Adalet Mülkün Temeli mi, Yoksa Mülkün Bekçisinin Anahtarı mı?

  • Anasayfa
  • Analizler
  • Adalet Mülkün Temeli mi, Yoksa Mülkün Bekçisinin Anahtarı mı?

Devlet, yalnızca coğrafyanın, sınırların, kurumların toplamı değildir. Devlet, aynı zamanda bir inanç sistemidir. O inancın adı, gücün değil; adaletin meşruiyetidir. İnsanların hukuka güveni, mahkemelerin tarafsızlığı, hâkimlerin etik duruşu; devletin temellerini taş gibi sert, zaman gibi dayanıklı kılar. Türk devlet geleneğinde yüzyıllardır bir söz tekrar edilir: “Adalet mülkün temelidir.” Bu söz, devletin kendini var eden ilkesidir. Ancak son yıllarda yaşanan olaylar, bize şu ürkütücü soruyu sorduruyor:
Adalet hâlâ mülkün temeli midir, yoksa mülkün bekçisinin anahtarı hâline mi gelmektedir?
Bu soru, yalnızca bir hukuki tartışma değildir. Bu, devletin ruhuna atılan bir sorudur. Çünkü adalet çürürse, mülk yani devlet gövdesi ayakta kalamaz. Eğer adalet, gücün hizmetine girerse; devlet, kişilerin saltanat alanına dönüşür.

Baldıran Zehrinin Gölgesinde Adalet
M.Ö. 399 yılında Atina’da, insanlık tarihinin en ironik yargılamalarından biri yaşandı. Şehrin en bilge insanı Sokrates, “gençleri bozmak” ve “tanrılara saygısızlık etmekle” suçlandı. Halbuki Sokrates’in tek yaptığı, insanlara düşünmeyi öğretmekti. O, insanların ezberlerine karşı soru sormayı, yönetenleri sorgulamayı teşvik ediyordu.
Mahkeme, hakikati değil, huzursuzluğunu korudu; böylece tarihin en kirli kararı verildi. Sokrates’e baldıran zehri içirildi ve devlet, sorgulamayı susturmak uğruna kendi vicdanını zehirledi. Onun son sözleri, çağlar boyunca adaletin pusulası olarak kaldı:
“Sorgulanmamış hayat, yaşanmaya değmez.”
Bu cümle, bir insanın hayatı için değil; bir devletin bekası için söylenmiş gibidir. Sorgulanmayan adalet, adalet değildir. Sorgulanmayan yargı, hukuku değil, sahiplerini korur. Ve sahiplerini koruyan devletin adı, devlet değil; rejimdir.

Yargının Sac Ayağı Eğrilirse, Devlet Yalpalamaya Başlar
Modern devlet, üç sac ayağı üzerine kurulur: yasama, yürütme ve yargı. Bu ayaklar birbirine dayanır ama birbirlerini taşımak için değil, dengelemek için vardır. Yargının bağımsız olması; milletin, hukukun ve adaletin garantisidir. Hâkim, kararını veren kişi değil; verilen kararın vicdanıdır.
Ne var ki Türkiye’de uzun yıllardır yaşanan gelişmeler, bu tarafsız sac ayağının yavaş ve sistematik biçimde eğrildiğini gösteriyor. Yargının karar mekanizması, yürütmenin gölgesinde hareket etmeye başladığında, artık devlet değil; merkezî karar iradesi hukuku belirler hâle gelir.
Bir ülkede yargının bağımsızlığı tartışılır hâle gelirse, aslında tartışılan şey devletin varlık nedenidir.
Türkiye’de bugün tartışma, “bir kişinin suçlu olup olmadığı” değil;
kararı kimin verdiği ve kimin adına verdiği meselesidir.

Ekrem İmamoğlu Davası: Bir Yargılama Değil, Bir Eşik
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan “sahte diploma” davası, ilk bakışta hukuki bir süreç gibi görünse de, detaylarına bakıldığında bunun bir hukuk tartışması değil, siyasal meşruiyet mücadelesi olduğu açıkça görülmektedir.
Duruşma salonunda izinsiz ses kaydı alınması ve bu kaydın sosyal medyada dolaşıma sokulması, tekil bir ihlalin ötesinde, kamuoyunda giderek derinleşen bir güvensizlik atmosferinin işaretidir. Bu adımlar, yargı mekanizmasına duyulan güvenin sarsıldığına dair algıyı pekiştirmekte; adil yargılanma sürecinin mahkeme salonlarında değil, dijital mecralarda tartışıldığı bir tabloyu gözler önüne sermektedir. Eğer bireyler, hakikatin ancak gizli kayıtlarla görünür kılınabileceğine inanıyorsa, burada sorun kaydı alanlarda değil, kayıt almaya ihtiyaç duyulan sistemdedir. Bu durum, devletin temel direklerinden biri olan hukuka güvenin aşındığını gösterirken, davayı hukuki zeminden çıkarıp toplumsal meşruiyet arayışının merkezine taşımaktadır.
Peki öyleyse, yıllarca “adalet” kavramını siyasal meşruiyetinin merkezine yerleştiren, hatta bir dönem adalet arayışının mağduru olduğunu söyleyerek geniş kitlelerin desteğini kazanan siyasi irade bugün nasıl oldu da yargıyı bir güven krizinin odağına sürükledi? Bir zamanlar adaletin nöbetçisi olduğunu iddia edenler, hangi güç sarhoşluğu ile adaleti bir söylemden ibaret hale getirip, toplumun en temel dayanağı olan hukuk inancını yerle bir edecek noktaya taşıdı?
Bu dava, yalnızca bir şahısla ilgili değildir çünkü:
İmamoğlu, mevcut siyasi düzende sadece bir belediye başkanı değil; iktidarın karşısında alternatif siyasal dil kurma kapasitesine sahip bir figürdür.
Onun seçmenle kurduğu ilişki; kavgacı, kutuplaştırıcı ya da ideolojik çerçeveden değil, sosyal normalleşme, empati ve kapsayıcılık düzleminde kurulur. Bu durum, mevcut siyasal iktidarın alıştığı oyun planını bozar. Bu yüzden İmamoğlu’nun şahsında yürütülen tartışma, aslında bir kişinin değil; sistemsel dönüşüm ihtimalinin yargılanmasıdır.

Peki Zamanlama Tesadüf mü?
Siyasette hiçbir hamle denk geliş değildir. Bir siyasal aktörün önünün kesilmesi, yalnızca o anı değil; geleceği hedefler. Türkiye siyasetinde 2028’e doğru ilerlerken ortaya çıkan tablo şunu gösteriyor:
İktidar, bir seçim değil; bir geleceği kontrol etmek istiyor.
Ve o gelecek denkleminde İmamoğlu, mevcut iktidar açısından bir rakip değil; istikamet değiştiren bir kırılma noktasıdır. Çünkü o;
• Geçmiş dil kalıplarını kullanmaz,
• Tehdit üreten değil, umut biriktiren bir aktör görüntüsü verir,
• Korkuyu değil, normalleşmeyi konuşur.
Bu, mevcut siyasal sistemin taşıyamadığı bir yük haline gelmiştir. Çünkü korku siyaseti, umutla çatışır. Ve umut, gücün değil, toplumun elinde birikir.

AKP ve Erdoğan’ın Yargı Stratejisi: Bir Güç Muhasebesi
Erdoğan, yaklaşık yirmi yıllık iktidarı boyunca yalnızca seçim kazanmadı; aynı zamanda devletin kurumsal reflekslerini yeniden kodladı. Yargı bu kodlamanın ana unsuru hâline geldi.
Çünkü Erdoğan şunu gayet iyi biliyor:
Siyaset sandıkla kazanılır; iktidar devletle korunur.
Bu nedenle:
• Yargı karar verirken hukuk değil, güç konuşuyorsa,
• Yargıç, karar verirken kanun değil, konjonktür okursa,
• Mahkemeler, adaletin değil, iktidarın bekçiliğine soyunursa,
O ülkenin mülkü değil, sistemi tehdit altındadır.
Bu noktada asıl kırılma şudur:
İktidar devleti yönetmekten çıkıp, devleti iktidarın yönetmesi beklenir hâle gelmiştir.
Devletin sac ayağı, ayakta kalmak için değil, bir ideolojiyi taşımak için şekillendiriliyorsa;
Adalet mülkün temeli olmaktan çıkar, mülkün bekçisinin anahtarı olur.

Devlet mi yaşar, iktidar mı?
Bugün Türkiye’nin önündeki soru, sandığa, partiye, lidere veya ideolojiye ilişkin değildir.
Bu ülkenin geleceğini kim belirleyecek?
• Hukukun üstünlüğü mü,
• Yoksa üstünlerin hukuku mu?
Bu soruya yanlış cevap verilirse, sonuç şudur:
Devlet yaşar ama muktedirin zihniyeti ölür. Muktedir yaşar ama devlet ölürse; geriye hukuksuz bir boşluk kalır. Ve o boşluk bir kez açıldığında, kimse kendi adaletini arayamaz çünkü adalet artık yoktur.

Türk devlet geleneğinde mahkeme, devletin kalbidir. Kalp atmazsa beden ölür, adalet çalışmazsa devlet ölür. Bugün yaşanan tartışma, bir dava değil; bir miras tartışmasıdır. Bu ülke, adalet mülkün temeli kalsın diye mi kurulmuştu; yoksa mülkün bekçisinin anahtarını saklaması için mi? Bu metnin varlık sebebi, işte bu sorudur. Gücü korumak için devlet değil; devleti korumak için adalet gerekir. Ve adalet olmadan hiçbir gelecek kurulamaz.

Peki o zaman soralım: Bugün adaleti eğip büktüğünü zannedenler, yarın hükmün kendi kapılarına dayanacağını fark ettiklerinde hangi hukuka sığınacaklar? Çünkü tarihin öğrettiği bir gerçek var: Adalet, bazen geç kalır, bazen topallayarak yürür; fakat geldiğinde kimseye imtiyaz tanımaz. Madem öyle, bir gün herkesin muhtaç olacağı bu kapıyı bugün kim, hangi hesapsızlıkla kırıyor?

Tolga Aktaş

Strasbourg Üniversitesi

Leave A Comment

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)