Mükemmel İyinin Düşmanıdır

03/09/2026

“Mükemmel, iyinin düşmanıdır” sözü hayatın hemen her alanında geçerlidir. Nitekim mükemmeli aramanın sonu yoktur. Bir şeyi daha iyi yapmak için çabalamak elbette değerlidir; fakat kusursuzu aramaya başladığınızda, iyi olanı da ortaya çıkaramazsınız.

Bunun örneklerini akademik hayatta çok gördüm. Bir makaleyi kusursuz hâle getirmek isteyen kişi, çoğu zaman o makaleyi bitiremez. Bir kitabın hiçbir eksiği bulunmasın diye uğraşan, kitabı yayımlayamaz. Doktora tezinde söylenecek son sözü söylemeye çalışan, savunulabilecek iyi bir tez yazma imkânını kaybeder. Zira her metnin geliştirilebilecek bir yanı, her düşüncenin cevaplanabilecek bir itirazı vardır. Mükemmellik arayışı bir noktadan sonra niteliği yükselten bir titizlik olmaktan çıkar, hiçbir şey yapmamanın bahanesine dönüşür.

Siyasette de böyledir. Ancak siyasette hiçbir şey yapmamanın bedelini yalnızca siz ödemezsiniz; kararınız veya kararsızlığınız bütün toplumun hayatını etkiler.

Armudun Sapı, Üzümün Çöpü Partisi

Yeni kurulacak partinin adını bana sorsalardı “Armudun Sapı, Üzümün Çöpü Partisi” olmasını önerirdim. Herhalde Türkiye’de kurulan her parti, daha asıl hedeflerine ulaşamadan armudun sapı ve üzümün çöpü üzerinden eleştirilmeye başlanır. Eleştiriye karşı değilim. Tam tersine parti içi demokrasi, eleştiri kültürü ve ilkelilik, demokratik siyasetin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu durum özellikle sol ve sosyal demokrat partilerin hem üstünlüğü hem de paradoksudur.

MHP ve AKP gibi sağ ve lider merkezli partilerde liderin iradesi çoğu zaman fikrin ve kurumun önüne geçer. İtiraz makbul sayılmaz; lidere bağlılık, ilkeye bağlılığın yerini alır. Sol partilerde ise ilkeler ve eleştiri kültürü liderden önce gelir. Bu demokratik açıdan değerlidir; fakat bazen partinin kendi içinde parçalanmasına ve seçmen desteğinin dağılmasına da yol açar. Türkiye’de bu kadar çok sol parti bulunmasının nedenlerinden biri budur: Birbirini eleştirenler, sonunda ayrı birer parti kurarlar.

Yeni kurulan bir parti de bu kaderden kolayca kaçamaz.

Kimileri onu yeterince Atatürkçü bulmayacak, kimileri fazla Atatürkçü bulacaktır. Bazıları yeterince milliyetçi olmadığını, bazıları aşırı milliyetçi olduğunu söyleyecektir. Birilerine göre yeterince solcu olmayacak, başkalarına göre gereğinden fazla solcu olacaktır. Kimileri Kürt sorununa yeterince yer vermediğini, kimileri “fazla Kürtçü” olduğunu ileri sürecektir. Bazıları cami ziyaretinden, cuma namazı görüntüsünden veya bir açılışta dua edilmesinden rahatsız olacak; bazıları ise partinin dine yeterince yakın durmadığını söyleyecektir.

Birileri, “Yenilenme bunun neresinde, partide yine eski siyasetçiler var” diyecek; bir başkası “Bu gençlerle, bu tıfıllarla devlet mi yönetilir?” diye soracaktır. Bazıları Cumhuriyet’in değerlerine yeterince bağlı olmadığını düşünecek; bazıları ise “Bu da statüko partisi, CHP’den ne farkı var?” diyecektir. Herkes, programda kendi önceliğini, aday listesinde kendisine benzeyen insanları ve genel başkanda kendi siyasal kişiliğinin kusursuz yansımasını arayacaktır.

Ancak her seçmen için ayrı bir parti kurulamaz. En ideal parti, insanın bizzat kendisinin kuracağı partidir; en ideal genel başkan da muhtemelen kendisidir. Öyleyse “Hiçbirini beğenmiyorum” diyen kişiye, “Daha iyisini kur” denildiğinde buna da yanaşması gerekir. Hem hiçbir seçeneği beğenmemek hem yeni bir seçenek yaratmamak hem de hiçbir seçeneğe destek vermemek, siyasal bir çözüm değildir.

Şimdiden haber veriyorum. Kafanızdaki, kusursuz, mükemmel parti hiçbir zaman kurulmayacaktır. Üzgünüm.

NŞA’da mıyız ki NŞA imiş gibi hareket edelim? 

İstatistikte ve sosyal bilimlerde bir olgunun etkisini değerlendirebilmek için ceteris paribus, yani “diğer bütün koşullar sabitken” varsayımına başvururuz. Fen bilimlerinde de bir sonucun hangi koşullarda geçerli olduğunu göstermek için NŞA, yani “normal şartlar altında” ifadesini kullanırız. Her iki ifade de aynı ihtiyacı karşılar: Sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için koşulların olağan ve karşılaştırılabilir olması gerekir. Oysa bugün Türkiye’de siyasal tercihlerimizi, bütün seçeneklerin eşit koşullarda yarıştığı normal bir demokratik düzen içinde yapmıyoruz. Ne diğer koşullar sabittir ne de siyasal şartlar normaldir.

Keşke yerleşik bir demokraside yaşasaydık. İktidara hangi partinin geleceği yalnızca vergi, eğitim, ekonomi veya sosyal politika tercihlerimizi etkileseydi. O zaman geleneklerimizi, inançlarımızı, kimliğimizi, ekonomik çıkarlarımızı ve ideolojik önceliklerimizi birlikte değerlendirir; bize en yakın programa oy verirdik. Hatta sandığa bile gitmeyip, gidenlerin tercihlerine güvenir, değişimi önemsemezdik. Fakat bugün önümüzdeki soru yalnızca “Beni en iyi hangi parti temsil ediyor?” değildir. Asıl soru, siyasal iktidarın seçim yoluyla değişebildiği bir ülkede yaşamaya devam edip etmeyeceğimizdir. Bu gerçeği görmemek, en hafif ifadeyle izansızlık, siyasal gerçeklikten bütünüyle kopmaktır. Eğer değilse kötü niyettir.

İktidar, seçimle kaybettiği alanları geri almak için neler yapabileceğini uzun süredir gösteriyor. Bunun açık provalarından biri, 31 Mart 2019 İstanbul seçiminin AKP’nin olağanüstü itirazı üzerine YSK tarafından 6 Mayıs 2019’da iptal edilmesiydi. 21 Mayıs 2026’da Türkiye’nin birinci partisi, alelade bir yargı kararıyla felç edildi. Kapatılmadı, kapatılmaktan beter edildi.

Kayyım uygulaması Güneydoğu’daki belediyelerde başladığında toplumun geniş bir kesimi buna yeterince güçlü biçimde karşı çıkmadı. Oysa seçmenin iradesinin idari ve yargısal araçlarla etkisizleştirilmesi, yalnızca Kürt siyasal hareketinin meselesi değildi. Orada olağanlaştırılan yöntemlerin başka muhalefet partilerine yönelmesi kaçınılmazdı.

Bugün Üsküdar’da yaşananlar, “Kaybetsek de gitmeyiz” anlayışının son derece çarpıcı bir örneğidir. Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın tutuklanıp görevden uzaklaştırılmasının ardından yapılan başkan vekilliği seçimini CHP’li Sibel Tan Çetinkaya kazandı. Ancak seçim, AKP’nin başvurusu üzerine mahkeme kararıyla durduruldu ve yenilenmesine karar verildi. Yeni seçimden hemen önce dört CHP’li belediye meclisi üyesinin gözaltına alınmasıyla seçim, muhalefet üyeleri gözaltındayken yapılacak hâle getirildi. Bu, sıradan bir belediye meclisi tartışması değildir. Seçilmiş belediye başkanını tutukla, görevden uzaklaştır; onun yerine yapılan seçimi muhalefet yine kazanınca mahkemeye taşı; seçimi tekrarlat ve yeni seçimden hemen önce muhalefet üyelerini gözaltına al… Akıl alır gibi değil.

Bütün bunların ardından hâlâ olağan bir siyasal rekabet varmış gibi davranamayız.

Bugün eski Başbakan Ahmet Davutoğlu hakkında bile TCK’nin 299. maddesi kapsamında “Cumhurbaşkanına hakaret” soruşturması başlatılabiliyor. Neredeyse “Her fani bir gün 299’u tadacaktır” denilecek bir noktaya geldik. Bir tarafta Cumhurbaşkanını olağanüstü ölçüde koruyan ceza normları, diğer tarafta iktidar ile muhalefet arasında mevzuattan medyaya, kamu kaynaklarından yargısal uygulamalara kadar uzanan büyük bir eşitsizlik bulunuyor.

Böyle bir ortamda kararsızlık, kararsızlık değildir.

Kararsızlık da Bir Karardır

Kararsız seçmen niçin kararsızdır? Kafasında şekillendirdiği siyasal düşünceye tam olarak uyan bir parti görememiş olabilir. Sorunlarını çözmeye muktedir bir seçenek bulamamış olabilir. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Ancak doğa nasıl boşluk kabul etmiyorsa siyaset de kabul etmez.

“Nasıl olsa hiçbir şey değişmez”, “Ben oy versem ne olacak?” veya “Hiçbiri benim kırmızı çizgilerime tam olarak uymuyor” diyerek kenara çekildiğinizde, yönetim ortadan kalkmaz. Seçimden sonra ülkeyi yine birileri yönetir. Ya mevcut iktidar devam eder ya da başka bir siyasal seçenek iktidara gelir. “Ben oy vermedim, ne iktidar devam etti ne de muhalefet kazandı” diye üçüncü bir sonuç yoktur.

İktidarı çok başarılı bulup desteklemek bir karardır. Eksiklerine rağmen mevcut seçeneklerin en iyisi olduğunu düşünmek de bir karardır. Başka bir partinin Türkiye’yi daha iyi yöneteceğine inanmak da bir karardır. Hiçbir seçeneği yeterli bulmayıp yeni bir parti kurmak ve siyasal mücadeleye girişmek de bir karardır. Aynı şekilde hiçbir alternatif yaratmadan bütün muhalefet seçeneklerini reddetmek ve sandıktan uzak durmak, mevcut düzenin devamı yönünde verilmiş örtülü fakat son derece etkili bir karardır.

Burada “kırmızı çizgiler” söyleminde büyük bir paradoks var. İnsanları ilkelerinden vazgeçmeye, eleştiriyi bırakmaya veya bir lidere kayıtsız şartsız bağlanmaya çağırmıyorum. Muhalefet partilerini kendi kırmızı çizgilerine bütünüyle uymadığı için desteklemeyenler, o çizgilerin üzerinden silindirle geçen iktidarın devamına destek oluyorlar. Muhalefetin kazanmasını sağlamak ile kırmızı çizgileri korumak bir ihtimaldir ancak kırmızı çizgilerini tanımayan bir iktidarın devamını sağlamak, bu çizgileri hiçe saymaktır. “Kırmızı çizgilerim” iddiasını dile getirenleri anlamak bu sebeple mümkün değildir. Üstelik kırmızı çizgicilerin çoğu elini taşın altına koyan kimseler de değildir. Aynı zamanda komploculukla “Hepsi aynı merkezden yönetiliyor”, “Bu da iktidarın adamı”, “Aslında o da kendisine verilen rolü oynuyor” diyerek topluma sürekli karamsarlık yaymaktan başka işleri yoktur. Kendilerine “Öyleyse sen çık, mücadele et; daha iyi bir seçenek kur” denildiğinde ise hemen geri çekilir. Bu tarz yaklaşım için eleştiri de kolaydır bol keseden, siyasal sorumluluktan kaçmak da.

Bugünkü mesele “Bu parti seçimleri kaybederse gider mi?” sorusunun hiçbir parti için sorulmadığı bir Türkiye yaratmaktır. Muhalefet seçmeninin temel sorunu kazanmayı istememesi değil, kazanmayı nasıl isteyeceğini bilmemesidir. Eleştirmek kolaydır, yıkmak kolaydır. Fakat seçenekler ortaya çıktığında aynı kısır döngü başlar: Armudun sapı, üzümün çöpü…

Oysa önümüzdeki tercih kusursuz bir partiyle kusurlu bir parti arasında değildir. Otoriter rejimin devamıyla, demokratik siyasetin yeniden kurulabilmesi arasındadır. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı kusursuz bir parti değildir. İktidarı değiştirebilecek bir partidir. Bu süreçte mükemmelin iyinin düşmanı olduğunu unutmamak gerekir.

Doç. Dr. Veysel DİNLER

Yorum Bırak

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)