“Ölmek Var, Dönmek Yok”: Zorbalık Karşısında İnsan Kalabilmek

  • Anasayfa
  • Analizler
  • “Ölmek Var, Dönmek Yok”: Zorbalık Karşısında İnsan Kalabilmek

CHP’ye yönelik “mutlak butlan” davası etrafında yaşananlar artık yalnızca bir hukuk tartışması ya da sıradan bir iktidar-muhalefet gerilimi olarak okunmuyor. Giderek daha fazla insan için mesele, teknik siyasetin sınırlarını aşarak çok daha derin bir yere oturuyor: insanlık, haysiyet, vicdan ve ahlaki meşruiyet meselesine.

Çünkü bazı anlar vardır; siyaset artık yalnızca siyaset olmaktan çıkar.

Bazı anlar vardır ki insanlar olaylara yalnızca seçmen, partili ya da ideolojik özne olarak bakmayı bırakır. İnsanlar, insan olarak tepki vermeye başlar.

Türkiye’nin son günlerde yaşadığı atmosfer tam da budur.

CHP Genel Merkezi etrafında oluşan görüntüler, yoğun polis varlığı, siyasetin baskı yoluyla yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı hissi ve “mutlak butlan” gibi teknik bir hukuki mekanizmanın siyasi alanı fiilen yeniden dizayn etme aracına dönüşmesi; toplumun geniş kesimlerinde yalnızca politik değil, varoluşsal bir huzursuzluk yarattı.

Çünkü insanlar yalnızca bir partiye ne yapıldığına bakmadı.

İnsanlar, gücün nasıl kullanıldığına baktı.

Ve tarih boyunca insanlığı en çok sarsan şeylerden biri, gücün ölçüsünü kaybetmesidir.

Tam da bu yüzden Özgür Özel’in bu süreçteki dönüşümü sıradan bir liderlik dönüşümü olmadı. Uzun süre boyunca “teknokrat”, “geçiş dönemi lideri”, “uzlaşmacı yönetici” gibi sıfatlarla tarif edilen bir figür; giderek baskı karşısında geri çekilmeyen, meydanda kalan, görünürlüğünü koruyan ve psikolojik teslimiyeti reddeden bir figüre dönüştü.

Ve tam bu noktada söylediği söz, bir slogan olmaktan çıkıp tarihsel bir çağrışım alanına dönüştü:

“Ölmek var, dönmek yok.”

Bu cümle Türkiye’de yalnızca politik bir kararlılık ifadesi olarak duyulmadı. Çok daha eski bir hafızaya temas etti. Sadakat, sebat, fedakârlık, geri çekilmeme, korkuya teslim olmama… Bu söz, modern siyasetin teknik dilini aşıp insanlığın kadim direnme diline yaklaştı.

Çünkü insanlık tarihi, yalnızca iktidarların tarihi değildir.

Aynı zamanda diz çökmemeyi seçen insanların tarihidir.

Bu yüzden tarihin en güçlü anları çoğu zaman zafer anları değil; baskı altında insan kalabilme anlarıdır.

Sokrates baldıran zehrini içerken fiziksel olarak yenilmişti. Ama insanlık hafızası Atina mahkemelerini değil, Sokrates’in geri adım atmayan duruşunu hatırladı.

Hz İsa, Roma İmparatorluğu karşısında güçsüzdü. İmparatorluk mahkemelere, askerlere, valilere ve hukuki güce sahipti. Fakat iki bin yıl sonra insanlık, imparatorluğun prosedürlerini değil; çıplak güç karşısındaki insan onurunu hatırlıyor.

Bu yüzden din tarihindeki büyük anlatılar hâlâ politik olarak canlıdır. Çünkü özlerinde yalnızca teoloji değil; güç ile vicdan arasındaki mücadele vardır.

Hz. Musa ile Firavun anlatısı bu yüzden çağlar boyunca yaşamıştır. Çünkü Firavun yalnızca bir hükümdar değildir. O, gücün sarhoşluğunu temsil eder. Devletin kendisini hakikatin yerine koyduğu anı temsil eder.

Kur’an’ın Firavun için kullandığı ifade bugün bile ürperticidir:

“Firavun yeryüzünde büyüklük tasladı.”

Bu yalnızca dini bir ifade değildir. Gücün ahlaki sınırlarını kaybetmesinin tarifidir.

Benzer biçimde İslam tarihindeki Mekke dönemi de aslında insanlık tarihinin en evrensel politik hikâyelerinden biridir. İlk Müslüman topluluk güçsüzdü, dışlanmıştı, ekonomik boykota uğruyordu, aşağılanıyordu. Fakat anlatının merkezindeki şey askeri güç değil; baskı altındaki insanların ahlaki sebatıydı.

Çünkü tarihte kalıcı olan çoğu zaman zafer değil, haysiyettir.

Bugün CHP etrafında oluşan duygunun bir kısmı da tam burada yatıyor. Özellikle sert müdahaleler sonrasında toplumun bir bölümü artık yalnızca “muhalefet” görmedi. İnsanlar, görünür hale gelen bir orantısızlık gördü.

Ve insanlık tarihi boyunca aşırı güç gösterileri çoğu zaman beklenenin tersine işlemiştir.

Hannah Arendt’in söylediği gibi:

“Power and violence are opposites; where one rules absolutely, the other is absent.”/ “Güç ile şiddet birbirinin zıttıdır; birinin mutlak biçimde hüküm sürdüğü yerde diğeri yoktur.”

Arendt’in işaret ettiği şey çok derindir. Gerçek meşruiyet sürekli güç gösterisine ihtiyaç duymaz. Bir sistem ne kadar yoğun biçimde korku ve baskı üretmeye başlıyorsa, toplumlar bilinçaltında o kadar fazla şunu sormaya başlar:

“Gerçekten güçlü olan neden bu kadar korkuyor?”

İşte tam bu yüzden bazı anlarda baskı, korku üretmek yerine ahlaki tepki üretir.

Britanya İmparatorluğu bunu Mahatma Gandhi karşısında yaşadı. Gandhi’nin elinde ordu yoktu. Devlet gücü yoktu. Ama şiddetsizlik stratejisi, imparatorluğu yalnızca politik değil ahlaki olarak da çıplak hale getirdi.

Aynı durum Martin Luther King Jr. için de geçerliydi. Polis köpekleri, coplar, saldırılar ve aşağılamalar; kısa vadede korku yaratmayı amaçlıyordu. Ama konuşmaları yayıldıkça başka bir şey oldu:

Amerika’nın ahlaki çelişkisi görünür hale geldi.

King’in şu sözü bu yüzden yalnızca retorik değil; tarihsel bir sezgiydi:

“The arc of the moral universe is long, but it bends toward justice.”/“Ahlaki evrenin yayı uzundur; ama sonunda adalete doğru eğilir.”

Çünkü bazen insanlar hemen kazanmaz.
Ama tarihin yönünü değiştirirler.

Nelson Mandela, 27 yıl boyunca hücredeydi. Apartheid rejimi mahkemelere, polise, devlete ve hukuka sahipti. Mandela’nın elinde ise yalnızca insan onuru vardı.

Ama sonunda çöken şey Mandela değil, rejimin ahlaki meşruiyeti oldu.

Ve belki de bugün Türkiye’de yaşanan şey tam olarak budur.

Çünkü mesele artık yalnızca CHP’nin geleceği değil.

Mesele, bir toplumun baskıyı normalleştirip normalleştirmeyeceğidir.

Albert Camus’nün L’Homme révolté (Başkaldıran İnsan) eserindeki şöyle der: 

Qu’est-ce qu’un homme révolté ? Un homme qui dit non. Mais s’il refuse, il ne renonce pas.”

“Başkaldıran insan, ‘hayır’ diyebilen insandır. Ama reddederken vazgeçmez.”

Ama bu “hayır” yalnızca politik değildir.

Bu “hayır”, insanın ruhunu koruma çabasıdır.

Çünkü baskı yalnızca itaat istemez. Baskı zamanla insanların aşağılanmaya alışmasını ister. Korkunun normalleşmesini ister. Sessizliğin erdeme dönüşmesini ister.

Direniş ise bu normalleşmeyi kesintiye uğratır.

Bu yüzden direniş ile insanlık birbirinden ayrı değildir.

İnsan bazen yalnızca kazanmak için değil, insan kalabilmek için direnmek zorundadır.

Václav Havel buna “hakikat içinde yaşamak” diyordu. Otoriter sistemler yalnızca baskıyla değil, insanların korkuyu içselleştirmesiyle ayakta kalır. İnsanlar korkuya rağmen görünür olmaya devam ettiğinde ise sistemin psikolojik üstünlüğü çatlamaya başlar.

Özgür Özel’in son süreçte yarattığı etkinin önemli kısmı da tam burada yatıyor.

Çünkü toplumlar kriz anlarında liderlerin söylediklerinden çok, nasıl durduklarını hatırlar.

Meydanda kalıp kalmadıklarını.
Görünür olup olmadıklarını.
Korkuya teslim olup olmadıklarını.

“Ölmek var, dönmek yok” sözü bu yüzden yalnızca politik bir slogan değil; ahlaki bir pozisyon olarak yankılandı.

Çünkü tarihte çoğu zaman yalnızca kimlerin iktidarda olduğu hatırlanmaz.

Kimlerin insan kalabildiği hatırlanır.

Sokrates’in savunması.
Musa’nın Firavun karşısındaki “La liberté n’est rien d’autre qu’une chance d’être meilleur.”
“Özgürlük, daha iyi bir insan olabilme fırsatından başka bir şey değildir.”direnci.
Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçerkenki sebatı.
İsa’nın çarmıhı.
Gandhi’nin yürüyüşü.
Mandela’nın hücresi.
Martin Luther King’in Birmingham’daki yürüyüşü.
Vaclav Havel’in gözetim altındaki yazıları…

Farklı çağlar.
Farklı dinler.
Farklı ideolojiler.

Ama hepsi aynı hakikatin etrafında birleşiyor:

Açık adaletsizlik karşısında direniş, insanlığın kendisini savunma biçimidir.

“La liberté n’est rien d’autre qu’une chance d’être meilleur.”
“Özgürlük, daha iyi bir insan olabilme fırsatından başka bir şey değildir.”

Dr. Sezin Öney

Leave A Comment

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)