Terörsüz Türkiye Söylemi: Bir Güvenlik Hedefi mi, Siyasal Filtre mi?

  • Anasayfa
  • Analizler
  • Terörsüz Türkiye Söylemi: Bir Güvenlik Hedefi mi, Siyasal Filtre mi?

Sol ve sağ, siyasal tarihte yalnızca ideolojik yönelimleri değil, iktidarla kurulan ilişkinin biçimini de tanımlar. Sol, tarihsel olarak eşitsizliklere, tahakküme ve ayrıcalıklara karşı ortaya çıkmış; siyaseti yalnızca düzenin korunması değil, toplumun dönüştürülmesi olarak gören bir hattı temsil etmiştir. Sağ ise çoğu zaman düzenin sürekliliğini, otoritenin muhafazasını ve mevcut güç ilişkilerinin korunmasını siyasal istikrarın temeli olarak görmüştür. Bu nedenle sol, devletle kurduğu mesafeyi bir tehdit değil, siyasal bilincin zorunlu bir parçası olarak değerlendirirken; sağ için devlet çoğu zaman sorgulanması güç, ahlaki bir çerçeveye dönüştürülmüştür.

Bugün “terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen sol tartışması, bu tarihsel ayrımın yeniden ama sorunlu bir biçimde kurulmasından ibarettir. Mehmet Uçum ’un kaleme aldığı metin, ilk bakışta bir yüzleşme çağrısı gibi görünse de, dikkatle incelendiğinde solu tartışmaya açmaktan çok, onu belirli bir güvenlik paradigması içinde yeniden tanımlamayı amaçlamaktadır. Buradaki sorun, solun eleştirilmesi değil; eleştirinin hangi zemin üzerinden yapıldığıdır.

Uçum’un yazısında “terör” kavramı, yalnızca şiddetle ilişkili bir güvenlik başlığı olarak değil, aynı zamanda siyasal meşruiyetin ölçütü hâline getirilir. Bu ölçüt, solun düşünsel, tarihsel ve siyasal çeşitliliğini dışlayan bir filtre işlevi görür. Sol, bu çerçevede ya devlete yeterince yakın olduğu ölçüde makbul, ya da mesafesini koruduğu ölçüde sorunlu bir aktör olarak kodlanır. Oysa bu yaklaşım, solun değil; siyasetin kendisinin daraltılması anlamına gelir.

Daha da dikkat çekici olan, bu tartışmada devletin ve iktidarın konumunun sorgu dışı bırakılmasıdır. Devlet, tarih boyunca nötr, sınıfsız ve ideolojiler üstü bir yapıymış gibi ele alınırken; siyasal gerilimlerin ve toplumsal çatışmaların sorumluluğu büyük ölçüde solun “tavrına” yüklenir. Böylece siyaset, farklı fikirlerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkarılıp, iktidarın çizdiği sınırlar içinde hareket eden aktörlerin uyum testine indirgenir.

Bu noktada Ahmet İnsel’in yıllar önce ortaya koyduğu “Erdoğanizm” kavramsallaştırmasını hatırlamak öğreticidir. Ahmet İnsel, bu kavramla, güvenliği, milli iradeyi ve devleti tek bir siyasal özne etrafında bütünleştiren; siyaseti çoğulcu bir alan olmaktan çıkarıp sadakat ve itaat üzerinden yeniden tanımlayan bir rejim mantığına işaret etmişti. Ne var ki, aradan geçen bunca yıla rağmen bu analiz, iktidar çevrelerinde sanki yeni keşfedilmiş bir siyasal hakikatmiş gibi, farklı kavramlar eşliğinde yeniden üretilmektedir.

Uçur’un metninde karşımıza çıkan “terörsüz Türkiye” vurgusu da, İnsel’in yıllar önce tarif ettiği bu rejim aklının güncel bir tezahürü olarak okunmalıdır. Buradaki ironik durum açıktır: Eleştirel bir analiz olarak ortaya konan Erdoğanizm, bugün ülke selameti adına savunulan bir siyasal norm hâline gelmiştir. Değişen şey fikir değil; bu fikrin meşrulaştırılma biçimidir.

Tam da bu noktada, “terörsüzlük” söyleminin tarihsel bağlamı hatırlanmak zorundadır. Türkiye, 2015 yılında 7 Haziran ile 1 Kasım arasında, Cumhuriyet tarihinin en karanlık ve en sarsıcı dönemlerinden birini yaşamıştır. Toplumun hafızasında derin izler bırakan bu süreç, yalnızca bir güvenlik krizi değil; aynı zamanda siyasal tercihlerin ve stratejik yönelimlerin belirleyici olduğu bir kırılma anıdır.

Bugün “terörsüz Türkiye”nin zorunluluğu üzerine yapılan vurgular, bu dönemi görmezden gelerek anlamlı hâle gelemez. O süreçte yaşananların, gerçekten toplumsal güvenliği tesis etmeye mi hizmet ettiği; yoksa siyasal alanı yeniden düzenleyen bir araç olarak mı kullanıldığı sorusu hâlâ yanıt beklemektedir. Daha da önemlisi, “terörsüzlük” hedefi adına yapılan tercihlerin, şiddeti siyasetin dışına mı ittiği, yoksa tam tersine siyasetin merkezine mi yerleştirdiği ciddi biçimde tartışılmalıdır. Bu sorular geçmişi kurcalamak için değil; bugün kurulan söylemin hangi zemine yaslandığını anlayabilmek için sorulmalıdır.

Bu tablo içinde muhalefeti, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi’ni değerlendirirken, meseleyi basit bir yetersizlik tartışmasına indirgemek gerçekçi değildir. CHP, yalnızca uzun süredir iktidarda olan bir siyasi yapı ile değil; bu iktidarın kurduğu, sınırlarını kendi belirlediği ve sürekli daralttığı bir siyasal iklimle mücadele etmektedir. Güvenlik merkezli söylemin hegemonik hâle geldiği bu ortamda, muhalefetin hareket alanı bilinçli olarak sınırlanmaktadır.

Bu durum, muhalefeti tümüyle sorumluluktan azade kılmaz. CHP’nin zaman zaman iktidarın çizdiği kavramsal çerçeveye fazla temas etmesi, kendi siyasal dilini kurmakta gecikmesi ve savunma refleksiyle hareket etmesi eleştiriye açıktır. Ancak bu eleştiriler, muhalefetin karşı karşıya olduğu yapısal baskıyı yok sayarak değil; tam tersine bu baskının farkında olarak yapılmalıdır. Çünkü burada mesele, muhalefetin neyi söylemek istemediği değil; neyi söylemesinin sistematik biçimde riskli hâle getirildiğidir.

Sonuç olarak, “terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen sol tartışması, demokratik bir yüzleşmeden çok, siyasetin sınırlarını yeniden çizen bir çerçeve olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çerçeve, solu ve muhalefeti sürekli savunmada bırakırken; iktidarın kurduğu dili tartışılmaz bir norm hâline getirmektedir. Oysa gerçek bir siyasal yüzleşme, güvenliği siyasetin yerine koyarak değil; onu siyasetin konusu hâline getirerek mümkündür.

Tüm bu tarihsel ve siyasal arka plan ortadayken, sol tartışmasını “terörsüzlük” parantezine sıkıştıran bu yaklaşımın gerçekten demokratik bir arayış mı olduğu, yoksa mevcut güç dengesini tahkim etmeye yönelik bir hamle mi olduğu sorusu önemini korumaktadır. Bu nedenle sormak gerekir: Sayın Mehmet Uçum, burada amaç gerçekten üzüm yemek midir, yoksa bağcıyı dövmek mi? 

 Tolga Aktaş / Strasbourg Üniversitesi

Leave A Comment

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)