Kürt Meselesini Yeniden Düşünmek: Çözüm Nerede Başlıyor, Nerede Bitiyor?

  • Anasayfa
  • Analizler
  • Kürt Meselesini Yeniden Düşünmek: Çözüm Nerede Başlıyor, Nerede Bitiyor?

Türkiye’de Kürt meselesi, dönem dönem gündeme gelen bir güvenlik başlığı ya da siyasi aktörlerin birbirine pozisyon aldığı geçici bir tartışma değildir. Bu mesele, Cumhuriyet’in nasıl kurulduğu, yurttaşlığın nasıl tanımlandığı ve devletin toplumla kurduğu ilişkinin hangi sınırlar içinde şekillendiğiyle doğrudan bağlantılıdır. Bugün siyasi partilerin art arda yayımladığı raporlar, Kürt meselesine dair yalnızca çözüm önerilerini değil, aynı zamanda Türkiye’nin nasıl bir devlet ve nasıl bir demokrasi olacağına dair derin görüş ayrılıklarını da açığa çıkarmaktadır. Bu yazı, DEM Parti ve CHP raporlarını merkeze alarak; AKP ve MHP’nin yaklaşımlarını da dikkate alan karşılaştırmalı bir okumayla, Kürt meselesinin neden hâlâ çözülemediğini ve hangi siyasal akıllarla ele alındığını tartışmayı amaçlamaktadır. Mesele, bir tarafı suçlamak ya da haklı ilan etmek değil; çözümü mümkün kılan ve imkânsızlaştıran zihinsel ve siyasal sınırları görünür kılmaktır.

DEM Parti tarafından hazırlanan rapor ile CHP’nin Kürt meselesine ilişkin raporu, aynı sorunu ele almalarına rağmen, meselenin kaynağı, çözüm yöntemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal yapısına dair tasavvurları bakımından iki farklı paradigmayı temsil etmektedir. DEM Parti raporu, Kürt meselesini tarihsel olarak ulus-devletleşme sürecinin, merkeziyetçi devlet aklının ve kapitalist modernitenin yapısal bir sonucu olarak ele almakta; sorunun kaynağını yanlış uygulamalarda değil, bizzat rejimin dili, kavramları ve modernleşme hattında konumlandırmaktadır. Bu çerçevede Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş süreci, klasik bir modernleşme hamlesi olarak değil, uluslaşma ve merkezileşmenin derinleştiği bir kırılma olarak okunmaktadır. 1921 Anayasası ve kurucu Meclis, daha çoğulcu ve kapsayıcı bir siyasal imkân alanı olarak değerlendirilirken; 1925 Takrir-i Sükûn Kanunu ve ardından yürürlüğe giren Şark Islahat Planı ile Kürt meselesinin rejim açısından münferit bir asayiş sorunu olmaktan çıkarak ulus-devletçi güvenlik paradigmasının merkezine yerleştiği ileri sürülmektedir.

DEM Parti raporunda Kürt siyasal hareketinin gelişimi üç temel kırılma üzerinden açıklanmaktadır. Birinci kırılma, Osmanlı’nın son dönemi ve erken Cumhuriyet yıllarındaki inkâr ve baskı politikalarıdır. İkinci kırılma, 1990’lı yıllarda yaşanan düşük yoğunluklu çatışma süreci ve bu süreçte devletin Kürt realitesini fiilen kabul etmek zorunda kalmasıdır. Üçüncü kırılma ise Kürt siyasal hareketinin siyasal partiler aracılığıyla parlamenter alana taşınması ve kurumsallaşmasıdır. Bu dönüşüm, Machiavelli’nin “Prens” metaforu üzerinden okunmakta; siyasal öznenin önce lider, ardından parti ve nihayetinde halk düzeyine yayıldığı ifade edilmektedir. Ancak bu anlatıda, siyasal öznenin halklaşmasına rağmen düşünsel ve kurucu merkezin Abdullah Öcalan’da toplanmaya devam ettiği de açık biçimde görülmektedir.

Bu tarihsel ve siyasal çerçeve, raporda barış kavramının negatif ve pozitif barış ayrımı üzerinden ele alınmasıyla tamamlanmaktadır. Negatif barış, silahlı çatışmaların sona erdiği ancak eşitlik, adalet ve özgürlüklerin kurumsallaşmadığı bir durumu ifade ederken; pozitif barış, yapısal eşitsizliklerin, hukuksuzluğun ve demokratik eksikliklerin giderilmesini zorunlu kılan daha kapsamlı bir dönüşümü içermektedir. DEM Parti’ye göre Türkiye’de uzun süredir negatif barış hâkimdir ve Kürt meselesinin kalıcı çözümü ancak demokratik entegrasyon, barış yasaları, özgürlükçü hukuk ve yeni bir toplumsal sözleşme ile mümkün olabilir. Bu noktada raporun en kritik iddialarından biri, demokratik bütünleşmenin ulus-devlet dilinin ve kavramlarının terk edilmesine bağlı olduğudur. Sorun, uygulamada değil; rejimin kurucu dilinde ve kavramsal çerçevesindedir.

CHP raporu ise Kürt meselesini Cumhuriyet’in kurucu değerleri ve anayasal çerçevesi içinde ele almakta; ulus-devlet formunu sorunun kaynağı olarak değil, demokratikleşme yoluyla dönüştürülebilecek bir siyasal zemin olarak kabul etmektedir. CHP’nin yaklaşımında temel mesele, ulus-devletin aşılması değil; eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü ve demokratik katılım ilkeleri doğrultusunda derinleştirilmesidir. Lozan, ulusal egemenlik ve Atatürk milliyetçiliği, dışlanması gereken tarihsel yükler olarak değil; çoğulculuk ve kapsayıcı yurttaşlık temelinde yeniden yorumlanabilecek kurucu referanslar olarak görülmektedir. Bu nedenle CHP raporu, çözümü rejim değişikliği ya da yeni bir siyasal sözleşme tartışmasına bağlamak yerine, mevcut anayasal düzen içinde demokratik reformlar, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve hak temelli siyasal katılım mekanizmaları üzerinden tarif etmektedir.

Bu iki yaklaşım arasındaki temel fark, Kürt meselesinin çözümünün hangi siyasal ontolojiye dayandırıldığı noktasında ortaya çıkmaktadır. DEM Parti, çözümü ulus-devletin aşılmasını hedefleyen post-ulusal bir siyasal tahayyül üzerinden kurarken; CHP, Cumhuriyet’in sürekliliğini ve anayasal zemini esas alan reformist bir demokratikleşme perspektifi sunmaktadır. Bu fark, yalnızca yöntemsel değil, Cumhuriyet’in nasıl bir siyasal form olarak tasavvur edildiğine ilişkin derin bir ayrışmayı yansıtmaktadır.

Dört partinin yaklaşımlarını karşılaştıran güncel değerlendirmeler ise bu ayrışmayı Türkiye siyasetinin geneline yayarak daha görünür hâle getirmektedir. AKP, Kürt meselesinin varlığını kabul etmekle birlikte sorunun tarihsel ve yapısal kökenlerine ilişkin kapsamlı bir tanım ortaya koymamakta; çözüm önerilerini silah bırakma, geçici hukuki düzenlemeler ve güvenlik eksenli adımlar üzerinden sınırlı tutmaktadır. “Geçici” ya da “müstakil” yasa önerileri, sorunu kalıcı bir demokratikleşme meselesi olmaktan ziyade, çatışma sonrası bir yönetim problemi olarak ele aldığını göstermektedir. Kayyum uygulamaları, anayasal yurttaşlık ya da yerel demokrasi gibi başlıklar ise bu yaklaşımda tali konumda kalmaktadır.

MHP’nin yaklaşımı, Kürt meselesini başlı başına reddeden ve meseleyi yalnızca “terör sorunu” olarak tanımlayan sert bir güvenlikçi çizgiye dayanmaktadır. Bu perspektifte Kürt meselesi siyasal bir sorun olarak tanınmamakta; çözüm silah bırakma, teslimiyet ve güvenlik mekanizmalarıyla sınırlandırılmaktadır. Demokratikleşme ve yurttaşlık tartışmaları bu yaklaşımın dışında tutulmaktadır.

DEM Parti, dört parti arasında Kürt meselesini en kapsamlı ve ideolojik çerçeveyle ele alan aktör olarak öne çıkmaktadır. Sorunun tarihsel kökenleri, hukuki boyutu, anayasal değişiklik talepleri, kayyum uygulamalarının kaldırılması, umut hakkı tartışması ve bölgesel boyutlar bütünlüklü biçimde ele alınmaktadır. Ancak bu kapsamlılık, çözümün Cumhuriyet’in kurucu çerçevesini aşan bir siyasal tasavvurla birlikte sunulmasına da yol açmaktadır.

CHP ise bu tablo içinde Kürt meselesini ne güvenlikçi inkâr çizgisine ne de rejimi aşan kopuş söylemlerine indirgemeden ele alan tek siyasal zemin olarak öne çıkmaktadır. Kürt meselesini Türkiye’nin demokratikleşme sorununun merkezine yerleştirirken, çözümü Cumhuriyet’in anayasal zemini içinde, eşit yurttaşlık ve hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda aramaktadır.

TOPLUMSAL VE SİYASAL EŞİKNEDEN BU MESELE ERTELENEMEZ?

Toplumsal ve Siyasal Eşik : Neden bu mesele ertelenemez ?

Kürt meselesinin çözümsüzlüğü yalnızca siyasal aktörler arasında süregelen bir tartışma değildir; bu çözümsüzlük, Türkiye toplumunun tamamı üzerinde derin ve kalıcı etkiler yaratmaktadır. Sorunun güvenlikçi yöntemlerle yönetilmesi, hukukun istisnalaşmasına, siyasetin sertleşmesine ve toplumsal güven duygusunun aşınmasına yol açmaktadır. Kürt meselesi çözülemedikçe, yalnızca Kürt yurttaşlar değil; Türkiye’nin tamamı daha dar bir siyasal alana, daha kırılgan bir demokrasiye ve daha kutuplaşmış bir toplumsal iklime mahkûm olmaktadır.

Bu sorun artık yalnızca bir kuşağın değil, kuşaklar boyunca devredilen bir siyasal yük hâline gelmiştir. Genç kuşaklar için Kürt meselesi, çözülmesi gereken bir istisna değil; neredeyse olağan bir kriz durumu olarak normalleşmiştir. Bu durum, hem siyasal umudu zayıflatmakta hem de ortak gelecek fikrini aşındırmaktadır. Sorunun ertelenmesi, maliyeti azaltmamakta; aksine her geçen yıl daha ağır ve karmaşık hâle getirmektedir.

Bu noktada CHP’nin pozisyonu bir “orta yol” ya da uzlaşmacı belirsizlik değil; siyasal olarak en sürdürülebilir ve gerçekçi seçenek olarak ortaya çıkmaktadır. Kürt meselesini inkâr etmeyen, ancak çözümü Cumhuriyet’i aşan kopuşlarda da aramayan bu yaklaşım; eşit yurttaşlık, hukuk devleti ve demokratikleşme zemininde kalıcı bir çözüm üretme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle mesele, yalnızca nasıl çözüleceği değil; hangi siyasal akılla çözülebileceği meselesidir.

SONUÇ

Kürt meselesinin neden bugüne kadar çözülemediğini anlamak için en somut örneklerden biri 2015 Dolmabahçe Mutabakatı’dır. Bu mutabakat, Kürt meselesinin yalnızca silahların susmasıyla sınırlı olmayan, siyasal ve demokratik bir çerçevede ele alınabileceğine dair güçlü bir imkân yaratmıştır. Ancak süreç, esas olarak devletin kurucu refleksleriyle yüzleşme cesaretini gösterememesi nedeniyle sona ermiştir. Demokratikleşme, olağanüstü bir dönem yönetimi olarak ele alınmış; kalıcı kurumsal dönüşüm iradesi ortaya konamamıştır. Bu nedenle Dolmabahçe, Kürt meselesinin neden yalnızca müzakereyle değil, güçlü bir demokratik irade ve rejim içi dönüşümle çözülebileceğini de göstermektedir.

Devlet Bahçeli’nin bir yandan Kürt meselesinin çözümü için “gövdesini ortaya koyduğunu” ifade ederken, diğer yandan “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” söylemini sürdürmesi de bu zihinsel sınırların açık bir göstergesidir. Kürt meselesi terörle özdeşleştirildiği sürece, çözüm iradesi kaçınılmaz olarak güvenlik politikalarıyla sınırlı kalmaktadır. Bu yaklaşımda Kürt meselesi, yurttaşlık ve demokrasi bağlamında ele alınan siyasal bir sorun olmaktan çıkarak bastırılması gereken bir tehdit olarak kodlanmaktadır.

Bugün Türkiye siyasetinde temel ayrım nettir: Kürt meselesini ya inkâr eden ya da Cumhuriyet’i aşmayı hedefleyen yaklaşımlar ile, Cumhuriyet’i eşit yurttaşlık ve demokrasi temelinde derinleştirmeyi amaçlayan çizgi arasındaki fark belirleyicidir. CHP’nin tarihsel ve siyasal sorumluluğu, Kürt meselesini ne güvenlikçi statükoya teslim etmek ne de Cumhuriyet’i bütünüyle sorunlaştırmaktır. Çözüm, Cumhuriyet’i aşmakta değil; onu demokrasiyle tamamlamakta yatmaktadır. Kürt meselesinin kalıcı ve meşru çözümü ancak bu siyasal akıl ve bu tarihsel süreklilik içinde mümkün olabilir.

Tolga Aktaş Strasbourg Üniversitesi

Leave A Comment

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)