni bünyesinde tutabiliyordu. Saksonya-Anhalt’ta bu mekanizma büyük ölçüde çöktü.
Bir zamanlar CDU’nun doğal seçmeni sayılabilecek geniş bir kesim artık doğrudan AfD’ye gidiyor.
Bu nedenle seçim sonucunu yalnızca “aşırı sağ yükseliyor” diye okumak eksik kalır.
Asıl mesele şu: Merkez siyaset, kendi çevresini kaybediyor.
Protestodan alternatif düzene
AfD uzun süre “protesto partisi” olarak tanımlandı. Bu kavram başlangıçta anlamlıydı: “Avrupa Birliği’ne tepki, göç politikalarına tepki, Berlin’e tepki, Yeşiller’e tepki, Ukrayna politikasına tepki”…
Ancak yüzde 44’e ulaşıldığında artık yalnızca protestodan söz edemeyiz.
Bir seçmen, hükümeti cezalandırmak için başka bir partiye oy veriyorsa bu muhalif kayıştır. Fakat seçmenin neredeyse yarısı, siyasi merkezin bütününe aynı anda sırtını dönüyorsa, orada başka bir şey oluşmaya başlamıştır: alternatif bir siyasal meşruiyet alanı.
AfD’nin başarısının asıl önemi burada.
Partinin seçmeninin tamamını aynı ideolojik kategoriye yerleştirmek de bu nedenle yanıltıcı olur. AfD içerisinde ve özellikle Saksonya-Anhalt teşkilatında Alman iç istihbaratının aşırı sağ olarak değerlendirdiği unsurlar var; bu, demokratik sistem açısından gerçek ve ciddi bir mesele.
Ama yüzde 44’ü yalnızca ideolojik radikalleşmeyle açıklamak mümkün değil. Bu büyüklükte bir oy aynı zamanda şu duygunun kitleselleştiğini gösteriyor: “Bu sistem beni artık temsil etmiyor.”
Reaksiyoner seçmen neden büyüyor?
Burada “reaksiyoner” kavramını eski anlamıyla yalnızca gericilik olarak kullanmamak gerekir.
21. yüzyılın reaksiyoner seçmeni çoğu zaman modern dünyanın içinde yaşıyor ama modern dünyanın yönünden rahatsız.
Teknolojiye karşı değil, küresel ekonominin dışında değil, kent yaşamından bütünüyle kopmuş değil: Ama kaybettiğini düşündüğü bir düzeni geri istiyor.
Daha tanıdık bir toplum, daha güçlü sınırlar, daha az göç, daha güçlü devlet, daha az kültürel dönüşüm…
Ve en önemlisi, kendisini yeniden toplumun merkezinde hissetmek istiyor.
Reaksiyoner siyaseti yükselten çoğu zaman mutlak yoksulluk değil: Statü kaybı duygusu.
Şöyle bir ruh hali: “Eskiden daha iyiydik”, “Bu ülke bize değer vermiyor”, “Bu ülke bizi dışlıyor”, “Bu ülke bizi değersizleştiriyor”.
AfD’nin başarısı bu duygusal ve algısal tepkileri tek bir siyasi anlatıya dönüştürebilmesinden geliyor. Saha çalışmaları da, Doğu Almanya’daki ekonomik eşitsizlikler, “siyasi elitlerin başkenti” Berlin’e yönelik yabancılaşma ve Rusya ile ilişkiler konusundaki farklı tarihsel hafızanın AfD desteğini beslediğini gösteriyor.
Doğu Almanya meselesi var, ama yalnızca Doğu Almanya meselesi yok
Saksonya-Anhalt’ın kendine özgü sosyolojisini gözden kaçırmamak gerekir.
Birleşmeden 36 yıl sonra bile Doğu-Batı arasındaki ekonomik, demografik ve psikolojik farklar bütünüyle kapanmış değil. Doğu Almanya’nın önemli bir bölümünde yeniden birleşme hâlâ yalnızca bir başarı hikâyesi olarak yaşanmıyor.
Ama AfD’yi yalnızca Doğu Almanya’nın travmalarıyla açıklamak da giderek zorlaşıyor. Çünkü partinin ulusal anketlerde de yükselmesi, burada çok daha genel bir demokrasi sorunuyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor: siyasi merkezin toplumun değişim hızını yönetememesi.
Göç burada en görünür başlık.
Ama göç meselesinin altında daha geniş bir korku yatıyor: Kontrol kaybı.
Bu yüzden AfD’nin göç, Rusya, Avrupa Birliği, enerji ve kültür politikaları birbirinden ayrı başlıklar değil. Hepsi aynı büyük anlatının parçaları: “Almanya yönünü kaybetti; biz geri alacağız.”
Trump’ın yaptığı yorumsuz paylaşım neden önemli?
Seçim gecesinin en sembolik gelişmelerinden biri Almanya’da değil Washington’da yaşandı.
Donald Trump, Truth Social hesabından Saksonya-Anhalt seçim sonuçlarını gösteren bir projeksiyon grafiğini paylaştı; AfD’nin açık ara önde olduğunu gösteren grafiğe herhangi bir yorum eklemedi.
Yani Trump “AfD’yi tebrik ediyorum” demedi. Ama bazen siyasi iletişimde neyin söylenmediği de önemlidir. Bir ABD başkanının Almanya’nın bir eyalet seçiminde AfD zaferini gösteren grafiği milyonlarca takipçisine taşıması kendi başına sembolik bir mesajdır.
Çünkü AfD uzun süredir Trumpçı sağ ve MAGA çevreleriyle ilişki kurmaya çalışıyor. Trump’ın Başkan Yardımcısı JD Vance de daha önce Münih Güvenlik Konferansı’nda Almanya’daki “güvenlik duvarı” yaklaşımını açıkça eleştirmişti.
Bu yüzden Trump’ın paylaşımı yalnızca Almanya’yla ilgili bir sosyal medya hareketi olarak görülemez. Daha büyük bir siyasal yakınlığın parçası. Amerikan Trumpçılığı ile Avrupa’nın çeşitli sistem karşıtı sağ hareketleri arasında giderek daha görünür hale gelen ortak bir dil var: ulus-devlet, egemenlik, göç karşıtlığı,kurumsal elitlere güvensizlik, ana akım medyaya tepki, küreselleşme eleştirisi,kültürel restorasyon.
Bunların her ülkedeki biçimi farklı.
Ama siyasal psikolojileri birbirine benziyor.
“Yeni enternasyonal” artık soldan değil sağdan mı geliyor?
20. yüzyılda uluslararası siyasi dayanışma denildiğinde akla daha çok sol hareketler gelirdi.
Bugün ise farklı ülkelerdeki reaksiyoner ve popülist sağ hareketler birbirini izliyor, birbirinden dil ödünç alıyor, birbirlerinin başarılarını kendi seçmenlerine örnek gösteriyor.
Trump’ın AfD sonucunu paylaşması bu nedenle küçük ama sembolik bir an.Çünkü Saksonya-Anhalt’taki seçmen artık yalnızca Magdeburg veya Berlin’e karşı oy vermiyor: Onun siyasi tercihinin Washington’da yankısı var.
Aynı şekilde Trump’ın ABD’deki zaferleri Avrupa’daki bu hareketler için bir “yapılabilirlik kanıtı” işlevi görüyor.
Mesaj basit: “Sistem sizi dışlayabilir. Medya sizi küçümseyebilir. Kurumlar sizi tehdit olarak görebilir. Ama yeterince büyürseniz, sistem sizi görmezden gelemez.”Bu, sistem karşıtı siyasetin en güçlü psikolojik mesajlarından biri.
Merkez neden eriyor?
Merkezin krizi yalnızca sağa kayması veya yeterince sağa kaymaması değil.
Daha temel bir problem var: Merkez artık neyi temsil ettiğini anlatmakta zorlanıyor.
Eskiden merkez partiler geniş toplumsal koalisyonların taşıyıcısıydı. CDU muhafazakâr işçiyi, Katolik seçmeni, küçük işletmeciyi, kırsalı, burjuvaziyi ve merkez sağ seçmeni aynı çatı altında tutabiliyordu. SPD işçiyi, sendikaları, şehirli alt-orta sınıfı ve sosyal demokrat orta sınıfı birleştiriyordu.
Bugün bu büyük toplumsal bloklar parçalandı.
Yerlerine daha gevşek, daha değişken, daha kimlik temelli seçmen kümeleri geldi.Bu koşullarda merkez partiler teknokratik hale gelirken, sistem karşıtı partiler duygusal hale geliyor.
Merkez: “Politikamız daha uygulanabilir” diyor.
Radikal hareket: “Ben senin öfkeni anlıyorum.” diyor.
Seçmen çoğu zaman ikincisini tercih ediyor.
Brandmauer’ın paradoksu
Alman siyasetinin AfD’ye karşı temel stratejisi uzun süredir “Brandmauer” yani güvenlik duvarı.
Ana akım partiler AfD ile koalisyon kurmuyor. Demokratik sistemi aşırı sağdan koruma mantığı açısından bu yaklaşım anlaşılır.
Ama AfD yüzde 10 iken çalışan siyasi mantık, yüzde 44 olduğunda çok daha karmaşık hale geliyor.
Çünkü artık “dışlanan parti” ile “dışlanan seçmen” arasındaki sınır psikolojik olarak bulanıklaşıyor.
AfD bu durumu kendi lehine kullanıyor: “Bizi değil, sizi sistemin dışında bırakıyorlar.”
Bu anlatı, parti büyüdükçe daha güçlü hale geliyor. AfD’nin yüzde 44’e ulaşması bu nedenle Brandmauer tartışmasını çok daha zor bir noktaya taşıdı. Diğer partiler hâlâ AfD ile koalisyona kapalı, dolayısıyla hükümet kurma meselesi son derece karmaşık.
Ama artık asıl soru koalisyon matematiğinin ötesinde: Bir demokratik sistem, seçmenin neredeyse yarısının desteklediği bir partiyi sürekli hükümet dışı tutarken kendi meşruiyetini nasıl koruyacak?
Bunun kolay cevabı yok.
CDU’nun Saksonya-Anhalt yenilgisi neden AfD’nin zaferi kadar önemli?
AfD’nin yüzde 44’lük desteğe ulaşması sarsıcı. Ama CDU’nun yüzde 37’den yüzde 18’e gerilemesi belki de daha tarihsel bir gelişme. Çünkü bu Almanya’da yalnızca sağın güçlenmesini değil, sağın merkezinin boşalmasını gösteriyor. Merkez sağ, AfD’yi durdurmak için daha sert göç söylemleri kullanıyor.
Ama bu stratejinin temel bir problemi var.
Eğer seçmene yıllarca,“AfD’nin söylediği sorun yok” dedikten sonra; “Evet, sorun var ve biz de artık aynı konuda sertleşiyoruz” derseniz, seçmenin bir bölümü şu soruyu soruyor: “O halde neden orijinaline değil de size oy vereyim?”
Bu Avrupa’nın birçok ülkesinde merkez sağın karşı karşıya olduğu klasikleşen tuzak. Radikal sağın dilini benimsemek bazen radikal sağı küçültmüyor.
Tam tersine, onun teşhisini meşrulaştırıyor.
Sağ-sol ekseni yerini başka bir çatışmaya bırakıyor Saksonya-Anhalt seçimlerinin daha geniş anlamı burada yatıyor.
21. yüzyıl siyasetinde klasik sağ-sol ayrımı giderek tek başına yetersizleşiyor.
Yeni eksenlerden biri şöyle şekilleniyor:
Bir tarafta mevcut kurumlara, uluslararası entegrasyona, uzmanlığa, liberal demokratik normlara ve kültürel çoğulculuğa daha fazla güvenen kesimler. Diğer tarafta ise bu düzenin kendisini mağdur ettiğini, statüsünü düşürdüğünü veya kültürel olarak görünmez hale getirdiğini düşünenler.
Bu ikinci grubun tamamı aşırı sağcı değil.
Ama sistem karşıtı siyasete açık. Bu yüzden reaksiyoner dalganın gerçek büyüklüğünü yalnızca aşırı sağ partilerin resmi oy oranlarıyla ölçmek yanıltıcı.
Çünkü bu duygu daha geniş.
AfD bugün bunun Almanya’daki en başarılı siyasi taşıyıcısı. Trump ise ABD’deki en başarılı örneği.
Saksonya-Anhalt’ın verdiği asıl mesaj
Bu seçimden çıkarılması gereken sonuç, Almanya’nın bütünüyle AfD’ye döndüğü değil.
Saksonya-Anhalt hâlâ kendine özgü bir eyalet. Doğu Almanya hâlâ kendine özgü bir siyasi alan.
Ama seçimlerin verdiği uyarı son derece güçlü: Siyasi merkezin erimesi, radikal hareketlerin büyümesinden daha önemli bir olgu haline geliyor.
Çünkü merkez güçlü olduğu sürece uçlar sınırlı kalabilir. Merkez çözüldüğünde ise siyaset iki uç arasında yeniden kurulmaya başlar.
Trump’ın sonuç grafiğini paylaşması bu dönüşümün ulusal sınırları aştığını gösteren küçük fakat anlamlı bir sembol.
Washington’daki Trumpçılık ile Magdeburg’daki AfD aynı hareket değil.
Aynı tarihsel kökten de gelmiyorlar.
Ama aynı çağın siyasal krizine cevap veriyorlar: temsil krizi, statü kaybı, kontrol duygusunun aşınması ve merkeze duyulan güvensizlik.
Bu nedenle Saksonya-Anhalt seçimlerinin asıl sorusu “AfD neden yüzde 44 aldı?” olmayabilir.
Daha büyük soru şu: CDU neden seçmenin yarısını kaybetti ve merkez neden artık bu öfkenin yöneldiği hedef?
Çünkü AfD’nin yükselişini anlamak için yalnızca AfD’ye bakmak yetmez.
Merkezin neden çözüldüğüne bakmak gerekir.
Ve belki seçim gecesinin en anlamlı görüntüsü de tam buydu: Bir Alman eyaletinde radikal sağ tarihi bir oy alıyor; birkaç saat sonra ABD Başkanı seçim grafiğini dünyaya yayıyor. Bir zamanlar sistemin çevresinde hareketler artık birbirlerini merkeze doğru yürürken izliyor. Asıl siyasi değişim de burada: Sistem karşıtı seçmen artık sisteme itiraz etmekle yetinmiyor. Reaksiyonerlikle, sistemin kendisini devralabileceğine inanmaya başlıyor.
Dr. Sezin ÖNEY



