21/08/2026
Artık güne sabah kahvesiyle değil, “Bugün acaba kime siyasi yasak geldi, hangi belediyeye operasyon yapıldı?” endişesiyle uyanıyoruz. İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla açılan perdenin ardından, CHP’ye yönelik butlan davasıyla sahnede adeta ağır bir travma sergileniyor. Bir yandan iliklerimize kadar hissettiğimiz ekonomik krizle boğuşuyor, diğer yandan Orta Doğu’daki ateşin sınırları aşmasından kaygı duyuyoruz. Hal böyleyken, olan biteni alışılageldik rasyonel kuramlarla değil; gelin biraz “siyasi üfürüklerle”, yani kulislerin ve niyetlerin satır aralarını okuyarak anlamaya çalışalım.
Son günlerde estirilen o göz alıcı “temizlik” rüzgarı, tesadüfi bir hamle değil. Raftan indirilen faili meçhul dosyaları, cemaatlere şafak baskınları, uyuşturucu operasyonları… Topluma “devletin demir yumruğu” izletilirken, arka kapıdan eldeki sopa ve havuçla muhalif vekiller ve belediye başkanları iktidar saflarına transfer ediliyor. Tam bu göz boyamanın ortasında Bülent Kuşoğlu’nun o talihsiz itirafı yetişiyor: “AK Parti, CHP’ye ve cumhuriyet değerlerine daha fazla yaklaştı.” Yıllarca muhalefet adı altında iktidarın ömrünü uzatan o “butlan CHP” zihniyeti, bugün iktidara kusursuz bir kamuflaj sunuyor. İktidar, bir yandan sahici muhalefeti yargıyla eziyor, diğer yandan bu butlan zihniyetin kullanışlı kadroları ve elverişli söylemleri eşliğinde krizden yorulmuş merkeze “Aradığınız cumhuriyetçi değerleri artık biz temsil ediyoruz” kurgusunu satıyor.
Fakat NATO zirvesiyle verilen gayriresmi seçim startı ve çerçeve yasanın hemen ardından Devlet Bahçeli’den gelen “sistem değişmeli” çıkışı, bu cumhuriyetçi kamuflajın altındaki asıl derdi ifşa ediyor: Yüzde 50+1 uykularını kaçırıyor, iktidarı korumak için salt çoğunluk şart. Eylül’de açıklanması beklenen “demokrasi paketi” de bu hedefin ambalajı. Ama işte meclis matematiği son derece inatçı. Referandum sandığını getirmek için bile en az 34 oya, yani DEM Parti’nin 56 koltuğuna mecburlar. İşte asıl kördüğüm burada başlıyor. İktidar, o butlan CHP zihniyetinin akladığı “Cumhuriyet değerleri” ambalajını bir koltuğunun altına, DEM Parti’yi ikna edecek “çözüm süreci” havucunu öteki koltuğunun altına sıkıştırmaya çalışıyor. Tıpkı Thomas Austin’in 1859’da Avustralya’ya getirdiği zararsız görünen Avrupa tavşanları gibi; başta ufak bir anayasal dokunuş gibi pazarlanan bu adımların, tüm siyasi ekosistemi nasıl bir kaosa sürükleyeceğini öngörmek zor değil.
Tam bu noktada masadaki en cüretkâr senaryoyu da dillendirmek gerekiyor: İktidarın o eksik sayıyı tamamlayıp “Cumhurbaşkanını artık halk değil, meclis seçsin” formülünü masaya sürmesi. Ekonomik krizden yorgun düşmüş, öfkesi sandıkta patlamaya hazır bir halkın karşısına çıkmak yerine; kapalı kapılar ardında, transferlerle ve vaatlerle tasarlanmış bir meclisin oylamasına sığınmak, iktidar için en risksiz kaçış yoludur. Böyle bir hamle, sandığı tamamen denklem dışı bırakarak anketlerde öne çıkan güçlü muhalefet adaylarını da tek hamlede boşa düşürme hesabı taşıyor.
Fakat köklü bir çınarın köklerine kapatma davalarıyla balta vurulurken, bu enkazın içinden ve o “butlan” zihniyeti elinin tersiyle iterek filizlenen Özgür Özel liderliğindeki yeni parti, bu kurgulanmış senaryonun karşısındaki tek ciddi aktör. Hannah Arendt’in “karanlık zamanlarda sorumluluk alma” ilkesi, tam da bugün ete kemiğe bürünüyor. İktidarın kendi bekası için hazırladığı bu havuçlu tuzaklara, ilkesiz transferlere ve çelişkilerle dolu paketlere karşı en büyük direniş, artık bu yeni siyasi yapının omuzlarında. Bu sadece bir parti mücadelesi değil; sinir uçlarıyla oynanan bir milletin kaderini geri alma kavgasıdır. Millet adına verilecek bu direniş, rüzgarı tersine çevirecek ve topluma zerk edilmeye çalışılan tüm bu siyasi üfürükleri dağıtacak, kısacası millete umut verecek bir parti potansiyelinde.
Unutmayalım ki; gücünün yegâne kaynağı olarak milleti seçmiş bu yeni yürüyüşte, tarihi bir kez daha yaratacak olan yine biziz; yani milletin ta kendisidir.
Başak Yağmur Eray



