08/09/2026
Son dönemde siyasi lügatimize İmralı kaynaklı metinlerle birlikte ağır bir kavram düştü: “Norm devlet.” Kamuoyunda yarım dolaşıyor, çünkü tek başına kullanılan bir terim değil; daima bir ikilinin parçası: “norm devlet” ve “norm dışı devlet.” Ayrımın işlevi açık: Çözüme açık, muhatap alınabilir bir devlet ile kural tanımayan bir başkası. Kaynağı belli: Ernst Fraenkel’in 1941 tarihli İkili Devlet kitabı. Fraenkel, hukukun askıya alındığı rejimlerin ikiye bölündüğünü anlatır. Bir yanda yasaların ve ekonominin dönmesini sağlayan rasyonel alan (Norm Devleti); diğer yanda siyasi bekaya göre hareket eden keyfilik alanı (Tedbir Devleti). Çeliştiklerinde son sözü hep Tedbir Devleti söyler. Norm Devleti toplum uyuduğu için değil, sermaye öngörülebilirlik istediği için ayakta tutulur. Yani “bakın, mahkemeler çalışıyor” savunması hukukun sağlığını değil, çarkın dönme zorunluluğunu gösterir.
Ancak Fraenkel’de Norm Devleti kurtarılacak “iyi bir çekirdek” değil, rejimin cephesidir. Asıl mesele Tedbir Devleti’nin hukuku çiğnemesi değil, sınırı çizme yetkisidir. Hangi konunun mahkemelik, hangisinin “devlet meselesi” olacağına o karar verir. Asıl kavga davanın nasıl sonuçlanacağı değil, hangi haneye yazılacağıdır. Bizde bu sınır çizme yetkisinin adı “devlet aklı”dır. Klasik anlamda hükümdarı sınırlayan bu kavram, bugün freni sökülmüş salt bir yetkiye dönüşmüştür.
Kavramın ne zaman dolaşıma girdiği, ne anlama geldiği kadar önemlidir. Erdoğan’ın 2028’de aday olabilmesi için Meclis’te 360 oyla erken seçim veya anayasa değişikliği gerekiyor. İktidar bloğu (333 oy) tek başına yetersizdi. Ta ki 10 Ağustos 2026’da Çerçeve Yasa, Meclis’ten 467 oyla geçene kadar. Butlan kararıyla CHP’yi devralanların da destek verdiği bu oylama, 400 eşiğinin aşılabildiğini gösterdi. Meclis Başkanı’nın oylamadan 48 saat sonra “yeni anayasa” çıkışı yapması, tam da bu sayının özgüvenidir. Kırk yıllık söylemin bir gecede değişmesini, muhalefetin tam bu takvimde dağılmasını anlamak için başka teoriye gerek yok; sayıya bakmak yeterli. Mekanizma, örnekleriyle tıkır tıkır işliyor.
En iyi örnek bizzat iktidar cephesinden: Yeni çözüm sürecinin doğrudan MHP gibi milliyetçi bir parti tarafından başlatılması ve bu keskin dönüşün tabana kabul ettirilebilmesi, tamamen “devlet aklı devrede” illüzyonuyla inşa edildi. Tabana “fikrimizi değiştirdik” denmedi; “bu artık siyasetin değil, devletin meselesi” denilerek konu tartışmaya kapatıldı.
Aynı mekanizma muhalefeti dizayn ederken de kullanıldı. CHP’nin kurultay ihtilafı mahkeme kararıyla (mutlak butlan) güya çözülüp Özgür Özel partisiz bırakıldığında mesele “hukuki” ilan edildi ve siyasi itiraz yolu tamamen kapandı. İmamoğlu’nun dosyası ise bu kodlamanın en görünür halidir: Siyasetçiyi rakip sayarsanız dosyası Norm Devleti’ne, “tehlike” sayarsanız Tedbir Devleti’ne düşer. Aynı fiiller, aynı yasalar, farklı hane. Kodlamanın işlevi kamuoyunu ikna etmek değil, karara imza atan yargıç için hukuksuzluğu rasyonelleştirmek ve meşrulaştırmaktır.
Peki bu ikili ayrım kimin işine yarıyor? İmralı notlarında Öcalan, “AKP’lilerle değil devletle görüşüyoruz” diyerek kendini iyi yarıda (Norm Devlet) konumlandırıyor. İki kullanım burada birleşiyor: İktidar “devlet aklı” diyerek meseleyi hukukun dışına, İmralı ise “norm devlet” diyerek müzakereyi sandığın dışına çekiyor. İki taraf da inisiyatifi hesap sorulabilen kurumdan alıp, hesap sorulamayan bir yere vermek istiyor.
“Ama anayasal güvence gelecek” savunmasının zayıf yeri şudur: Güvenceyi verecek olanla askıya alacak olan aynı mercidir. Asıl soru “yasa çıkacak mı” değil, “yasayı çiğneyene ne olacak” sorusudur ve masada bunun cevabı yok.
Eğer bu okuma doğruysa iki şey göreceğiz: Birincisi, tavizler anayasal değil geri alınabilir idari kararlarla verilecek. İkincisi, yeni anayasa 400’ün üstünde bir oyla, referanduma gitmeden Meclis’ten geçirilecek. Çünkü sınır çizme yetkisini elinde tutan güç, elindeki kararı gereksiz yere halk onayına sunmaz.
Yanıldığımı ise şundan anlarım: Kayyumlar geri alınır, İmamoğlu dosyası olağan yargı süreçlerine döner; Kavala, Kahraman, Atalay ve Demirtaş’ın siyasi rehineliği son bulup dosyaları hukukun alanına iade edilir. O gün gelirse bu yazıyı memnuniyetle geri alırım.
Buradan “bizim toplumumuz uyuşturulamadı, o yüzden bu mekanizma çökecek” gibi mutlak bir kehanete atlamak kolaycılık olurdu. Ancak şu bir gerçek: Demokrasimiz çok ağır yaralar almış olsa da, maruz kalınan bütün siyasi mühendisliklere ve doktrine edilme çabalarına rağmen bu toplumda demokrasi arayışı tükenmedi. Bu ülkede sandık hâlâ sonuç üretiyor ve seçmen hâlâ o sonucu değiştirme iradesini koruyor. Antidemokratik uygulamaların bu talebi söndürdüğüne dair hiçbir emare yok.
Tam da bu yüzden, sandığı ve hukuku devre dışı bırakan her formül, hangi iyi niyetle kurulmuş olursa olsun, kalıcı bir zemin üretemez. Mahkeme kararıyla dağıtılan parti yeniden kurulur; oyla verilmemiş yetki oyla geri alınır.
Hukuk devletinde devlet bir tane olur. İkiye bölünmüş devlet, Fraenkel’in bütün mesele ettiği sorunun ta kendisidir; çözümü değil. Ve bugün üzerinde uzlaşılan şeyin hukuk devleti olmadığı kesindir.
Başak Yağmur ERAY


