Silivri’de Yargılanan Kim: Bir Belediye Başkanı mı, Siyasetin Kendisi mi?

  • Anasayfa
  • Analizler
  • Silivri’de Yargılanan Kim: Bir Belediye Başkanı mı, Siyasetin Kendisi mi?

Silivri’de bir mahkeme salonu. Dışarıda gazeteciler, içeride avukatlar, sanık kürsüsünde seçilmiş bir belediye başkanı. Türkiye’de son yıllarda bu sahne artık sıradan hale geldi. Oysa mahkeme salonları bir demokraside siyasal mücadelelerin yürütüldüğü yerler değildir. Mahkemeler adalet dağıtmak için vardır; siyaset yapmak için değil.

Ama Türkiye’de tarih bize başka bir hikâye anlatır. Bu ülkede mahkeme salonları zaman zaman yalnızca hukukun değil, siyasetin de sahnesi olmuştur. Bugün Silivri’de yaşananlar da ister istemez bu uzun tarihsel hafızayı yeniden hatırlatıyor.

Duruşma sonrası Ekrem İmamoğlu’nun yaptığı açıklama bu gerilimi açık biçimde ortaya koydu:

“Biraz mertliğiniz varsa bu insanları bırakın, benimle tek başıma mücadele edin.”

Bu söz, ilk bakışta bir siyasi meydan okuma gibi görülebilir. Fakat aslında daha derin bir soruya işaret ediyor: Türkiye’de siyaset nerede yapılacak?

Mahkeme salonlarında mı, yoksa sandıkta mı?

Türkiye’nin siyasal tarihine baktığımızda bu sorunun yeni olmadığını görürüz. Osmanlı’nın son dönemindeki Yıldız Mahkemeleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki İstiklal Mahkemeleri, 1960 darbesinden sonra kurulan Yassıada Mahkemeleri, ardından gelen 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin askeri mahkemeleri…

Bu mahkemelerin her biri kendi döneminde “hukuki” olarak sunuldu. Ancak yıllar geçtikçe bu süreçler yalnızca hukuk açısından değil, aynı zamanda siyasal hesaplaşmaların bir parçası olarak da tartışıldı.

Türkiye’nin siyasi hafızasında mahkeme salonları bu nedenle yalnızca hukukla değil, iktidarla da ilişkilidir. Her dönemin iktidarı kendi yargılamalarını meşru görmüş, fakat zaman geçtikçe bu kararların anlamı yeniden değerlendirilmiştir.

Siyaset teorisinin önemli isimlerinden Hannah Arendt bu durumu çarpıcı bir şekilde analiz eder. Arendt, Adolf Eichmann’ın Kudüs’te görülen davasını izledikten sonra kaleme aldığı Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil ( Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te) adlı eserinde mahkeme salonlarının bazen yalnızca hukuki değil, aynı zamanda tarihsel ve siyasal anlamlar taşıdığını söyler.

Arendt’e göre bazı davalar yalnızca bireyleri yargılamaz. Aynı zamanda bir dönemin siyasal ve ahlaki atmosferini de görünür kılar.

Türkiye’de bugün Silivri’de görülen dava da bu açıdan yalnızca hukuki bir süreç değildir. Çünkü mesele yalnızca bir belediye başkanının yargılanması değil, Türkiye’de siyasetin hangi zeminde yapılacağı sorusudur.

Bir ülkede siyasal rekabet sandık yerine mahkeme salonlarına taşınmaya başladığında demokrasinin dengesi sarsılır. Çünkü seçimle kazanılamayan mücadelelerin hukuk yoluyla kazanılmaya çalışılması, siyasetin meşruiyetini tartışmalı hale getirir.

Bu noktada Türkiye siyasetinin ilginç bir ironisi de ortaya çıkıyor. Bugün siyaset ile yargı arasındaki ilişkiyi en sert şekilde eleştiren isimlerden biri geçmişte Recep Tayyip Erdoğan’dı. 1990’ların sonunda aldığı mahkeme kararı sonrası Erdoğan, siyasetin yargı yoluyla dizayn edilmesini açık biçimde eleştirmişti.

O gün dile getirilen temel argüman şuydu: siyasi rekabet mahkeme salonlarında değil, sandıkta yapılmalıdır.

Bugün gelinen noktada Türkiye’de aynı tartışma yeniden gündeme geliyor. Dün yargı müdahalesine karşı çıkanların bugün benzer bir tartışmanın merkezinde bulunması, Türkiye siyasetinin en dikkat çekici ironilerinden biridir.

Ancak mesele yalnızca bugünün iktidarı ya da muhalefeti değildir. Asıl mesele çok daha basittir ama çok daha önemlidir: hukuk devletinin kendisi.

Çünkü yargı siyasetin aracı haline geldiğinde bu yalnızca bugünün rakiplerini değil, yarının iktidarlarını da etkiler. Türkiye’nin siyasi tarihi bunun birçok örneğini gösterir. Bir dönemde verilen kararlar başka bir dönemde tartışmalı hale gelir; bir dönemin kesin doğruları başka bir dönemde eleştirinin konusu olur.

Bu nedenle hukuk devletinin temel ilkesi basittir: adalet herkes için gereklidir.

Bugün verilen kararlar yarın başka bir siyasal atmosferde yeniden tartışılabilir. Ve o gün geldiğinde adaletin gerçekten herkese eşit şekilde işlemesi gerektiği gerçeği yeniden hatırlanacaktır.

Çünkü tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Siyaset değişir, iktidarlar değişir, fakat adalet ihtiyacı değişmez.

Belki de bu yüzden bugün Silivri’de sorulması gereken asıl soru şudur:

Gerçekten kim yargılanıyor?

Bir belediye başkanı mı, yoksa Türkiye’de siyasetin kendisi mi?

Ve belki daha da önemlisi…

Bugün başkaları için verilen kararlar, yarın bu kararları verenler için de gerekli olmayacak mı?

Çünkü adalet bir gün herkese lazım olur.

Strasbourg Üniversitesi / Tolga Aktaş 

Leave A Comment

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)