Dünyanın Gözünü Diktiği Seçim

“Kader seçimi”, “dönüm noktası olacak seçim” gibi nitelemeler çoğu zaman “klişe” olmaktan öteye gidemiyor ama 12 Nisan’da yapılacak Macaristan seçimleri, gerçekten de “dünyada demokrasinin gidişatını” belirleyecek nitelikte. 

Yaklaşık 9,5 milyonluk bir nüfusu ve 93 bin kilometre kare yüzölçümü olan bir ülke, kapladığı alan bakımından yaklaşık iki Konya ve İstanbul’un yaklaşık yüzde 60’ına tekabül eden bir nüfusu olan Macaristan, neden dünyada demokrasilerin kaderini belirleyecek bir seçime sahne olsun?

Çünkü bu seçim, Başbakan Viktor Orbán’ın 16 yıldır devam eden iktidarını sandık yoluyla sona erdirebilir. Orbán gibi, hem ABD Başkanı Donald Trump hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in böylesine canıgönülden desteğini alabilen başka bir lider daha yoktur. Trump, Orbán’a desteğini göstermek için önce Dışişleri Bakanı Marco Rubio’yu ve ardından da, Başkan Yardımcısı J.D. Vance’i, Macaristan’a yolladı. 

Rusya’nın Orbán’ın kampanyasına desteği ise, Trump’ınkinden daha dolaylı. Kremlin’den açıktan ve doğrudan verilen destek olarak Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov’un, 8 Nisan 2026’da Orbán’ı “Macaristan’ın çıkarları doğrultusunda hareket eden pragmatik bir lider” diye bahsetmesini ve AB içindeki bazı güçlerin Orbán’ın rakiplerine yardım ettiğini öne sürmesini gösterebiliriz. Reuters’in aktardığına göre de, Putin de sızan bir telefon görüşmesi metninde Orbán’ın “bağımsız çizgisini” övmüş

Ancak, Rusya ile ilgili en ağır iddia; Kremlin’in, Macaristan’da örtülü algı operasyonlarıdüzenlediğiWashington Post’un, Avrupa istihbaratınca doğrulandığını belirttiği bir iç belgeye dayanan haberine göre Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR), Orbán’ın seçim şansını artırmak için ona yönelik sahte bir suikast girişimi kurgulamayı önermiş. Aynı haberde Rusya’nındezenformasyon kampanyalarıyapay zekâ üretimi karalama içerikleri ve Orbán taraftarı medya ile yakın eşgüdüm üzerinden de Orbán’ın yeniden seçilmesine yardımcı olmaya çalıştığı” ileri sürülüyor.

Seçime yalnızca iki gün kala, Avrupa politikasının önde gelen medya kurumlarından Politico’nun kamuoyuna açıklanan araştırmaların ortalamasını alan Poll of Polls ortalaması, ana muhalefet Tisza’nın (Özgürlük ve Saygı Partisi), Orbán’ın partisi Fidesz’in 10 puan önündeolduğunu gösteriyor. Ülkenin en güvenilir anket şirketlerinden Medián’ın seçimlerden önceki son anketiPéter Magyar’ın lideri olduğu Tisza’nın 23 puan önde olduğunu gösteriyor. Eğer, Medián’ın öngörüsü tutarsa Tisza, iktidara gelmekle kalmayacak; anayasayı değiştirecek çoğunluğa da sahip olacak. 

İktidara yakın Nézőpont Enstitüsü ise, güç dengesinin değişmediğini ve Fidesz ile küçük koalisyon ortağı KDNP’nin, Tisza Partisi’nin beş puan önünde olduğunu öne sürüyor.

Ancak, iktidara yakın olanlar dışında genelde tüm anketlerde aylardır Tisza’nın oyları, Fidesz’inkine göre, 10 ila 20 puan yüksekte. 

Macaristan’da Pazar günkü oylama öncesinde yayımlanan son ankette, Publicus araştırma şirketi, kararlı seçmenler arasında Tisza’yı %52Fidesz’i ise %39 gösteriyor. 

Kampanyanın son bölümün şekillenişi de, diğer seçimlerden farklı. Önceki kampanyalarda Fidesz, seçim günü yaklaştıkça güç kazanırdı. Bu kez ise, Orbán ve Fidesz daha çok reaktif bir görüntü verdi. Net bir kampanya mesajı öne çıkarmak yerine, gelişmelere cevap vermeye ve daha da geri kaymamaya çalıştı. 

Fidesz’in kampanyasının büyük bir bölümü “dünya savaşı geliyor” ve “Ukrayna, Macaristan için tehlike oluşturuyor” temaları etrafında döndü. Amaç, seçimi bir “güvenlik” referandumu olarak çerçevelemekti. Ancak bu mesaj, Fidesz’in çekirdek seçmeni dışında çok fazla kişiyi etkilemiş görünmüyor. Çoğu seçmen, Tisza kazanırsa Macaristan’ın savaşa sürükleneceğine inanmıyor.

Son düzlüğe girilirken Orbán, ekonomi üzerine daha fazla konuşmaya başladı ve Tisza hükümetinin Macar kaynaklarını Ukrayna’ya göndereceğini savundu. Aynı zamanda mesajları savruk hale hale geldi; özellikle “dış mihrakların seçime müdahalesi” konusunda yapılan farklı açıklamalar birbiriyle tam olarak örtüşmedi. Tabii bir de, ABD ve Rusya’nın Orbán’ı desteklemesine karşılık, Avrupa Birliği’nin Fidesz’in kuyunu kazıp seçimlere müdahale eden “asıl dış mihrak” olduğu iddiaları da tutarsız kaldı.  

Buna karşılık Péter Magyar, kendi kampanyasına odaklanarak istikrarlı bir tempo korudu ve giderek daha fazla “ülkeyi yönetmeye hazırlanan bir siyasetçi” izlenimi vermeye başladı.

Bütün bunları bir araya koyduğumuzda, ortaya ana muhalefetin daha derli toplu, hükümetin ise rakibini yakalamaya ve ona çelme takmaya çalışan taraf gibi göründüğü bir kampanya tablosu çıkıyor.

Magyar ve Tisza’nın başarılı biçimde yaptığı bir şey de şu oldu: neredeyse tüm Macaristan’ı, kasaba kasaba mezra mezra, kent kent mahalle mahalle gezdi. Gitmedik yer, çalmadık kapı bırakmadı. 

Bir gün bir lider gelir…

Seçmenlerin Tisza’ya kayışının sebeplerinden bazıları, iktidarın “metal yorgunluğu” ve Macaristan’ın yaşadığı ekonomik sorunlar. Fakat bunun ötesinde, asıl sebep çok başka: Tolstoy’a atfedilen ancak ona (ve belki de kimseye de tam ait olmayan), “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir” sözünde tarif edildiği gibi gibi bir durum söz konusu. “Bütün hegemonik iktidar değişimleri, iki şekilde başlar; ya bir yeni lider ortaya çıkar ya da siyaset sahnesine yeni bir lider gelir”. Fidesz’ten Tisza’ya olan oy geçişinde de, o “yeni liderin” ortaya çıkışı çok önemli bir belirleyici oldu. Tisza’nın 1981 doğumlu lideri Péter Magyar’ın 2024’te muhalefetin adayı olarak ön plana çıkması, Macaristan siyasetindeki tüm denklemi değiştirdi.

Türkiye’den önce, 2022 seçimlerinde Macaristan’da bir “altılı masa” deneyimi yaşandığını hatırlatalım. Orada da, muhalefet partilerinin tümü bir araya gelerek ittifak oluşturmuş ve buna rağmen, Viktor Orbán’ın üçüncü kez, üstelik de anayasayı da değiştirebilecek “süper çoğunlukla” iktidara gelmesini önleyememişti. Bu seçimlere giden iki yılda ise, Tisza birden diğer muhalefet partilerinin de desteğine ihtiyaç duymadan tek başına iktidara oynayabilecek bir dalgayı (hatta Medián’ın araştırması gerçekleşirse “tsunami”yi) yakalamış durumda.  

Son anketlerin ortak bir noktası var: genç seçmenler arasında, Orbán’ın popülaritesi çok düşük. Medián’ın anketlerinin ortalaması, 40 yaş altındaki seçmenlerin yalnızca beşte birinin Fidesz’i desteklediğingösteriyor. İronik biçimde, Orbán’ın hareketi Fidesz, 1988’de“Genç Demokratlar İttifakı” olarak kurulmuştu. Komünist hükümete direnmek için gizli gruplar halinde bir araya gelen öğrenciler tarafından kurulan Fidesz, başlangıçta otoriter yönetime doğrudan bir meydan okuma olarak tasarlanmıştı. Partinin kurucularından biri olan Orbán, daha sonra şeytanlaştıracağı milyarder George Soros’un Oxford’da sivil toplum üzerine çalışması için verdiği bursu kabul etmişti. 

Sovyetler Birliği’nin yıkılmaya gittiği dönemde, Macaristan’da da özgürlük ve demokrasi rüzgârları eserken, Orbán ve ağırlıklı olarak taşralı genç avukatlardan oluşan hareketi Fidesz de, yeni bir siyaset oluşturmayı vadediyordu. Bugün kendisi 38 yaşına gelen Fidesz, başlangıçta yıkmak üzere kurulduğu siyasi makinenin bizzat kendisine dönüşmüş durumda. 

Kurulduğundan beri hep Orbán liderliğinde olan Fidesz, ilk olarak 1998-2002’de iktidar gelmişti. Ancak, ülkeye damga vuruşları 2010’da seçimlerde, anayasal çoğunluğu da kazanarak ülkenin başına geçmeleri ile oldu. Orbán ve Fidesz’in diğer hukukçu yönetiminin ilk işi, Sovyetler sonrası dönemde dünyanın en ilerici anayasalarından biri olarak şekillendirilen anayasasını baştan aşağı değiştirmek oldu. İktidar üzerindeki başlıca denge ve denetleme mekanizması olarak tasarlanan Anayasa Mahkemesi’nin güçleri budandı; yargı hızla iktidarı destekleyecek biçimde siyasallaştırıldı. Bağımsız medya büyük ölçüde yok edildi; televizyonlar, gazeteler, radyolar tamamen hükümet eksenli hale geldi.  

Orbán’ın iktidarı, Avrupa Birliği içinde “liberal olmayan bir devlet deneyi” haline geldi. Orbán,“illiberal demokrasi” tezi şöyle ortaya çıktı:

26 Temmuz 2014’te Romanya’daki Băile Tușnad (Tusnádfürdő)da yaptığı konuşmada, Macaristan’da liberal olmayan bir devlet inşa etmek istediğini açıkça söyledi. Örnek olarak da Singapur, Çin, Hindistan, Rusya ve Türkiye gibi ülkeleri andı. 

Tam konuşması şöyleydi:

“Bunu başarabilmek için, 2010’da ve özellikle bugünlerde, tıpkı size az önce aktardığım ifadeler gibi liberal dünya tarafından küfür gibi görülen bir şeyi söylemek zorundaydık.
Demokrasinin zorunlu olarak liberal olması gerekmediğini söylemek zorundaydık. Bir devlet liberal değil diye demokrasi olmaktan çıkmaz.
Hatta şunu da söylemek zorundaydık ve söyledik: liberal demokrasi devlet örgütlenme ilkesine dayanan toplumlar, önümüzdeki on yıllarda küresel rekabet güçlerini koruyamayacaklar; kendilerini köklü biçimde değiştiremezlerse muhtemelen gerileyeceklerdir.

Bu duruma Macar cevabı şudur: çalışma temelli devlet çağı yaklaşmaktadır.
Liberal karakterde olmadığını söylemenin yükünü üstlenen, çalışma temelli bir toplumörgütlemek istiyoruz. Bugün uluslararası analistlerin yıldızları Singapur, Çin, Hindistan, Rusya ve Türkiye’dir..

Orbán bu açıklamasıyla iki amaç güdüyordu: Birincisi, “liberal demokrasi”yi Batı’ya özgü ve artık yetersiz bir model gibi sunmak. İkincisi, onun yerine rekabetçi, disiplinli, devlet-merkezli, çoğunlukçu ama liberal hak ve kurumlarla sınırlanmayan bir model ortaya koymak. 

Bu yüzden konuşma, yalnızca rastgele teorik bir çıkış değil, daha sonra Macaristan’da medya, yargı, anayasal denge-denetim ve sivil alan üzerindeki dönüşümün de ideolojik manifestosu idi. Bu ideolojinin kültürel öğeleri de, muhafazakârlık, dini motifler ve dinin odağında olduğu bir hukuk ve siyaset, aile değerlerinin vurgulanması ve “LGBT”nin “düşman” ilan edilmesiydi. 

Orbán’ın 2014’te ilan ettiği bu tez, çoğu zaman kamuoyunda “illiberal democracy”/illberal demokasi diye anılsa da, asıl formülasyonu “illiberal state”/illiberal devlet idi. Yani mesele yalnızca seçimli bir sistem eleştirisi değil, devletin liberal ilkelere göre değil “ulusal çıkar, rekabet gücü ve toplumsal örgütlenme” ekseninde yeniden kurulması iddiasıydı. Daha sonra bu çizgi, basında ve akademide sık sık “Orbán’ın illiberal demokrasisi” diye anıldı

Peki, Orbán’ın “model” olarak sunduğu illiberal demokrasi nedir? En sade anlatımla, seçimlerin var olduğu ama liberal demokrasinin güvencelerinin zayıfladığı ya da aşındırıldığı rejimdemektir. Yani sandık vardır, hükümet seçimle gelir, ama aynı anda şu unsurlar geriler:

-Basın özgürlüğü,
-Yargı bağımsızlığı,
-Kuvvetler ayrılığı,
-Azınlık hakları,
-Medeni ve insani özgürlükler,
-İktidarın anayasal sınırlarla denetlenmesi.

Terimi modern siyaset literatüründe meşhur eden isimlerden biri de, uluslararası politika yorumcusu Fareed Zakaria oldu. Zakaria, 1997’de yayımlanan “The Rise of Illiberal Democracy” (İlliberal Demokrasi’nin Yükselişi) makalesinde, seçim yapılan ama anayasal liberalizmin ve özgürlüklerin korunmadığı rejimleri bu adla tartıştı. Yani Orbán kavramın mucidi değil; ama onu Avrupa Birliği içinde açıkça sahiplenen ve pozitif bir siyasal model gibi sunan en önemli liderlerden biri oldu. 

Orbán bağlamında “illiberal demokrasi” denince genelde şu model kastediliyor:

-Seçimler sürer, ama oyun alanı iktidar lehine eğilir;
Muhalefet tamamen yasaklanmazama medya, kaynak ve kurumlar iktidar lehine yoğunlaşır;muhalefet, öldürmeden süründürülür,
Mahkemeler ve denetim kurumları formel olarak var olur, ama bağımsızlıkları aşınır;
Çoğunluk iradesi söylemi, bireysel hakların ve çoğulculuğun önüne geçirilir.

Özetle, Orbán’ın 2014’te övdüğü bu devlet tahayyülü, parti ile devletin iç içe geçtiği, bağımsız kurumların zayıfladığı bir düzendir. 

Her ne kadar Orbán, 2014’teki konuşmasında Singapur’u da örnek gösterse; onun modeline asıl tekabül eden bugünkü Rusya ve Türkiye oluyor.

Rusya ve Türkiye, her ne kadar pratikte Macaristan’dan çok daha ileri gitse de, Orbán’ın farkı, pratiğin teorik “fikir babası”, ideoloğu olması. 

O nedenle, Macaristan’daki seçimlerde sadece Orbán değil, “illberal devlet” modeli de yarışıyor. 

ABD’de de Trump ve bugünün Cumhuriyetçi Partisi’nin de, Orbán ile hem kişisel hem kurumsal bağları var. Trump’ın “Make America Great Again” hareketinin ideolojik fikir babası da, Orbán.

İşte, tüm bu sebeplerden dolayı Macaristan’ın 12 Nisan seçimleri, dünyanın gözünü diktiği ve demokrasinin geleceğinin de oylanacağı bir seçim.

Sezin Öney

Leave A Comment

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)