İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun siyasi mizahın bile kaldıramayacağı bir hızla hedef alındığı soruşturmalar, hukuk nosyonunun totaliter rejimlerin müdahalesi ile nasıl da toplumu baskılama, korkutma ve demokratik reflekslerini köreltme aracına dönüştüğünün adeta laboratuvar örnekleridir. Bu jet hızındaki davalar ve kayyum atamaları, Esenyurt’tan Beşiktaş’a kadar uzanırken, adalet kavramını kendi mezarına gömmektedir. Hukuk devleti mi? Yoksa liderin arka bahçesi mi? İşte sorulması gereken temel soru budur.
Hukukun Silah Olarak Kullanılması: Erdoğan İmzası
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın siyaset sahnesine kattığı en tartışmalı “yenilik”lerden biri, kendine özgü bir “hukuk” düzeni yaratmış olmasıdır. “Türkiye Yüzyılı” adı altında, hukuk sisteminin altına döşenen dinamitlerle yargı bağımsızlığı yerle bir edilirken, geriye sadece lidere sadakat gösteren bir yapıya dönüşmüştür. Bu sistemin içinde, hedeflenen siyasi aktörleri sürecin içinden bertaraf etmek için gereğinden fazla Cana yakın davranan, hukuk adına karar veren görevliler bulunmaktadır. Bugün Türkiye’de hukukun görevi, devletin değil, rejimin bekasının korunmasıdır. Sadece Erdoğan değil, rejimin tamamı bu “yeni” hukuk anlayışının mimarlarıdır. Bu sistemde mahkemeler, halkın vicdanında trajikomik tiyatro sahnesine dönüşmüştür.
Örneğin, Ekrem İmamoğlu davasında kullanılan taktikler içinden çıkılamaz absürtlükler taşır. Halkın büyük çoğunluğunun oylarıyla seçilen bir belediye başkanını, “suç unsuru” taşımayan söylemler üzerinden cezalandırmaya çalışmak, totaliter bir rejimin en tanıdık tarifidir. Bu, hukukun araçsallaştırılmasıyla iktidarın kendi meşruiyet krizini çözme çabasıdır. Fakat ironik olan, bu araçsallaştırmanın halkın gözünde rejimin meşruiyetini daha da sorgulanır hale getirmesidir.
Yeni Türkiye’nin Hukuk Repertuarı: Belirsizlik ve Keyfilik
“Yeni Türkiye tipi hukuk” olarak adlandırabileceğimiz bu sistemde, kanunlar öyle bir belirsizlikle yazılır ki, yurttaşlar her an suçlu olma korkusuyla yaşar. Hukuk devleti ilkelerinden tamamen sapmış olan bu sistem, halkı sürekli bir korku ve baskı altında tutmayı amaçlar. Günümüz Türkiye’sinde, yalnızca vicdani yükümlülüklerini taşıyan halk, Vladimir ve Estragon’un Godot’yu bekleyişine benzer şekilde, belirsizlik içinde gerçekleşmeyecek bir hayale tutunarak adaleti ummaktadır. Sadece ummaktadır, çünkü adaleti talep edebileceği tüm yollar ve protesto hareketleri baskıyla susturulmuştur.
Bu belirsizlik, yalnızca bireylerin değil, toplumun kolektif hafızasının da silinmesine yol açar. Bugün yargılanan bir belediye başkanı, yarın sıradan bir vatandaşın hukuksuz biçimde hapse atılmasının önünü açar. Anayasa? O, rejimin elinde bir süs eşyasıdır. Can Atalay gibi milletvekillerinin bile Anayasa’ya ve AYM kararına rağmen serbest bırakılmaması, bu sistemin normlar hiyerarşisini nasıl yerle bir ettiğini göstermektedir.
Adaletin Maskesi: Normalleşme
Totaliter rejimlerin hukuk anlayışı, bir yandan insan haklarını yok ederken diğer yandan bu yok oluşu bir “normalleşme” süreci olarak sunar. Otoritenin propagandası altında, halk, hukukun üstünlüğü yerine hukukun “sopasını” kabullenmeye zorlanır. Rejimlerin propaganda makineleri, hukuki kavramları bile kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden tanımlar.
Bu mizah dolu trajedi içinde, “adalet” artık siyasi bir şovun dekorundan ibarettir. Mahkemelerde verilen kararlar, halkın vicdanında çoktan hükmünü kaybetmiştir. Totaliter bir rejimde hukukun silah olarak kullanılmasının en büyük bedeli,toplumun adalete olan inancını kaybetmesidir. Buradaki en önemli tehlike ise, genç kuşağın bu yozlaşmayı kanıksaması ve korkmasıdır.
Sonuç: Toplumun Çürümesi
Dönemsel totaliter rejimlerin en büyük başarısı, hukuku araçsallaştırarak toplumun adalet algısını çökertmektir. Adalet artık sadece ayrıcalıklı belli bir zümrenin-oligarklarin- tek elinde izole bir boyut kazanır. Ancak bu sistemlerin tarihsel olarak uzun ömürlü olmadığı açıktır.
Hukukun içinin bu denli boşaltıldığı bir toplum, er ya da geç rejimin kendisini de çökertecek bir direnç noktası yaratır. Ancak bu direnç, büyük bir bedel ödenmeden gerçekleşmez. Önemli olan, bu bedelin büyümeden nasıl önlenebileceği sorusudur.
Ve işte burası, hukukun bir kavram olarak değil, bir vicdan olarak yeniden inşa edilmesi gerektiği noktadır. Türkiye, adaletin gömüldüğü değil, yeniden doğduğu bir ülke olmayı hak ediyor. Ancak bunun gerçekleşmesi için önce bu absürt tiyatronun perdesinin kapanması gerek.
Yazar: Damla Su Erbaş / Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesi