21/10/2026
İktidarın Doğallığı ve Hegemonyanın Sınırları
Türkiye’de son dönemde giderek daha sık karşılaştığımız bir endişe var: Ya sandık hiç gelmezse? Siyasi iktidarın kurumlar üzerindeki hâkimiyeti, muhalefete yönelik müdahaleler ve demokratik rekabetin giderek daralan koşulları düşünüldüğünde bu endişenin nedenlerini anlamak pek tabii zor değil. Ancak yazı boyunca vurgulamaya çalışacağımı baştan söyleyeyim: Sandığın önümüze geleceğini düşünüyorum. Bu kanaatim, siyasi iktidarın eninde sonunda bir gün demokratik kurallara bağlı kalacağına ilişkin saf bir güvene dayanmıyor. Türkiye sağının uzun süredir sandık üzerinden kurduğu önemli bir meşruiyet ilişkisi var. Bunu geride bırakmanın katlanılabilecek bir siyasi maliyet olduğu kanısında değilim.
Bir adım daha öne atarak sandığın gelip gelmeyeceği tartışmasının ötesine de geçmek istiyorum. Siyasi iktidarların gücü elbette seçimleri kazanabilmelerinden ya da bizde olduğu gibi devlet kurumları üzerindeki hâkimiyetlerinden belirlenebiliyor. Ancak toplumun siyasi imkânlara ilişkin tahayyülünü biçimlendirebilmeleri, başka bir iktidar ihtimalini olağan dışı gösterebilmeleri ve kendi varlıklarını siyasi düzenin doğal bir parçası haline getirebilmeleri de bu gücün önemli kaynaklarıdır. Yani siyasi rekabet sandık kurulduğunda başlamıyor. Hangi siyasi seçeneğin ülkeyi yönetmesinin olağan, hangisinin istisnai sayılacağı üzerine yürütülen mücadele, seçimlerden çok daha önce başlıyor.
Sandık ve milletin gerçek temsilcileri
Türkiye’de sağın sandıkla kurduğu ilişkiyi anlamak için Demokrat Parti’nin 1950 seçimlerindeki başarısına ve sandık algısına dönmek gerekiyor. DP’nin anlatısında sandık, milletin “gerçek temsilcileri”nin iktidara kavuşmasının aracıydı. Nuray Mert, Merkez Sağın Kısa Tarihi’nde bu ayrımın üzerinde özellikle durur. Mert’e göre merkez sağın demokrasi anlayışını sayısal çoğunlukçuluğa indirgemek, onun kendine özgü temsil anlayışını gözden kaçırmamıza neden olabilir. DP’nin kendisini devletin partisine karşı milletin partisi olarak tanımlaması, siyasi rekabeti farklı programlar arasındaki bir yarışın ötesine taşıyordu. Ortada kimin milleti gerçekten temsil ettiği üzerine inşa edilmiş bir mücadele vardı. Meşhur seçim sloganını herkes hatırlıyordur: “Yeter! Söz Milletindir!”

Bu yaklaşım, sonraki yıllarda merkez sağın demokrasi anlayışının önemli unsurlarından biri haline geldi. Özellikle 27 Mayıs darbesinin ardından seçilmişlerin meşruiyetine yapılan vurgu, sandığın sağ siyasi gelenek açısından taşıdığı önemi daha da artırdı. 1961 seçimleri bu açıdan dikkat çekici sonuçlar üretmiştir. DP’nin kapatılmasının ardından gerçekleştirilen ilk genel seçimlerde, onun mirasını sahiplendiğini iddia eden iki yeni parti, AP ve YTP’nin toplam oyları CHP’nin oylarının üzerine çıkmıştı. Darbeyle kesintiye uğrayan temsil ilişkisi, seçimler aracılığıyla yeniden görünür hale gelmişti.
Sağın sandıkla kurduğu bu güçlü ilişkiyi demokratik çoğulculuğa koşulsuz bağlılık olarak değerlendirmek doğru olmaz. Nitekim DP’nin 1950’lerin ikinci yarısında muhalefet ve basın üzerindeki baskıları artırması, seçimle elde edilen çoğunluğun farklı taleplerin meşruiyetini güvence altına almadığını gösteriyor. Hatta her ne kadar farklı bir renge bürünmüş olsa da aynı kökten beslenen ANAP, 12 Eylül ile gelen siyasi yasakları sonuna kadar savunacaktı. Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Keçeciler şu demeci verecekti: “… bu millet öyle evlatlar yetiştirir ki, çok daha güzelini, çok daha iyisini kurabilir. O halde eski siyasi partileri belirli bir süre yasaklayalım. Onları belirli bir süre siyaset dışına koyalım.”
Yani bugün karşı karşıya kaldığımız müdahaleler, çok daha ağır biçimler almış olsa datümüyle yeni bir siyasal anlayışın ürünü değil. Sandığı millet iradesinin ifadesi olarak gören bir siyasi gelenek, kimin bu iradeyi temsil edebileceğine karar verme hakkını da kendinde bulabiliyor. Böylece siyasi rekabet, kimin daha iyi yöneteceği tartışmasından kimin yönetme hakkı olduğu tartışmasına taşınıyor. Bu da bizi kutuplaşma tartışmalarına götürüyor.
Uzlaşma iddiasından kutuplaşmanın siyasetine
Bugünlerde oldukça çok okunması gerektiğini düşündüğüm Ruşen Çakır ve Fehmi Çalmuk’un 2001 yılında yayımlanan Recep Tayyip Erdoğan: Bir Dönüşüm Öyküsü kitabı, AKP’nin kuruluş dönemindeki siyasi iddiaları anlamak açısından önemli belgeler içeriyor. Kitapta Erdoğan’ın cezaevinden çıktıktan sonra yaptığı bir açıklamayı önemsiyorum. Erdoğan, Türkiye’nin temel sorunlarının çözümünü millî iradeye dayanan bir iradeyle ilişkilendirirken TBMM’nin korunmasını da tarihsel bir görev olarak tanımlıyor:
“…bütün iç ve dış sorunlar, ancak milli iradeyi arkasına almış bir siyasi irade tarafından çözülebilir. İşte o yüzden ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ ilkesine ve onun kurumlaşmış ifadesi olan TBMM’ye hep birlikte ve kararlılıkla sahip çıkmak hepimiz için tarihi bir görevdir.”
Henüz AKP kurulmadan, millî irade üzerinden meşruiyet arayışının Erdoğan’ın söyleminde merkezi bir yere sahip olduğu görülüyor. Ancak kitabın son bölümlerinde aktarılan 2001 tarihli bir başka konuşma daha dikkat çekici:
“Artık kutuplaşmaya ya da çatışmaya dayanan siyaset anlayışının ülkemize bir şey getirmeyeceğine inanıyoruz.”

Bu ifade, AKP’nin kuruluş döneminde kendi kimliğini nasıl tanımlamaya çalıştığını gösteriyor. Parti, geçmişteki karşıtlıkları aşma, uzlaşma ve farklı toplumsal kesimlere ulaşma iddiasıyla sahneye çıkıyordu. İlerleyen yıllarda ise iktidarın kutuplaşmayla kurduğu ilişki belirgin biçimde değişti. Bu dönüşümün önemli örneklerinden biri 2013 Gezi Parkı protestoları sırasında yaşandı. AKP, kitlesel protestolar karşısında “Millî İradeye Saygı” mitingleri düzenledi. Seçimlerden elde edilen çoğunluk, hükümete yönelik toplumsal itirazların karşısında yeniden bir meşruiyet kaynağı olarak öne çıkarıldı.
Erdoğan, 9 Haziran’da Esenboğa Havalimanı’nda kendisini karşılayanlara hitaben, “Bize bazı marjinal gruplar değil, bize millet hesap sorar. Milletin de hesap yeri sandıktır, sandıkta sorar” diyordu. Aynı konuşmada kendisini karşılayan kalabalığın Ankara’nın “gerçek fotoğrafı”nı yansıttığını söylüyordu. Protestolara ilişkin bu sözlerde sandığın meşruiyet kaynağı olarak gösterilmesiyle, milletin sahici ifadesinin kimlerde görüldüğüne ilişkin değerlendirme yan yana duruyordu.
Kutuplaşmanın işlevi ve hegemonyanın sınırları
Kutuplaşmanın varlığı tek başına hegemonik zayıflığın kanıtı değil. Toplumsal desteği güçlü bir iktidar da seçmen bağlılığını pekiştirmek için karşıtlıklardan yararlanabilir. Ancak siyasi rekabet, kendi yönetiminin toplum için neyi mümkün kılacağından çok rakibin kazanması halinde nelerin kaybedileceği üzerinden kuruluyorsa başka bir soru doğuyor: Kutuplaşma yalnızca mevcut rızayı mı pekiştiriyor, yoksa olumlu bir gelecek vaadinin zayıfladığı yerde onu telafi etmenin yollarından birine mi dönüşüyor?
Türkiye sağının tarihindeki toplumsal yükselme vaatlerini hatırlayalım: Özal dönemiyle özdeşleşen “köşeyi dönme” beklentisi veya 1990’ların başındaki “iki anahtar” vaadi, yalnızca birer seçim sloganı değildi. Farklı toplumsal kesimlere mevcut düzen içinde daha iyi bir hayat kurulabileceğini söylüyorlardı. Bugün ise siyasal bağlılığın ne ölçüde olumlu bir gelecek beklentisiyle, ne ölçüde karşı tarafın kazanması halinde yaşanacağı ileri sürülen tehlikelerle üretildiğini sormamız gerekiyor. Bunlar birbirini dışlayan iki ayrı dönem değil, ağırlığı koşullara göre değişebilen iki mekanizma.

Bu tartışmada kurumsal güç, toplumsal meşruiyet ve yenilmezlik algısını birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bir iktidar kurumlar üzerindeki hâkimiyetini korurken toplumun daha geniş kesimlerini kendi siyasi projesine ikna etmekte zorlanabilir. İnsanlar da o iktidarın yönetme hakkını kabul etmedikleri halde, sahip olduğu kurumlar ve müdahale kapasitesi nedeniyle değişmesinin güç olduğunu düşünebilir. Böyle bir değerlendirmeyi başlı başına hegemonik rıza olarak görmek yanlış olur.
Ancak “değiştirmek zor” düşüncesi zamanla “iktidar istemedikçe hiçbir şey değişemez” kabulüne dönüştüğünde başka bir durum ortaya çıkar. Siyasi ihtimaller yalnızca iktidarın iradesiyle tarif edilmeye başlanır; toplumun, seçmenlerin ve diğer aktörlerin etkisi görünmez hale gelir. Hegemonyanın burada tartıştığımız etkisi, iktidara duyulan sevgi veya onaydan çok, onun çizdiği sınırların siyasi hayatın değişmez sınırları gibi algılanabilmesidir. Bu ayrım, iktidarın fiilî kapasitesiyle ona atfedilen sınırsız güç arasındaki mesafeyi değerlendirmek için önemlidir.
Sandıktan önce yenilmek
Türkiye’de sandığın hiç gelmeyeceğine ilişkin endişeler soyut bir korkudan ibaret değil. 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptal edilmesi, seçmen iradesine yönelik kurumsal müdahalelerin somut bir örneğiydi. 2024 seçimlerinin ardından belediyelere yönelik soruşturmalar, seçilmiş başkanların tutuklanması ve görevden uzaklaştırılması, kayyım atamaları ve mutlak butlan süreciyle karşılaştık. Sandıkta ortaya çıkan irade ile o iradenin kullanılabilmesi arasına yeni müdahaleler girdi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun Mart 2025’te tutuklanması ve görevinden uzaklaştırılması, rekabetin koşullarının ne ölçüde değiştirilebildiğini gösteren önemli bir gelişmeydi. Bu müdahalelerin etkisini küçümseyemeyiz. Ancak bir siyasetçiyi makamından uzaklaştırmakla onun toplumla kurduğu temsil ilişkisini ortadan kaldırmak aynı şey değil.
İmamoğlu’nun Ekim 2026’daki mahkeme savunması, tam da bu ayrımı düşünmek açısından önemli. İktidarın “sandığı görmeden kazanmak” istediğini ileri sürdü. Ardından kendi yargılanmasını bir ceza dosyası olarak ele almakla yetinmedi; sandık, millet iradesi ve ülkeyi yönetme hakkı üzerine siyasi iddialarını yeniden ortaya koydu. Bir zamanlar Erdoğan’ın her fırsatta “Bize millet hesap sorar” diyerek sandığı yönetme hakkının başlıca ölçütü olarak sunduğu yerde, bugün tutuklu bir cumhurbaşkanı adayı aynı meşruiyet meselesini mahkeme salonunda tartışmaya açtı. Bu karşılaştırma, kimin millet adına konuşabileceğine ilişkin mücadelenin artık tek taraflı yürütülemediğini gösteriyor.

Aslında uzun süredir seçimleri sandıkta değil, sandığa gitmeden kaybediyorduk. İktidarın en başarılı olduğu yer burasıydı. Seçimlerin önceden belirlenmiş olduğunu işaret etmiyorum. Yönetme hakkının doğal sahibinin kim olduğuna ilişkin mücadelenin çoğu zaman iktidarın lehine başladığını kastediyorum. Bunu zaman zaman kutuplaştırma yöntemiyle, zaman zaman ise rakibini kendisi belirleyerek yaptı. Sandık kurulmadan önce bile hangi siyasi seçeneğin ülkeyi yönetmesinin olağan, hangisinin istisnai sayılacağına ilişkin kabuller rekabetin sınırlarını etkileyebiliyordu.
Ancak bu sınırı geçtik ve eşiği aştık. 2024 seçimleri, başka bir iktidar ihtimalinin toplum içinde somut bir karşılık bulabildiği kırılma anı oldu. Sonrasındaki bütün müdahalelere rağmen bu ihtimalin siyasetten silinememesi aynı derecede önemli. Bugün iktidarın karşılaştığı meşruiyet sorunu, rakiplerinin yönetme hakkını gayrimeşru göstermeyi beceremiyor oluşuyla doğrudan ilgili. Kendisini milletin yegâne gerçek temsilcisi olarak sunmak, artık başkalarının temsil iddiasını kendiliğinden geçersiz kılamıyor. Kurumsal üstünlük sürerken meşru yönetme hakkı üzerindeki üstünlük iddiası artık daha açık bir mücadeleye konu oluyor. Belediye yönetimlerine müdahale edilebiliyor, muhalefet partilerine el konulabiliyor, bir siyasetçinin hareket alanı daraltılabiliyor; fakat bütün bunların toplumun kime meşruiyet tanıyacağını aynı kesinlikle belirlediği söylenemiyor. İktidarın gücünü yapabildiklerinden hareketle ölçmek, bütün bu müdahalelere rağmen belirleyemediklerini görmemizi engelliyor.
Sandığın önümüze geleceğine ilişkin kanaatimi koruyorum. Sandık, Türkiye sağının çok partili hayata geçtiğimizden beri kendi yönetme iddiasını dayandırdığı meşruiyet kaynaklarından en önemlisi; onu tümüyle devre dışı bırakmak yukarıda vurguladığım bu tarihsel anlatının yanı sıra, kendi varlığıyla alakalı da bir gerilim yaratacaktır. Bunu bir demokratik güvence olarak iddia etmiyorum. Seçimin hangi koşullarda yapılacağı, ortaya çıkan iradenin nasıl korunacağı ve siyasi sonuca nasıl dönüşeceği mücadele konusu olmaya devam edecek. Bugün farklı olan, başka bir iktidarın mümkün olup olmadığı sorusunun yalnızca mevcut iktidarın iradesiyle yanıtlanamaması. İmamoğlu’nun Silivri’deki savunması, sandık henüz kurulmamışken bile ülkeyi yönetme hakkı üzerine verilen mücadelenin sürdüğünü gösteriyor.
Belki de uzun yıllardan beri ilk defa sandık kurulmadan önce o ihtimali kaybetmiş değiliz.
Alper KARA


