29/08/2026
Siyasetin yirmi beş yıllık serüvenini değişmez bütünlük üzerinden okumak, Türkiye’nin yakın tarihini eksik anlamak demektir. “Adalet ve Kalkınma Partisi nedir?” veya daha doğru ifadeyle “Hangi AKP?” sorusunu sorduğumuzda karşımıza tek bir siyasi yapı çıkmaz; yıllar içinde konjonktüre, gücün doğasına ve ittifaklara göre şekil değiştiren birden fazla evre çıkar. 14 Ağustos 2001’de Bilkent Otel’de ilan edilen kuruluş beyannamesi ile 2026’da Başkent Millet Bahçesi’nde yankılanan çeyrek asır mitingi arasındaki derin mesafe, rıza üreten yapının devleti yönetme iddiasından, bizzat devletin değişmez statükosuna dönüşmesinin tarihsel özetidir.
2001 yılındaki o ilk konuşmada “lider oligarşisinin çöktüğü gün” ilan edilmiş, parti tüzüğüne konulan üç dönem kuralıyla siyasetin kişilerin keyfine bırakılmayacağı vaat edilmişti. 2001 ekonomik krizinin yarattığı siyasal boşluk ve askeri vesayet tehdidinin dayattığı hayatta kalma güdüsü, partinin 2002’de iktidara gelmesiyle beraber Rıza ve İnşa Devri, namı diğer Sivil Bahar yıllarını doğurdu. İktidar, kendini korumak için Avrupa Birliği uyum yasalarını demokratikleşme kalkanı olarak kullandı, sivil siyasetin alanını genişletti ve vesayet odaklarına karşı toplumsal mutabakat inşa etti. Hannah Arendt’in kavramlarıyla ifade etmek gerekirse; zorlama içermeyen, kitlelerin rızasına dayalı sivil otorite dönemiydi. Siyaset, herkesin pastadan pay aldığı ve kazananın diğerini yok etmediği pozitif toplamlı bir oyun olarak kurgulanmıştı.
Ancak 2007 e-muhtırası ve ardından gelen parti kapatma davası, iktidarın varoluşsal tehdit algılamasına neden oldu. Bu krizlerin sonucu olarak iktidar, devleti sivilleştirmek yerine kendi güvenliğini sağlamak adına devletin bürokratik aygıtlarını ele geçirmeye yöneldi ve Hegemonya ve Tahkimat Dönemi’ni başlattı. 2010 referandumuyla yargının dizayn edilmesi ve 2011 seçimlerindeki mutlak zaferin getirdiği özgüvenle iktidar, çoğulculuğu terk edip çoğunlukçuluğa yöneldi; “milli irade” kavramı, tüm toplumu kucaklayan değer olmaktan çıkarılıp yalnızca iktidara oy veren kitleyi tanımlayan dar bir mülkiyete indirgendi.
Bu kaos sarmalının ve hemen ardından gelen 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı devasa devlet krizinin sonucunda, olağanüstü hal rejimi ilan edildi. Devlet aygıtı güvenlikçi paradigmayla yeniden tasarlanarak Beka ve Korku Siyaseti Dönemi’nin kapılarını araladı. Bu güvenlikçi yapıyı kalıcılaştırmak ve iktidarı yasal zırha büründürmek amacıyla 2017’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildi. Siyasete getirilen yüzde elli artı bir kuralı, siyasal alanı geçirgenliğini yitirmiş katı bloklara bölerek mutlak bir sıfır toplamlı oyunu kurumsallaştıran Tek Adam ve Blok Dönemi’ni yarattı. Yeni sistemin doğurduğu ittifak zorunluluğunun sonucu olarak iktidar, özerk siyaset yapma kapasitesini yitirerek dar bir koalisyona mahkum oldu.
Gücün merkezileşmesinin yarattığı yönetim krizi ve ekonomik irrasyonalite, 2019 yerel seçimlerinde büyükşehirlerin kaybedilmesine neden oldu. Yirmi yıldır sürdürülen kaynak dağıtım ağlarının kesintiye uğramasıyla Tıkanma ve İllüzyon Dönemi başladı. Dağıtacak refah kalmadığı için Albert Camus’nün dilin yozlaşması tezi bu dönemde zirveye ulaştı; derinleşen yoksulluk, “Türkiye Yüzyılı” gibi söylemlerle perdelenirken kavramların içi tamamen boşaltıldı.
Refahı tabana yayma kapasitesinin tamamen yitirilmesi ve çürümüş hukuk sisteminin getirdiği kalıcılaşan enflasyon, nihayetinde 2024 yerel seçimlerinde iktidarı tarihinde ilk kez ikinci parti konumuna düşürdü. Bu tescillenmiş meşruiyet krizinin ardından, siyasal rasyonalitenin sınırlarına tamamen ulaşıldığı çöküş sarmalını, tam anlamıyla meyyid-i müteharrike Dönemi yani Yürüyen Ölüler Dönemi’ni yaşıyoruz. İktidar refah üretemediği için, daralan ekonominin maliyetini topluma yükleyerek sistemi yapısal bir sıfır toplamlı çöküş içinde idare etmeye çalışmaktadır. Nitekim 2024 yılındaki kuruluş yıl dönümünde “kefenimizi giyerek” şeklindeki kurbanlaştırma dili ve 2026’daki 25. yıl kutlamalarında “kimse bizden yorulma beklemesin” meydan okuması, bu çaresizliğin en net sonuçlarıdır. Güncel ekonomik tabloyla yüzleşmek yerine 2053 ve 2071 gibi uzak vizyonlara sığınılması, kapsayıcı dilini ve rıza üreten kurucu felsefesini bütünüyle tüketmiş, yalnızca siyasi ömrünü uzatmaya çalışan statükonun kurumsal tükenişidir.
Peki, neden? Cevabı biraz da Türkiye’nin siyasal kültüründe aramak gerekir. 1960 darbesiyle başlayan askeri vesayet deneyimi, toplumda güçlü iktidarların sandıkla değişebileceğine olan inancı zayıflattı. Darbeler ve müdahaleler, “iktidar sandıkla gelir ama sandıkla gitmez” algısını besledi. Bu algı güçlendikçe, iktidarın sınırlarını genişletmesi de toplum tarafından zamanla daha fazla normalleştirildi. Bu da kültürün gelişimini engelledi.
Devleti demokratikleştirmek ve adaleti tesis etmek iddiasıyla yola çıkan siyasi hareketin, yirmi beş yılın sonunda bizzat kendi eliyle yarattığı yeni vesayetin bekçisine dönüşmesi tarihin ironisi değil, gücün denetimsizliğinin acımasız bir sonucudur.
Çeyrek asırlık iktidar süresi salt sandık aritmetiği açısından büyük siyasi başarı olarak görülse de; elde edilen bu güç mutlaklaştıkça, bugün her sabah uyandığımızda “bu kadarı da olmaz” dediğimiz eşi benzeri görülmemiş hukuksuzluklarla, adaletsizliklerle ve keyfiliklerle karşılaşıyoruz.
Bugünün Türkiye’sinde mahkeme salonlarına, daralan kamusal alanlara ve yoksullaşan kitlelerin hayatlarına dönüp baktığımızda; kurumsallaşan bu hukuksuzluklar karşısında insan sormadan edemiyor: Karşımızda özgürlük ve gücünü rızadan alan 2001’in reformist yapısı mı var, yoksa devleti kendi siyasi ömrünü uzatmak için kalkan gibi kullanan bugünün statükosu mu?
Tüm bu kurumsal tükenişin, kavramsal yozlaşmanın ve toplumsal çöküşün ortasında durup gerçekle yüzleşmek zorundayız:
Sahi, hangi AKP?
Başak Yağmur ERAY


