26/08/2026
AKP’nin 2002’den beri tıkır tıkır işleyen stratejisi hep aynıydı: Siyasi varlığına risk oluşturan rakibini seçip, onu kendi oyun alanına çekmek ve belirlediği sınırların dışına çıkmasına asla izin vermemek. İktidara geldiği günden beri o eski, tozlu ideolojik ezberleri bir kenara itip; duyguya, umuda ve şahane bir hikâye anlatımına yaslanarak siyaset sahnesine adeta usta bir yönetmen edasıyla inmişti. Yani popülist söylemleri ustaca kullanarak siyaset yapıyor, topluma da duymak istediklerini veriyordu.
Toplumun hafızasına seslenen ecdat anlatısı, bu senaryonun en çok gişe yapan sahneleriydi. Öyle ki, aradan çeyrek asır geçmesine rağmen iktidar hâlâ bu köklü imgelerin gişesinden ekmek yiyor. Daha geçenlerde AKP’nin 25. yıl etkinliklerinde gökyüzünde süzülen 1071 ve 2071 yazılı çift başlı kartalları ya da Ahlat’ta “Anadolu’nun düğümü burada çözülmüştür” nidalarıyla 1071 ruhunun ısrarla yeniden çağrılmasını izledik. Yıllarca ana muhalefeti tam da bu kendi kurduğu ecdat setinde, kendi yazdığı repliklerle oynamaya zorladı; rakibini bizzat seçti ve oyunun mutlak hâkimi oldu.
Fakat gelin görün ki, yıllardır süren o “bütün güç bende toplansın” hevesi, zamanla yönetmenin kendisine de ağır gelmeye başladı. Başkanlık sistemiyle birlikte tek bir elde toplanan o sınırsız görünen güç, doğası gereği aynı oranda sorumluluğu da beraberinde getirdi; çünkü iktidar olmak, atılan her adımın ve yaşanan her krizin hesabını vermeyi mecbur kılar. Siyaset, toplumsal bir fayda üretmeyi unutup, her seçim öncesi “gücü kaybedemeyiz” temalı bir “rıza imalatı” atölyesine evrildi. Tam bu noktada, kendi düşmanının kostümünü bile kendi dikmeye alışkın iktidar, ilk defa kontrolü elden kaçırdı.
Hem kendi hatalarının getirdiği o ağır yorgunluk hem de karşılarında aniden bitiveren, üstelik kendi senaryolarında yer almayan tamamen “organik” bir muhalefet dalgası tüm hesapları bozdu. 2024 seçimlerinde CHP’nin Özgür Özel liderliğinde yıllar sonra birinci parti olması ve Ekrem İmamoğlu gibi toplumun içinden çıkıp gelen, sahici bir rakibin varlığı, iktidarın ustalıkla kurduğu o tek kişilik oyunu darmadağın etti.
Şimdi halk, cüzdanını yakan ekonomik krizin ortasında yeni bir soluk ararken, iktidar kontrolü elde tutabilmek için giderek sertleşiyor. Ancak attığı her sert adım bumerang gibi dönüp kendine de zarar veriyor. Yine de paniği yönetmek için en iyi bildikleri o eski numaraya sarılıyorlar: Rüzgârı arkasına alan yeni siyasi iradeyi suni polemiklerin, 1071’lerin, 2071’lerin içine çekip gündemi oradan tayin etmek. Yeni siyasi iradenin en büyük sınavı tam da buradadır; bu bayat tuzağa düşmemek.
Yeni siyasetin; sağ, sol veya siyasal İslamcı gibi insanları tek bir ideolojik kalıba hapseden, hayatın devasa sorunlarını açıklamada yetersiz kalan keskin siyasi ezberleri arkasında bırakması şart. Eski siyasetin ambalajlarıyla, “Yeni” diye sunulan yüzeysel makyajlı söylemlerle bugünün devasa sorunlarına çare bulmak imkânsızdır. Çünkü yeni siyasetin asıl misyonu, salt iktidarı devretmenin ötesinde adaleti ve demokrasiyi en baştan kurmak olmalı.
Bu inşa, adaleti mahkeme salonlarının duvarları arasından kurtarıp hayatın her damarında yaşatmakla mümkün olabilir. Vergisini tıkır tıkır ödeyen yurttaşın karşılığını eksiksiz aldığı, üretenin korunduğu, emeğin baş tacı edildiği, devlet önünde herkesin eşit sayıldığı bir nizam kurulduğunda ancak gerçek bir adaletten bahsedilebilir. Demokrasi ise birkaç yılda bir sandığa gidilen rutin bir ritüelden ibaret olmayan; yurttaşın sözünün karar masalarında doğrudan yankı bulduğu, hukukun bizzat toplumun güvencesine evrildiği, kurumların kişilere değil kurallara biat ettiği bir idare biçimidir.
Yeni oyun, iktidarın çizdiği o günübirlik, ecdat soslu polemik sahasını tamamen terk edip; adaletin yeniden ayağa kaldırıldığı, demokrasinin gerçek anlamıyla inşa edildiği, toplumun tüm kesimlerini kucaklayan rasyonel ve kapsayıcı bir zemin üzerinde kurulmalıdır.
Bu ülkenin belkemiği olan, vergisini tıkır tıkır ödeyip de asgari bir hizmet bile alamayan halk, ağır bir vergi yükü altında adeta sonu gelmez bir “doğal kaynağa” dönüştürülmüş durumda. Yeni siyaset, işte bu ezilen, adeta suyu sıkılan kitleleri yeniden ayağa kaldırmalı, onları ayrıştırmadan üretime katacak gerçek bir mutabakat sunmayı hedeflemelidir.
Yeni siyaset, iktidarın açtığı suni cephelerde defans yapmayı bırakıp; sokağın, umudun ve değişimin merkezinde kendi oyununu kurarak ilerlemek zorundadır. Artık kimsenin yukarıdan dayatılmış polemiklere ve içi boş ezberlere tahammülü kalmadı. Toplum, kendi içinden çıkardığı, meydanlarda bizzat omuz verdiği o sahici iradeye çoktan onay mührünü vurdu.
Ekrem İmamoğlu’nun sokağın kalbinden filizlenen dirençli duruşu ve Özgür Özel liderliğinde yakalanan bu taze rüzgâr, sıradan bir siyasi hamleden öte; yıllardır nefessiz bırakılan bir milletin kendi kaderini bizzat eline almasıdır. Sokaklarda yankılanan bu devasa halk desteği çok net bir şeyi haykırıyor: İktidarın çizdiği dar sınırlarda siyaset yapma devri kapanmış, o sınırları milletin gücüyle yeniden çizme vakti gelmiştir.
Şimdi bu yeni siyasi iradeye düşen tek bir görev var; arkasına aldığı bu tarihi toplumsal krediyi eski siyasetin tuzaklarına kurban etmeden, halkın kendi elleriyle kurduğu o yeni masayı cesaretle tasarlamak. Ve o masanın üzerine her şeyden önce iki temel taşı koymak: Adalet ve demokrasi. Çünkü yeni siyasetin gerçek iddiası, yalnızca tabelayı değiştirmekten ibaret olamaz; yıllardır aşındırılan adaleti yeniden ayağa kaldırmak, daraltılan demokrasiyi yeniden milletin nefesi hâline getirmektir. Siyasetin deli gömleğini yırtmanın başka bir yolu da yoktur.
Başak Yağmur ERAY



