Amerika Birleşik Devletleri’nde bir sonraki başkanlık seçiminin 7 Kasım 2028 Salı günü yapılacağı şimdiden kesinleşmiş durumda. O seçimde mevcut başkan Donald Trump’ın aday olamayacağı da belli; çünkü en fazla iki dönem başkanlık yapma kuralına takılıyor olacak. Trump sağlığı el verirse görevinde kalmaya devam etmek isteyecektir ama üç dönem başkanlığı mümkün kılacak bir anayasa değişikliğini yasama organlarından geçirmesi imkansız gibi görünüyor. Türkiye’de ise bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçiminin en geç 14 Mayıs 2028’de yapılması gerekirken, yaygın kanı seçimin daha erken bir tarihte yapılacağı yonünde. Günümüzden 18 ila 24 ay sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tekrar aday olabileceği bir ‘öne alınmış seçim’ yapılacağı beklentisi hakim.
Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimine ekonomik perspektiften baktığımızda en çok merak edilen şeylerden biri nasıl bir seçim ekonomisi uygulanacağı. Bir önceki seçimde müthiş bir ‘Türkiye yüzyılı başlıyor’ kampanyasının yanı sıra, farklı kesimleri iyi hissettirecek ekonomik icraatlar yapılmıştı. Emeklilikte yaşa takılanların sorununun çözülmesi, yüksek oranlı maaş zamları ve düşük faizli kredilere erişim gibi seçmen tercihlerini etkileyebilecek uygulamalar hayata geçirilmişti.
Bu kez ne kadar kapsamlı ve cömert bir seçim ekonomisi uygulanacağının seçimin ne kadar rekabetçi olacağına bağlı olduğunu düşünenler var ve haksız da sayılmazlar. Gazeteci Nevşin Mengü geçtiğimiz günlerde YouTube’da yaptığı bir yayında bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçiminde Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısında güçlü bir aday olmaması durumunda seçim ekonomisine gerek kalmayacağı yorumunu yaptı.
Nevşin Mengü seçim ekonomisine dair öngörüsünü biraz mübalağalı bir şekilde dile getirmiş olsa da, seçimin rekabet seviyesinin kampanya dönemindeki ekonomik uygulamaların belirleyicisi olacağı, üzerinde düşünülmeye değer bir tespit. Muhalefetin çok popüler olmayan adaylarla temsil edileceği, fazla rekabetçi olmayan bir seçim, emekli ve memurlar, asgari ücretliler, kademeli emeklilik bekleyenler ve büyük meblağlı kredi kullanmayı planlayan bireyler için gerçekten de iyi bir haber olmayabilir. Seçimin rekabetçi olmamasına yol açacak yargı kararlarının piyasalarda yaratacağı çalkantılar da geniş kesimlerin aleyhine olur ki bu da meselenin ayrı bir boyutu.
Önümüzdeki dönemde “Bizim rekabetçi seçimden daha çok Türkiye Yüzyılı’nı başlatacak iktisadi hamlelere ihtiyacımız var. Ekonomi şu an popülist vaatlerin yol açacağı hasarı kaldıramaz” düşüncesini dile getirenler de olabilir. Ancak böyle bir yaklaşımın toplum genelinde destek bulması pek mümkün görünmüyor. Ayrıca içinde bulunduğumuz coğrafyada rekabetçi seçimleri erteleyecek bir kurumsal değişimin iktisadi kalkınmaya ne kadar katkı yapacağı da oldukça şüpheli.
Her ne kadar orta vadede vatandaşların refahını azaltıyor da olsa, seçim öncesi popülist ekonomi politikalarının çok partili demokratik sistemin bir cilvesi, yani kötünün iyisi olan senaryonun bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının önemli bir çoğunluğunun rekabetçi bir seçimde yaşayacakları heyecanı, ülke ekonomisinin ‘şahlanış dönemi’ne daha hızlıca girebileceği seçimsiz bir ortama tercih edeceklerini tahmin ediyorum. Milyonların miting alanlarını doldurduğu, popülist vaatlerin havada uçuştuğu, İHA’lı SİHA’lı, gemili uçaklı bir kampanya dönemini sabırsızlıkla bekliyoruz.
Not: Bu yazı tclira.com‘dan alınmıştır.
Prof. Dr. Cem Başlevent
İstanbul Kültür Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi


