08/10/2026

Aynı yıllarda, aynı coğrafyanın birbirine çok yakın (yaklaşık 50 km) iki bölgesinden iki adam çıktı. 1914 yılında, aynı soyadı taşıyan bu iki Balkanlı birbirlerinin tam aksi istikametinde yürüyordu. Biri savaştan kaçıp evine dönmeye çalışıyor, diğeri evinden ayrılıp savaşa gidiyordu.

Birinin adı Sulejman Tucović idi. Taşlıcalıydı. Yedi yıldır Yemen’de Osmanlı ordusunda askerlik yapıyordu. Kışlasından firar etmiş, Rus Konsolosluğuna sığınmış, uzun ve tuhaf bir yolculuğun ardından yeniden Balkanlara ulaşmaya çalışıyordu.

Diğerinin adı Dimitrije Tucović idi. Gostiljeliydi. Sosyalistti. Yıllardır militarizme, milliyetçiliğe, emperyalizme ve Balkan halklarının birbirine kırdırılmasına karşı mücadele ediyordu. Fakat o da aynı yıl üniformasını yeniden giyecek ve birkaç ay sonra Kolubara’daölecekti.

Biri üniformasını üzerinden atmaya çalışıyordu; diğeri üniformasını yeniden giyiyordu.

İki adamın akraba olup olmadığını bilmiyoruz. Dimitrije’nin ailesinin kökleri Zlatibor’dakiGostilje’de asırlarca geriye gidiyordu; aile geçmişinde daha eski Hersek veya Karadağ kökenlerine ilişkin anlatılar vardı. Öte tarafta Tucović soyadı 19. yüzyılda Pljevlja çevresinde de karşımıza çıkıyor ve Müslüman Tucović ailelerinin varlığını biliyoruz. Belki çok eski bir geçmişte yolları birleşiyordu. Belki bir kol bir dağın öteki tarafına geçmiş, yüzyıllar içinde dinler, devletler ve kimlikler değişmişti. Belki de bütün bunlar yalnızca aynı soyadının yarattığı büyüleyici bir tesadüftü, bilemiyoruz.

Fakat onları yan yana getirmek için kan bağına ihtiyacımız da yok. İkisi de aynı dağlık Balkan coğrafyasının çocuklarıydı ve ikisinin hayatı da imparatorlukların çöktüğü, sınırların yeniden çizildiği, milliyetçiliklerin yükseldiği ve sıradan insanların kendilerinin çizmediği sınırlar uğruna birbirlerini öldürmeye gönderildiği aynı büyük tarihsel fırtınanın içinde geçti.

TAŞLICA’DAN YEMEN’E

Sulejman’ın hikâyesi bir Osmanlı sınır şehrinde, Taşlıca’da, bugünkü Pljevlja’da başlıyordu. Çocukluğunu, hangi evde doğduğunu, annesinin ya da babasının adını bilmiyoruz. Tarih, büyük adamların hayatlarında olduğu gibi onun çocukluğuna ilişkin hatıralar bırakmamış. Karşımıza birdenbire yetişkin bir adam ve asker olarak çıkıyor; üstelik evinden binlerce kilometre uzakta, Yemen’de.

1914 tarihli bir Sırp belgesine göre1 Sulejman, Osmanlı daimî ordusunda Yemen’de yedi yıl hizmet etmişti. Bu süreyi geriye doğru götürdüğümüzde 1907 yılına ulaşıyoruz. O tarihlerde Yemen, Osmanlı askerinin zihninde artık yalnızca uzak bir vilayetin adı değildi. Yemen; uzun askerlik yıllarının, sıcağın, hastalığın, ayrılığın ve çoğu zaman geri dönememenin adıydı.

Osmanlı’nın Yemen macerası aslında çok daha eskiydi. 16. yüzyılda Kızıldeniz’i, Hicaz’ı ve Hint Okyanusu’na açılan yolları korumak amacıyla bölgede hâkimiyet kurmuş, fakat Zeydîimamlarının uzun direnişi sonucunda 17. yüzyılda Yemen’den çekilmişti. İki yüzyılı aşkın bir aradan sonra Osmanlı ordusu 19. yüzyılda yeniden güneye indi ve 1872’de San’a’yı tekrar kontrol altına aldı.

Fakat ikinci Yemen hâkimiyeti hiçbir zaman huzurlu olmadı. Zeydî imamlarının ve onları destekleyen aşiretlerin direnişi sürdü. 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başına kadar birbirini izleyen ayaklanmalar ve askerî seferberlikler yaşandı. Özellikle İmam Yahya’nın 1904 sonunda başlayan büyük isyanı, Osmanlı yönetimini son derece zor durumda bıraktı.21905’te San’a kuşatıldı; Yemen’deki mevcut kuvvetler yetersiz kalınca Anadolu’dan ve Rumeli’den yeni birlikler sevk edildi.

Dersaâdet’in Yemen sorununa verdiği cevap yıllar boyunca birbirine benziyordu: “Bir tabur daha gönderin.”

Fakat Yemen’e ulaşmak bile başlı başına bir mücadeleydi. Uzun deniz ve kara yolculuklarının ardından askeri bekleyen yalnız silahlı Zeydî kuvvetleri değildi. Kavurucu sıcak, salgın hastalıklar, susuzluk, iaşe yetersizliği ve sarp dağlarda yürütülen savaş, Yemen’i Osmanlı askerinin gözünde başka cephelerden ayırıyordu.

Kurşun öldürüyordu. Ama Yemen’de yol da öldürüyor, hastalık da öldürüyor, iklim de öldürüyordu. Devletin askerî meselesi, halkın hafızasında yavaş yavaş bir ağıda dönüşüyordu.

“GİDEN GELMİYOR”

Yemen’in Anadolu’daki hatırası yalnız arşivlerde yaşamadı. Devlet kaç tabur gönderildiğini, ne kadar cephane sevk edildiğini, kaç askerin öldüğünü veya hastanelere düştüğünü cetvellere yazabilirdi. Halkın hafızası ise başka türlü çalışıyordu.

Bir anne oğlunu bekliyordu. Bir kadın kocasını, bir çocuk babasını… Yıllar geçiyor, beklenen adam dönmüyordu. Sonunda bütün askerî raporlardan daha uzun yaşayacak birkaç kelime kalıyordu:

“Giden gelmiyor, acep ne iştir?”

Bugün “Yemen Türküsü” diye bildiğimiz ağıtın tarihsel zemini büyük ölçüde imparatorluğun bu son Yemen döneminde oluştu. Türkünün “Huş” mu “Muş” mu dediği hâlâ tartışılabilir; fakat içindeki redif, kışla, kundura, fes ve ayrılık dünyası bizi açık biçimde geç Osmanlı askerlik tecrübesine götürür.

Yemen böylece coğrafi bir isim olmaktan çıktı; gidilip dönülmeyen yerin adı oldu.

Fakat Yemen’e gidenler yalnız Anadolu’nun çocukları değildi. Rumeli’den de asker gidiyordu. Kosova’dan, Makedonya’dan, Sancak’tan… 1911 Yemen isyanının bastırılması sırasında Üsküp, Gilan, Kalkandelen ve Preşova taburlarının Yemen’e gönderildiğini biliyoruz.3Daha önceki yıllarda da Rumeli birlikleri bu uzak cepheye sevk edilmişti.

Ve artık elimizde yalnız birlik isimleri değil, bir insanın adı da var: Taşlıcalı SulejmanTucović.

GOSTILJE’DEN BELGRAD’A

Sulejman Yemen’in dağlarında askerlik yaparken, biraz daha kuzeyde, Zlatibor’un Gostiljeköyünde doğmuş başka bir Tucović bambaşka bir mücadele veriyordu.

Dimitrije Tucović 1881’de doğmuştu. Babası Ortodoks papazdı. Fakat papazın oğlu Belgrad’a gittiğinde sosyalist düşüncelerle tanıştı; kısa zamanda Sırp işçi hareketinin en önemli isimlerinden biri ve Sırp Sosyal Demokrat hareketinin önderlerinden oldu.

Onun sosyalizmi yalnız ücret, çalışma saatleri veya fabrika düzeni meselesinden ibaret değildi. Dimitrije’nin önünde daha büyük bir soru vardı: Balkan halkları birbirlerini öldürmeden yaşayabilir miydi?

O bunun mümkün olduğuna inanıyordu.

Sırpların, Arnavutların, Bulgarların, Türklerin, Rumların ve Balkanların diğer halklarının geleceğini birbirlerinin topraklarını ele geçirmekte değil, dayanışmada görüyordu. Büyük güçlerin Balkanları nüfuz alanlarına ayırmasına karşı çıkıyor; çözümü Balkan halklarının kendi iradeleriyle kuracağı demokratik bir Balkan Federasyonu düşüncesinde arıyordu.4

Bu düşüncesini en açık biçimde şu sözlerle ifade ediyordu:

“Balkan ülkelerinin ve halklarının birleşmesi ve dayanışması, iktisadî, millî ve siyasal kurtuluşa götüren tek yoldur.”5

Onu asıl farklılaştıran ise antiemperyalizminin yalnızca Viyana’ya, Petersburg’a veya diğer büyük devletlerin başkentlerine yönelmemesiydi. Küçük bir devlet de başka bir halkın toprağını zorla ele geçirmeye kalktığında aynı fetihçi mantığın parçası hâline gelebilirdi.

Ve çok geçmeden kendi ülkesi onu tam da bu meseleyle sınayacaktı.

BİRİ YEMEN’DE, DİĞERİ ARNAVUTLUK MESELESİNDE

1912’de Balkan Savaşı başladı. Osmanlı Rumelisi birkaç ay içinde çökerken Sırp ordusu Kosova üzerinden ilerleyerek Arnavutluk’a girdi. Sırbistan’ın Adriyatik’e çıkması, dönemin Sırp yönetici çevrelerinde tarihî ve millî bir hedef olarak görülüyordu.

Dimitrije buna karşı çıktı!

Üstelik bunu kendi ülkesi zafer kazanırken yaptı.

Bu, onun hikâyesinin belki de en önemli tarafıdır. Başka bir devletin haksızlığını teşhir etmek kolaydır; insanın kendi ordusu ilerlerken, meydanlarda zafer kutlamaları yapılırken, kendi devletine dönüp “Haksızsınız” diyebilmesi çok daha zordur.

Dimitrije, Sırp kuvvetlerinin Arnavutluk’taki uygulamalarını eleştirdi, Arnavut halkının kendi kaderini belirleme hakkını savundu ve 1914’te yayımlanan Srbija i Arbanija – Jedan PrilogKritici Zavojevačke Politike Srpske Buržoazije (Sırbistan ve Arnavutluk – Sırp Burjuvazisinin Fetihçi Politikasının Eleştirisine Bir Katkı) adlı eserinde Sırp burjuvazisinin politikasını açıkça fetihçi olarak nitelendirdi.

Dimitrije’nin düşüncesinin merkezinde basit fakat dönemine göre son derece radikal bir ilke vardı: Bir halkın özgürlüğü başka bir halkın esareti üzerine kurulamazdı. Bu nedenle Balkan halklarının geleceğini birbirlerini yenmelerinde değil, birbirleriyle birleşmelerinde görüyordu.

SULEJMAN’IN YEMEN’İ

Sulejman’ın Yemen’de ne düşündüğünü bilmiyoruz. Ama insanın doğduğu topraklarıözlediğini tahmin edebiliriz.

Taşlıca’nın kışından Yemen’in sıcağına giden bir insanın hafızasında kar kalmış olabilir. Dağ suyu, çam kokusu, bir evin kapısı, annesinin sesi…

Belki yanında başka Sancaklı askerler vardı. Belki geceleri birbirlerine memleketlerinden söz ediyorlardı. Belki bir Seniçeli, bir Prizrenli, bir Yenipazarlı aynı kışlanın avlusunda yan yana oturuyordu.

Bunları belgeler söyleyemez. Ama yıllar sonra Sulejman’ın vereceği bilgi, bunun hiç de uzak bir ihtimal olmadığını gösterecekti:

Yemen’de onun gibi Sancak’tan ve Prizren çevresinden çok sayıda asker vardı.

Bu tek cümle, Yemen’in toplumsal coğrafyasını genişletiyor. Anadolu’da yakılan Yemen ağıdının Sancak dağlarında da bir karşılığı bulunduğunu düşündürüyor.

Anadolu’daki anne “Yemen” diyordu, Sancak’taki anne ise “Jemen”…

Her iki anne de oğlunu bekliyordu.

İMPARATORLUK ÇEKİLİYOR, ASKER YERİNDE KALIYOR

Dimitrije Balkan Savaşları ve Arnavutluk üzerine yazarken Sulejman hâlâ Yemen’deydi.

Ve 1912 yılında, Sulejman yerinden hiç kıpırdamadığı halde hayatında olağanüstü bir şey oldu: Memleketi başka bir ülkeye geçti.

Balkan Savaşları sonunda Taşlıca Osmanlı hâkimiyetinden çıktı. Sulejman’ı askere alan devlet, onun doğduğu toprağı kaybetmişti; fakat Sulejman binlerce kilometre ötede hâlâ aynı devletin üniformasını taşıyordu.

Taşlıca artık Osmanlı değildi ama Sulejman hâlâ Osmanlı askeriydi.

İmparatorluk onun ayaklarının altından çekilmişti; askerliğiyse devam ediyordu.

Geç Osmanlı ve Balkan tarihinin bütün trajedisi neredeyse bu tek insanın hayatına sığmış gibidir. Devlet sınırı değişmiş, tâbiiyet anlamını değiştirmiş, imparatorluğun Avrupa’daki toprakları birkaç ay içinde elinden çıkmıştı; fakat Yemen’deki Sancaklı asker hâlâ kışlasındaydı.

Sonunda Sulejman kaçtı.

YEDİ YIL SONRA EVE DOĞRU

Yemen’deki kışlasından firar ederek Rus Konsolosluğuna sığındı. Ruslar onu bir gemiyle İzmir’e gönderdi. İzmir’den bir Avusturya-Macaristan gemisine bindi, Adriyatik’i geçti ve Dıraç’a ulaştı. Oradan kuzeye doğru gönderildi.

1914 baharında Taşlıcalı Sulejman Tucović yeniden Balkanlardaydı.

Prizren’e ulaştığında geride bıraktığı insanlardan da söz etti. Yemen’de hâlâ Sancak’tan ve Prizren çevresinden çok sayıda asker bulunuyordu.

Sulejman dönmüştü. Başkaları hâlâ oradaydı. Bazıları belki daha sonra döndü.

Bazıları muhtemelen hiç dönemedi.

1914: BİRİ EVE, DİĞERİ SAVAŞA

İşte iki Tucović’in hikâyesi aynı yılın içinde burada birbirine en fazla yaklaşıyor.

1914’ün ilkbaharında Sulejman savaştan kaçıp evine dönmeye çalışıyordu. Birkaç ay sonra Saraybosna’da Avusturya-Macaristan veliahdı Franz Ferdinand öldürüldü. Ültimatomlar, seferberlikler ve savaş ilanları birbirini izledi; Avrupa birkaç hafta içinde tarihinin en büyük felaketlerinden birine sürüklendi.

Ve Dimitrije Tucović üniformasını giydi.

Yıllardır militarizme ve fetih siyasetine karşı mücadele eden sosyalist artık yeniden askerdi. Fakat onun açısından, Arnavutluk’un işgaline karşı çıkmakla kendi ülkesinin işgaline karşı direnmek arasında bir çelişki yoktu.

Dün Sırbistan’ın başka bir halkın toprağına girmesine karşı çıkmıştı. Bugün başka bir imparatorluğun Sırbistan’a girmesine karşı savaşıyordu.

Böylece aynı yıl iki Tucović birbirlerinin tam aksi istikametinde yürüdü: Sulejmansavaştan eve doğru, Dimitrije evinden savaşa doğru.

KOLUBARA’YA DOĞRU

1914 sonbaharında Avusturya-Macaristan ordusu Sırbistan’a yeniden saldırdı. Dimitrije artık işçi toplantılarının, gazete yazılarının ve siyasi polemiklerin içinde değildi. Sırp ordusunda bir yedek subaydı.

Fakat savaşın başka bir ironisi daha vardı.

Dimitrije’nin karşısında duran Avusturya-Macaristan ordusu da tek bir halktan oluşmuyordu. İmparatorluğun dört bir yanından askerler aynı üniformanın içine sokulmuştu: Macarlar, Hırvatlar, Bosnalılar, Slovenler, Çekler ve daha niceleri.

Belki karşı siperdeki adamlardan bazıları, Dimitrije’nin yıllardır kardeşlik çağrısı yaptığı halkların çocuklarıydı. Başka bir zamanda aynı fabrikada çalışabilecek, aynı kahvede oturabilecek insanlar şimdi birbirlerine ateş ediyordu.

Savaş, birbirini tanımayan insanları, çıkarları birbirine zıt olmayan insanları, başka hesapların askerleri hâline getiriyordu.

20 Kasım 1914’te, Kolubara Muharebesi sırasında Vrače Brdo civarında Dimitrije Tucovićöldü. Otuz üç yaşındaydı.

Balkan halklarının birbirlerini öldürmeden yaşayabileceklerini savunan adam, Balkanları da içine alan bir dünya savaşının ilk aylarında savaş meydanında öldü.

PEKİ SULEJMAN?

Bilmiyoruz.

Taşlıca’ya ulaştı mı? Annesi ve babası hayatta mıydı? Yedi yıl sonra doğduğu şehre girdiğinde hâlâ tanıdığı sokakları bulabildi mi? Evlenip çocuk sahibi oldu mu? Yemen’i çocuklarına anlattı mı?

Yoksa hiç anlatmadı mı?

Belki hayatının geri kalanında o yedi yılı içinde taşıdı. Belki sıcak bir yaz günü Taşlıca’nın dağlarına baktığında dünyanın öteki ucundaki Yemen dağlarını hatırladı.

Bunların hiçbirini bilmiyoruz.

Dimitrije’nin ardından kitaplar, makaleler, siyasi tartışmalar ve anıtlar kaldı. Sulejman’ınardından ise bir devlet belgesindeki birkaç satır.

YEMEN’DEN KOLUBARA’YA

Belki iki Tucović aynı soydan geliyordu.

Belki gelmiyordu.

Sonunda bunun önemi pek yok. Çünkü halkların kardeşliği bir kan bağı değil, siyasal bir tercihtir.

Sulejman’ın hikâyesinde devlet insanı evinden alıp dünyanın öteki ucuna gönderir.

Dimitrije’nin hikâyesinde bir adam devlete dönüp sorar:

Neden?

Bir Taşlıcalı neden Yemen’deydi?

Bir Yemenli neden Taşlıcalı bir askerle savaşmak zorundaydı?

Bir Sırp köylüsü neden Arnavutluk’ta yürüyordu?

Ve bir Bosnalı Müslüman neden Avusturya-Macaristan üniformasıyla Drina’yı geçip Sırbistan’da başka bir Balkan halkına karşı savaşıyordu?

1914’te Kolubara’da Dimitrije’nin karşısındaki orduda yalnız Avusturyalılar ve Macarlar yoktu. İmparatorluğun dört bir yanından seferber edilmiş Çekler, Hırvatlar, Bosnalılar ve diğer halklardan askerler de vardı. Aralarında Bosna-Hersek’ten silah altına alınmış Müslümanlar da bulunuyordu.

Ama bu insanların, bu halkların birbirleriyle kişisel bir hesapları yoktu.

Hesap devletlerin, hanedanların, egemen sınıfların ve onların siyasal projelerinin hesabıydı; kan ise çoğunlukla sıradan insanların kanıydı.

Dimitrije Tucović’in düşüncesini bugün hâlâ önemli kılan tam da bu mekanizmayı görmesiydi. O yalnızca “barış” istemiyordu. Savaş üreten düzenin siyasal ve sınıfsal nedenlerine itiraz ediyordu.

Tucović’in şu sözleri, onun milliyetçilik ile sınıfsal çıkar arasında kurduğu ilişkiyi belki de en açık biçimde ifade ediyordu: “Egemen sınıfların millî idealleri, ardında ülke halkını sömürme ve başka halkları boyunduruk altına alma arzusunun gizlendiği bir yalandır.”6

Bu nedenle Avusturya-Macaristan emperyalizmine karşı çıkarken Sırp burjuvazisinin Arnavutluk üzerindeki fetih politikasını görmezden gelmedi. Kendi devletinin ordusu ilerlediğinde sosyalist olmayı bir kenara bırakıp millî zafer korosuna katılmadı. Tam tersine, enternasyonalizmin gerçek sınavının tam da böyle anlarda başladığını gösterdi.

Çünkü antiemperyalizm yalnız rakibin emperyalizmine karşı çıkmak değildir. Kendi devletinin yayılmacılığına sessiz kalıp yalnız karşı tarafın emperyalizmini mahkûm etmek, enternasyonalizm değil milliyetçiliktir.

Dimitrije’nin Arnavutluk meselesindeki tarihsel önemi burada yatıyordu. Sırp halkının özgürlüğü ile Sırp devletinin topraklarını genişletmesini aynı şey olarak görmedi. Bir halkın özgürlüğünün başka bir halkın boyunduruk altına alınması üzerine kurulamayacağını savundu.7

Bu nedenle onun Balkan Federasyonu düşüncesi romantik bir “halklar kardeştir” çağrısından ibaret değildi. Balkanların küçük devletlere bölünmüş, birbirleriyle sürekli sınır ve toprak kavgasına sürüklenen yapısının hem bölgenin egemen sınıflarına hem de büyük güçlere müdahale alanı açtığını düşünüyordu. Buna karşı önerdiği şey, Balkan halklarının eşitliği üzerine kurulmuş siyasal dayanışmaydı.

Sulejman’ın hayatına bu gözle yeniden bakınca Yemen’deki yedi yıl da başka bir anlam kazanıyor.

Taşlıca’da yaşayan sıradan bir genç, Osmanlı İmparatorluğu’nun Arabistan’ın güneyindeki egemenliğini sürdürebilmesi için binlerce kilometre uzağa gönderilmişti. Yemen’deki bir Zeydî köylüyle Sulejman’ın kişisel bir hesabı yoktu. Muhtemelen birbirlerinin memleketlerini dahi haritada gösteremezlerdi.

Ama devletin siyaseti onları silahlı iki adam olarak karşı karşıya getirmişti.

Sulejman bu sorular üzerine kitap yazmadı. Ama onun hayatı, bütün bu soruların ete kemiğe bürünmüş hâliydi.

Dimitrije ise bütün bu sorulara siyasi bir cevap aradı.

Biri, imparatorluğun en uzak vilayetlerinden birinde savaşmaya gönderilmiş sıradan bir askerdi. Diğeri, insanları böyle savaşlara gönderen siyasal ve toplumsal düzeni anlamaya ve değiştirmeye çalışan bir sosyalist.

Biri Yemen’den kaçıp evine dönmeye çalıştı.

Diğeri Balkan halklarının birbirlerini boğazlamadığı başka bir Balkanlar kurmaya çalıştı.

Sulejman’ın hayatı soruyu ortaya koydu; Dimitrije o soruya siyasi bir cevap aradı.

TARİH TEKERRÜR ETMESİN DİYE

Aradan yüz yılı aşkın zaman geçti.

Osmanlı İmparatorluğu yok oldu. Avusturya-Macaristan dağıldı. Yugoslavya kuruldu ve o da tarihe karıştı. Fakat uzak coğrafyalardaki nüfuz mücadeleleri, askerî ittifaklar, kolektif savunma taahhütleri ve bunların bedelini sonunda kimin ödeyeceği sorusu ortadan kalkmadı.

Savaşlar gökten düşmez. İnsanlar bir sabah uyanıp durup dururken binlerce kilometre ötedeki başka halklarla savaşmaya karar vermezler. Savaşların arkasında iktidar, nüfuz, toprak, stratejik plânlar ve ekonomik çıkarlar vardır; bunların meşruiyetini sağlamak için ise milletler, dinler, tarihsel haklar, tehditler ve korkular seferber edilir.

Sonunda cepheye gidenler yine Sulejmanlardır.

Ölenler yine Dimitrijelerdir.

Bu nedenle Sulejman Tucović’in Yemen’deki yedi yılını yalnızca çökmüş bir imparatorluğun hazin bir hikâyesi olarak okumamak gerekir. Tarih birebir tekerrür etmese de, aynı siyasal soruları farklı isimler altında yeniden önümüze çıkarabilir.

Bundan yüz yılı aşkın süre önce Taşlıca’dan alınarak Yemen’e gönderilen Sulejman’ınhikâyesini bugün yeniden anlatmanın güncel anlamı belki de tam burada yatıyor.

Taşlıcalı Sulejman’ın ya da Anadolulu Memed’in Yemen’de ne işi vardı?

Bu soruyu bugün sormak, yalnız geçmişi anlamaya çalışmak değildir.

Gelecekte aynı soruyu başka gençler için sormamak içindir.

Bu yüzden, zahmet edip de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne dahi getirilmeyen Mekke Anlaşması kapsamında Memedleri yeniden Yemen yollarına göndermeden önce –hiç değilse tarihin tekerrür etmemesi adına– ciddi ciddi düşünmekte yarar var.

Av. Gökhan CÖMERT – LUKAČ

KAYNAKÇA

1 Miladinović, Jovo. Heroes, Traitors, and Survivors in the Borderlands of Empires: MilitaryMobilizations and Local Communities in the Sandžak (1900s–1920s). Doktora Tezi, Humboldt-Universität zu Berlin, 2021, s. 300, dn. 312; burada aktarılan arşiv belgesi: Državniarhiv Srbije (DAS), Beograd, MID-PO 1914, R420, F7, D11, VII/547, br. 373, 16.03.1914, Ministarstvo vojno – Ministarstvu inostranih dela.

2 Çakaloğlu, Cengiz. “Yemen İsyanı ve Tokat Redif Taburu (1905–1906).” Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, C. 4, S. 1, 2009, s. 24–46.

3 Çakaloğlu, Cengiz. “1911 Yemen İsyanının Bastırılmasında Üsküp, Gilan, Kalkandelen ve Preşova Taburları.” Uluslararası Balkanlarda Türk Varlığı Sempozyumu-II, Bildiriler, C. I, Manisa, 2010, s. 270–298.

4 Leksikografski zavod Miroslav Krleža. “Tucović, Dimitrije.” Hrvatska enciklopedija, mrežno izdanje, Zagreb.

5 Tucović, Dimitrije. Birinci Balkan Sosyal Demokrat Konferansı’ndaki konuşma ve Balkan halklarının federasyonu üzerine görüşleri, Belgrad, 25–27 Aralık 1909.

6 Tucović, Dimitrije. Srbija i Arbanija: Jedan prilog kritici zavojevačke politike srpskeburžoazije. Beograd, 1914. Ayrıca: Beograd: Radnička štampa, 1974, özellikle s. 77.

7 Szczepański, Wojciech. “Ponad granicami, podziałami i uprzedzeniami: Dimitrije Tucovićo Albańczykach, relacjach serbsko-albańskich i Kosowie.” Balcanica Posnaniensia. Acta et Studia, C. 15, 2009, s. 189–206.

Yorum Bırak

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)