2017 yılının Aralık ayında eşimle birlikte Belgrad’daydım. Ratko Mladiç hakkında Lahey’deki mahkemenin verdiği müebbet hapis kararı iki-üç hafta önce açıklanmıştı. Şehirde dolaşırken, özellikle Zemun’da dikkatimi çeken bir şey vardı: Duvarlardaki Mladiç grafitileri ve afişleri. Bir savaş suçlusunun yüzünün, şehrin duvarlarında neredeyse bir kahramanın portresi gibi yeniden üretilmesi, Bosna Savaşı’nın üzerinden yirmi yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen savaşın hafızalarda ne kadar farklı biçimlerde yaşamaya devam ettiğini gösteriyordu.
Aynı günlerde Anadolu Efes’in Kızılyıldız ile Belgrad’da oynayacağı maça gitmiştik. Misafir takım taraftarlarının salonda bulunmadığı maçta biz de Kızılyıldız tribünlerinden bilet almıştık. Koltuklarımız, kulübün fanatik ve aşırı milliyetçi taraftar grubu Delije’nin bulunduğu bölüme oldukça yakındı. Maç boyunca bu gruptan Mladiç lehine, Türklere yönelik ve Srebrenitsa soykırımını hedef alan tezahüratlar yükseldi.
Fakat o gece benim için dikkat çekici olan yalnızca bu sloganlar değildi. Salonun tamamı bu tezahüratlara katılmıyordu. Yakınımızda oturan, maça bireysel olarak gelmiş bazı Sırp seyircilerin bu sloganlardan rahatsız olduklarını kendi aralarında konuştuklarına şahit olduk. Yıllar sonra o geceyi yeniden düşündüğümde, hafızamda kalan asıl şey tam da bu karşıtlık oldu: Bir toplumun içindeki en yüksek gibi görünen ses, o toplumun tamamının sesi olmayabilir.
Bugün Ratko Mladiç’in ölümünün ardından “onun mirasını”, Bosna Savaşı’nı ve Srebrenitsa’yı konuşurken bu ayrımı korumak gerekiyor. Çünkü Mladiç’in ölümüyle birlikte kapanan şey bir insanın hayatıdır; onun etrafında şekillenen tarih ve hafıza mücadelesi ise hâlâ devam ediyor ve devam da edecek.
Mladiç öldü, fakat mesele bitmedi
Ratko Mladiç, 27 Ağustos 2026’da Lahey’de, Birleşmiş Milletler’in gözetimindeki tutukluluk süreci sırasında hayatını kaybetti. Srebrenitsa soykırımı, Saraybosna kuşatması ve diğer ağır suçlardan sorumluluğu nedeniyle 2017 yılında Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından mahkûm edilerek müebbet hapis cezasına çarptırılmış; bu hüküm 2021 yılında temyiz aşamasında kesinleşmişti. Dolayısıyla bugün artık “Mladiç suçlu muydu?” sorusunun hukuki bir karşılığı yoktur. Uluslararası ceza yargılaması bu soruyu cevaplamıştır.
Ancak hukuk ile toplumsal hafıza aynı şey değildir.
Bir mahkeme bir insanın suçluluğunu kesin hükümle ortaya koyabilir. Fakat mahkeme kararı, o insanın toplumun belirli kesimlerindeki imajını kendiliğinden değiştirmez. Nitekim Mladiç’in ölümünün ardından bile Sırbistan, Karadağ ve Bosna-Hersek’teki Sırp milliyetçisi çevrelerde onu kahraman olarak gören refleksler ortaya çıkarken, Bosna-Hersek’teki kurban yakınları ve mağdur topluluklar için, biz Boşnaklar için Mladiç’in adı soykırım ve savaş suçlarıyla özdeşleşmeye devam ediyor.
Dolayısıyla Mladiç’in ölümü, savaşın fiziksel aktörlerinden birinin ortadan kalkmasıdır. Fakat onun temsil ettiği tarih anlatısının ortadan kalkması anlamına gelmiyor.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Bir savaş suçlusu nasıl kahramana dönüşür?
Mladiç’in bazı çevrelerde kahramanlaştırılması yalnızca Srebrenitsa’da yaşananların inkâr edilmesiyle açıklanamaz. Bunun arkasında daha geniş bir tarih anlatısı var.
Bu anlatının içinde Mladiç, Srebrenitsa’dan, Saraybosna kuşatmasından veya öldürülen sivillerden önce “Sırpları savunan general” olarak sunulur. Böylece failin kimliği, işlediği suçların önüne geçirilir.
Savaş sırasında işlenen suçlar “Sırpların kendilerini savunması”, “Batı’nın müdahalesi”, “Bosna’daki diğer tarafların suçları” veya “Sırplara yönelik tarihsel tehdit” gibi başka anlatıların içine yerleştirilir. Böylece savaş suçlusu, suçların faili olmaktan çıkarılıp kolektif bir mağduriyet hikâyesinin sembolüne dönüştürülür.
Tam da bu nedenle yalnızca “Mladiç savaş suçlusudur” demek, toplumsal hafıza açısından tek başına yeterli değildir.
Çünkü mesele yalnızca bir insanın ne yaptığı değil, insanların onun ne yaptığını nasıl tanımladığı ve hatırladığıdır.
Bir duvara Mladiç’in portresini çizmek bu nedenle basit bir grafiti değildir. Orada yalnızca bir yüz yeniden üretilmez; o yüze bir anlam yüklenir. Bir savaş suçlusu “kahraman” olarak gösterildiğinde “tarihsel anlatı” da yeniden üretilir ve onun kurbanları da aynı anda görünmezleştirilmeye başlanır. Hafıza mücadelesinin önemi tam olarak buradan kaynaklanıyor.
Mladiç’in yakalanması da yalnızca bir adalet hikâyesi değildi
Bugün Mladiç’in ölümünü konuşurken, onun 2011 yılında nasıl yakalandığını da hatırlamak gerekiyor. Çünkü Mladiç’in yakalanması benim için hiçbir zaman yalnızca “bir savaş suçlusunun adalete teslim edilmesi” meselesinden ibaret olmadı.
2010 yılı Ekim ayında, Sırbistan’daki gelişmelere bakarak kişisel blogumda ‘tarihe not düşmek adına’ yazdığım bir yazıda Ratko Mladiç’in 2011-12 yıllarında “yakalanabileceği” tahmininde bulunmuştum. Öngörüm doğru çıkmış ve 2011 yılı Mayıs ayında Mladiç’in yakalanmasının hemen ardından bir haber sitesi için kaleme aldığım analizde de asıl soruyu buradan kurmuştum: Mladiç neden tam o tarihte yakalanmıştı?
Dönemin Sırp yönetimi açısından Mladiç’in yakalanmasının Avrupa Birliği’ne entegrasyon süreciyle doğrudan bağlantısı açıktı. Boris Tadiç, yakalamanın hemen ardından bunun Sırbistan’ın AB üyeliğinin önünü açacağını söylemiş; dönemin AB’nin genişlemeden sorumlu Komisyon üyesi Štefan Füle de Mladiç’in tutuklanmasını Sırbistan’ın AB yolundaki büyük bir engelin ortadan kalkması olarak nitelendirmişti.
Buradan daha büyük bir soruya geçmek gerekiyor:
Uluslararası ceza adaleti, uluslararası siyasetten tamamen bağımsız mıdır?
Elbette değildir.
Ancak bu, Mladiç’in suçlarını tartışmalı hâle getirmez. Srebrenitsa’daki soykırımın gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Kurbanların adalet hakkını küçültmez. Bir savaş suçlusunun yargılanmasının gerekliliğini de değiştirmez.
Fakat savaş suçlarının yargılanmasının aynı zamanda uluslararası siyasetin kendi geçmişiyle ilişkili bir işlev görebileceğini görmemiz gerekir.
2011’de bu meseleyi daha sert bir ifadeyle, “savaş suçu yargılamalarının emperyalizmin kendini aklama mekanizmasına dönüşmesi” ihtimali üzerinden tartışmıştım.
Bugün bu düşünceyi biraz daha farklı ifade etmek mümkün.
Lahey’deki mahkemelerin Mladiç, Karaciç ve diğer aktörlerin bireysel cezai sorumluluklarını ortaya koyması elbette tarihsel ve hukuki açıdan son derece önemlidir. Ancak bir savaşın bütün tarihini yalnızca birkaç sanığın suçlarından ibaret görmek de eksik bir tarih anlatısı yaratabilir.
Yugoslavya’nın parçalanması sırasında uluslararası aktörlerin politikaları, devletlerin müdahaleleri, diplomatik tercihler, silah ve para akışları, savaşın taraflarına verilen destekler ve büyük güçlerin bölgedeki kararları da ayrıca sorgulanmalıdır.
Mesele şudur:
Bir failin suçunu ortaya koymak, o suçun meydana geldiği uluslararası siyasi zemini araştırma yükümlülüğümüzü ortadan kaldırmaz. Hatta gerçek bir yüzleşme bunu gerektirir.
Çünkü yalnızca Mladiç’i yargılayıp dosyayı kapatırsak, bir savaş suçlusunu cezalandırmış oluruz; fakat Yugoslavya’nın parçalanmasının, Bosna Savaşı’nın ve uluslararası müdahalelerin bütün karmaşık tarihini anlamış olmayız.
Bu nedenle Mladiç’in yakalanması da ölümü de tek bir çerçeveye sığdırılamaz. O, aynı anda bir savaş suçlusudur, bir milliyetçi propaganda sembolüdür, uluslararası ceza hukukunun konusu olmuş bir faildir ve 1990’ların Balkan siyasetinin daha geniş çatışmalarının içinde yer alan bir aktördür. Bu katmanları birbirinden ayırmadan yapılacak bir değerlendirme eksik kalacaktır.
Sırp toplumu ile Mladiç’i birbirinden ayırmak neden önemli?
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken başka bir nokta var: Sırp olmak ile Mladiç’i savunmak aynı şey değildir.
Bu ayrım yalnızca ahlaki açıdan değil, siyasi ve toplumsal açıdan da önemlidir.
Çünkü Srebrenitsa’nın hesabını sorarken bütün bir Sırp toplumunu Mladiç ile özdeşleştiren bir dil kullanmak, mücadele edilmesi gereken milliyetçi anlatıyı zayıflatmak yerine güçlendirebilir.
Mladiç’i savunan milliyetçi anlatının temelinde zaten Sırpların sürekli tehdit altında olduğu, dışarıdaki herkesin Sırplara karşı olduğu ve Sırpların kendi varlıklarını korumak için mücadele etmek zorunda kaldıkları düşüncesi bulunuyor.
Eğer Srebrenitsa’nın hafızasını bütün Sırpları suçlayan bir dile dönüştürürsek, bu anlatının ihtiyaç duyduğu “düşman”ı üretmiş oluruz.
Oysa Sırp toplumunun içinde de savaş suçlarını kabul eden, Srebrenitsa’yı tanıyan, geçmişle yüzleşmeyi savunan gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar ve sivil toplum aktörleri var.
Dolayısıyla mücadelemiz bir halka karşı değil.
Mücadelemiz soykırımın inkârına, savaş suçlularının yüceltilmesine ve etnik üstünlük fikrine karşıdır.
Bu ayrımın korunması, Srebrenitsa’nın evrensel adalet mesajını da güçlendirir.
Mladiç öldü. Şimdi ne olacak?
Mladiç’in ölümüyle birlikte ceza yargılaması bakımından yeni bir dönem başlamıyor. Hakkındaki hüküm zaten kesinleşmişti. Bundan sonra asıl mücadele, onun ve Bosna Savaşı’nın nasıl hatırlanacağı konusunda yaşanacak.
Çünkü mahkeme kararı toplumsal hafızayı kendiliğinden değiştirmiyor. Duvarlara çizilen portreler, tribünlerde atılan sloganlar ve savaşın milliyetçi bir anlatı içinde yeniden yorumlanması, geçmişin bugünün siyasal ve toplumsal hayatında da yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.
Bu nedenle Mladiç’i tarihin merkezine yerleştirmek yerine kurbanları merkeze koymak gerekiyor. Srebrenitsa’yı yalnızca bir sayı veya soyut bir tarihsel olay olarak değil, isimleri, aileleri ve yarım bırakılmış hayatları olan insanların hikâyesi olarak anlatmak, inkâr ve kahramanlaştırmaya karşı en güçlü hafıza biçimlerinden biridir.
Peki bizim yapabileceğimiz ne?
2017’de Belgrad’da gördüğüm Mladiç grafitilerini ve tribünden yükselen sloganları bugün yeniden düşündüğümde, aklımda en çok kalan şey sloganların kendisi değil, onlara katılmayan insanların da orada olması.
Bu bana önemli bir şey öğretti:
Nefretin sesi çok yüksek olabilir; ama bu, onun çoğunluğun sesi olduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle Mladiç’in ölümünden sonra yapılması gereken, onun temsil ettiği nefrete başka bir nefret diliyle karşılık vermek değil; daha güçlü bir hafıza, daha fazla eğitim ve daha fazla tanıklık üretmektir.
Srebrenitsa’nın hafızasını yaşatmak yalnızca Bosna-Hersek’in veya uluslararası kuruluşların sorumluluğu değil. Bizim yapabileceğimiz şey öncelikle öğrenmek, anlatmak ve inkâr karşısında sessiz kalmamak.
Mahkeme kararlarını okumak, tanıklıkları ve kurbanların hikâyelerini öğrenmek, Potočari’yi ziyaret etmek, güvenilir kaynakları paylaşmak ve genç kuşaklara bu tarihi aktarmak küçük görünen ama hafızanın korunması açısından önemli adımlar.
Srebrenitsa’yı anlatırken hedefimiz bütün bir Sırp halkını suçlamak değil, suçu görünür kılmak olmalı.
Mladiç’i anlatırken de onu büyütmek değil, kurbanlarını görünür kılmak.
Çünkü mesele artık Ratko Mladiç’in temsil ettiği zihniyetin tarihte nasıl hatırlanacağı ve günümüzde nasıl alt edileceğidir.
Av. Gökhan Cömert



