Yıllar geçti. Cezaevleri değişti, duvarlar yükseldi, kapılar ağırlaştı. Ama bir şey değişmedi: Bu ülkede umut, en sık hapsedildiği yerlerden bile eksilmedi. Bugün hâlâ bir cezaevinde, siyasetin yalnızca kürsülerde değil; iradede, dirençte ve sessiz bir inatta da var olduğunu hatırlatan bir gerçek duruyor karşımızda. İşte tam da bu yüzden, bu ülkenin meselesi yalnızca kimin içeride olduğu değil; neden hâlâ umut üretilebildiğidir.
İnsanoğlunun en temel ortak özelliklerinden ikisi düşünmek ve umut etmektir. Biri sekiz, diğeri dokuz harften oluşur. Basit gibi görünür ama insanlık tarihi bu iki fiilin etrafında döner. Düşünmeyen insan sürüklenir, umut etmeyen insan çöker. Bir toplum hem düşünmeyi bırakmış hem de umut etmekten yorulmuşsa, orada artık yalnızca kalabalıklar vardır; halk değil.
Bugün Türkiye’ye dışarıdan bakıldığında görünen manzara tam olarak budur. İnsanlar yalnızca yoksullaşmıyor; tükeniyor. Her sabah yeni bir krizle uyanmaktan, her gün biraz daha daralan hayatlara sıkışmaktan, geleceğini planlayamamaktan yoruluyor. Düşünmek başa bela, soru sormak risk, umut etmek ise neredeyse ayıp hâline geliyor. Bir ülke insanlarını bu ruh hâline sürüklemişse, sorun yalnızca ekonomide değil; doğrudan siyasetin kendisindedir.
Bu tablo bir kader değil. Bu tablo, bilinçli olarak kurulmuş bir siyasal düzenin sonucudur. Erdoğan’ın inşa ettiği iktidar pratiği, düşünen yurttaşı değil; sabreden kitleyi makbul sayıyor. Çünkü düşünen insan itaat etmez, umut eden insan razı olmaz. Bu yüzden bu düzende soru değil sadakat, fikir değil biat ödüllendiriliyor.
Buradan gençlere bakmak yeterlidir. Bu ülkede doğan, burada okuyan, burada emek veren gençler artık bu ülkede yaşlanmak istemiyor. Bavullarını yalnızca daha fazla para için değil, nefes alabilmek için topluyorlar. Bu bir beyin göçü değildir; bu, bir gelecek göçüdür. Bir devlet kendi gençlerine “burada tutunamazsın” hissini veriyorsa, bu açık bir siyasal iflastır.
İktidar cephesinde ise gerçeklik bambaşkadır. Vatandaş kirayı, pazarı, faturayı konuşur; iktidar kürsüden büyük laflar eder. İnsanlar geçinemiyoruz der, cevap olarak tehditler sıralanır. Hayat pahalılığı sorulur, savunma sanayii anlatılır. Sanki aynı ülkede yaşamıyor gibidirler. Bu bir iletişim kazası değil; bilinçli bir kopuştur. Gerçekle yüzleşmemek için kurulan bir siyasal mesafedir.
Bu kopuşun ahlaki boyutu daha da çarpıcıdır. Dün yüksek sesle mahkûm edilen davranışlar, bugün aynı iktidar çevreleri tarafından yapıldığında sorun olmaktan çıkar. Toplum önünde sert bir ahlak dili korunur, perde arkasında bambaşka bir hayat sürer. İster istemez şu soru doğar: Ahlak gerçekten ilke midir, yoksa iktidara göre şekil alan bir vitrin mi? Yanlış, gerçekten yanlış olduğu için mi eleştirilmektedir; yoksa yanlışı yapanın kim olduğuna mıbakılmaktadır?
Türkiye bugün açlıkla mücadele eden ülkeler arasında anılıyorsa, bu sıradan bir istatistik değildir. Bu, bir yönetim anlayışının iflas belgesidir. Açlık yalnızca yoksulluk değil; devletin yurttaşına karşı en temel sorumluluğunu yerine getirememesidir. Gelişmiş ülkeler refahı, gelişmekte olanlar kalkınmayı tartışırken; Türkiye’nin açlık başlığıyla gündeme gelmesi, iktidarın en büyük “başarısı”dır. Ama bu, övünülecek değil; hesap sorulacak bir başarıdır.
Bütün bu tabloyu ayakta tutan şey algıdır. Gerçeğin yerine anlatı koymak, hayatın yerine slogan yerleştirmek. Bir siyasal parti yöneticisinin, konut krizine karşılık “S-400’ler var, çatımız sağlam” diyebilmesi işte bu yüzden mümkündür. Bu zihniyet için önemli olan çatıdır; içeride insanların üşüyüp üşümediği tali bir ayrıntıdır. Algı budur: Gerçekle uğraşma, onu ört.
Bir zamanlar bir cezaevinin avlusunda, gökyüzüne bırakılan bir balon vardı. Duvarların yüksekliğiyle değil, hayalin hafifliğiyle anlam kazanan bir andı bu. Demir parmaklıkların ardında bile umut edilebildiğini hatırlatan sessiz bir sahne… Asıl rahatsız edici olan da buydu zaten: Duvarlar yerindeydi ama balon yükseliyordu.
Ama unutmasınlar: Bu düzeni sürdürmek için övündüğünüz, Avrupa’nın en büyük cezaevi olarak anılan Silivri bile yetmeyecek. Çünkü bir ülke demir kapılarla yönetilemez. Hapishaneler korku üretir; korku bir süre işe yarar, sonra biter. Korku bittiğinde geriye kalan şey hafızadır. Ve bu toplumun hafızası sandığınızdan çok daha güçlüdür.
Bu topraklar bunu daha önce gördü. Tahtını korumak için halkına sırtını dönenleri de gördü, günü geldiğinde bir yabancı gemisinin güvertesinde ülkesini terk edenleri de. İsimler değişti, dönemler değişti; ama zihniyet aynı kaldı: Halktan korkanlar, günü geldiğinde halka sığınacak yer bulamaz. Bu bir tarih dersi değil; bu coğrafyanın acı ama değişmeyen kuralıdır.
Çünkü bu ülkenin kaderini saraylar değil, Anadolu belirler. Hakir görülen, yok sayılan, susturulmak istenen Anadolu insanı… O insanlar ayağa kalktığında ne donanmalar durdurabildi onları ne de zindanlar. Kurtuluş naraları saraylardan değil, yoksul köylerden yükseldi. Ve o naralar bu ülkeyi yeniden var etti.
Bugün de tablo değişmedi. Düşünmekten vazgeçmeyenler, umut etmekten yorulmayanlar olduğu sürece hiçbir düzen kendini kalıcı sanmasın. Baskı artabilir, cezaevleri dolabilir, algı bir süre gerçeği örtebilir. Ama bir halkın iradesi ne hapsedilebilir ne de susturulabilir.
Bu ülke karanlıktan defalarca geçti. Her seferinde de onu ayakta tutanlar, düşünmekten vazgeçmeyenler ve umut etmeyi reddetmeyenler oldu. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla korku değil; daha fazla cesarettir. Daha fazla suskunluk değil; daha fazla akıldır. Çünkü kurtuluş, bir gün mutlaka, yine bu toprakların içinden doğacaktır.
Ve o gün geldiğinde, kimlerin susturduğu, kimlerin susturulamadığı çok net hatırlanacaktır.
“Uçurtmalar vurulmasın.”
Tolga Aktaş / Strasbourg Üniversitesi



