24/09/2026
Türkiye’de sıradan bir güne uyanmak, sonu gelmeyen gerilim filminin yeni bölümünü izlemeye benziyor. Bugün tarikatlara operasyon yapılıyor, ertesi gün uyuşturucu baskını haberi geliyor, ardından kara para aklama ve fon skandalları patlıyor. Kaşif Kozinoğlu’na ilişkin yeniden açılan soruşturmada, yıllar önce yayımlanmış Kurtlar Vadisi Pusu dizisinin sahneleri bilirkişiye gönderiliyor. Borsa ve fonlardaki krizler ise karmaşık yapıları yüzünden toplumun büyük kesiminin vahametini henüz kavrayamadığı bir yerde duruyor. Bu olaylar gerçek olabilir. Bazıları gerçekten de soruşturulması gereken ciddi suçlardır. Ancak hepsinin aynı anda, art arda ve yüksek sesle gündeme gelmesi tesadüf değil, tükenmiş bir iktidarın yönetememe krizini perdeleme çabasıdır. Kamuoyunun dikkati her gün yeni ve suni şokla meşgul edilirken, iktidarın bizzat yarattığı asıl yangın konuşulmaz hale getiriliyor. Yani ekonomi.
O yangın her birimizin mutfağında, cebinde ve sokağında büyüyor. Motorinin litre fiyatı eylül ortasında Türkiye tarihinde ilk kez üç haneli rakamları gördü. TÜRK-İŞ’in ağustos verilerine göre dört kişilik bir ailenin yalnızca mutfak masrafı, yani açlık sınırı, 37 bin 388 lira. Kira, ulaşım, eğitim ve sağlık eklendiğinde yoksulluk sınırı 121 bin lirayı aşıyor. Aynı tabloda asgari ücret 28 bin 75 lirada kalıyor. Tek maaşla geçinen bir asgari ücretli ailesinin geliri mutfağa bile yetmiyor. En düşük emekli aylığı ise açlık sınırının üçte ikisini bile karşılamıyor. Bu tablo, küresel dalgalanmaların veya talihsizliklerin değil; bilim dışı zamanının Nas Politikası gibi ekonomi politikalarının, liyakatsiz kadroların ve iktidar eliyle yürütülen bilinçli şekilde servet transferinin doğrudan sonucudur. Bu tabloda kredi kartı borçlarındaki çığ gibi büyüme, yozlaşmış bir lüks tüketim şımarıklığından ziyade, halkın nefes alma çabasıdır. Kredi kartı borcu bu krizin sebebi değil, krizin ta kendisidir.
Bu yoksullaşma sarmalı yalnızca cüzdanları değil, toplumun dokusunu da parçalıyor. Okullarda çocuk yaşlara kadar sıçrayan şiddet ve herkesin dile getirdiği ahlaki çürüme bu zeminde büyüyor. Émile Durkheim, hızlı ve sarsıcı ekonomik değişim dönemlerinde toplumsal normların insanların arzularını dizginleyemez hale geldiğini söyler. Toplum böylece “anomi” denen kuralsızlık ve anlam boşluğuna sürüklenir. Robert Merton bu fikri bir adım ileri taşır. Toplum herkese başarıyı ve zenginliği hedef olarak gösterip bu hedefe giden meşru yolları kapatırsa, insanlar hedeften vazgeçmez, yolu değiştirir. Merton’un “yenilik” adını verdiği bu uyum biçimi, bugün borsa manipülasyonlarında, fon vurgunlarında, yasadışı bahiste ve iktidar yandaşlarının kısa yoldan zenginleşme pratiklerinde gördüğümüz tablonun ta kendisidir.
Bu anomi halinin temelinde, iktidarın kendi bekası için hukukun üstünlüğünü sistematik olarak aşındırması yatıyor. World Justice Project’in 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 143 ülke arasında 118. sırada. On yıl önce 80. sıradaydı. Yargının bağımsız hakem olmak yerine iktidarın sopasına dönüştüğü, kuralların partililer ve sıradan vatandaşlar için farklı işlediği ülkeye uzun vadeli yatırımcının gelmemesi kaçınılmazdır. Bu adaletsizlik, iktidarın beslediği gelir dağılımı uçurumunu da derinleştiriyor. TÜİK’in son verilerine göre en zengin yüzde 20 toplam gelirin yüzde 48’ini alırken, en yoksul yüzde 20’nin payı yüzde 6,4’te kalıyor. Üstelik bu rakamlar yalnızca geliri ölçüyor. Yüksek enflasyon dönemlerinde asıl uçurum servette açılır. İktidara yakın azınlık birikimini dövizle, garantili ihalelerle ve kur korumalı sistemlerle katlarken, yalnızca emeğiyle geçinen milyonlar her ay biraz daha eriyor.
Tüm bu sürecin en ağır faturası, bu ülkenin koruyucusu olan orta sınıfa kesiliyor. Ve bu, kaza değil, bilinçli bir siyasi tercihtir. Çünkü orta sınıf yalnızca istatistiksel bir gelir grubundan daha fazlasıdır; devletin taşıyıcı kolonudur. Aşırılıkları törpüleyen, adaleti, eğitimi, liyakati ve en önemlisi “hesap verilebilirliği” talep eden omurgadır.
Aristoteles bu dengeyi iki bin yılı aşkın bir süre önce Politika kitabında tarif eder. Ona göre aşırı zenginler yönetilmeye katlanamaz ve yalnızca buyurmayı bilir. Aşırı yoksullar ise yalnızca boyun eğmeyi öğrenir. En istikrarlı siyasi topluluk, orta sınıfın güçlü olduğu topluluktur.
Tam da bu yüzden, otoriterleşen ve hesap vermekten kaçan iktidarlar bağımsız orta sınıfı en büyük tehdit olarak görür. Demokrasiyi orta sınıf korur. Süper zenginlerin krizleri atlatacak serveti ve iktidarla iç içe geçmiş siyasi bağlantıları vardır. En alttakiler ise günübirlik hayatta kalma mücadelesi verir. Orta sınıf toplumun tampon bölgesidir. Kaybedecek bir evi, mesleki itibarı ve birikimi vardır ama bunları korumak için oligarşik güçlere sahip değildir. Tek güvencesi hukukun üstünlüğüdür. Orta sınıf eridiğinde, iktidardan şeffaflık talep eden en güçlü ses kısılır ve meydan gücü elinde tutanlara kalır.
Bu erime, devlet ile vatandaş arasındaki toplumsal sözleşmenin bizzat devleti yönetenler tarafından yırtılıp atılması demektir. Orta sınıfın varlığı, “kurallara uyar ve dürüstçe çalışırsan iyi bir hayat kurarsın” vaadinin kanıtıdır. Bugün yıllarca dirsek çürütmüş mühendisin ya da akademisyenin maaşı kirasına yetmezken, liyakatsiz kadrolar birden fazla maaşla saltanat sürüyorsa, o vaat çoktan bozulmuş demektir. Ekonomik bağımsızlığını kaybeden orta sınıfın yok oluşu, iktidarın hayalini kurduğu yeni siyasetin de zeminini hazırlıyor. Ay sonunu getiremeyen kitleler “hak talep eden hesap soran özgür yurttaşlar” olmaktan çıkıp, “devletten yardım bekleyen bağımlı kitlelere” dönüştükçe; siyaset vizyon yarışı olmaktan çıkıyor. İktidarın kendi bekası için sadakat karşılığında, vatandaşın hakkını birer lütuf gibi dağıttığı biat düzenine evriliyor. Sorgulayan bireyin ezildiği, yalnızca itaat eden kalabalıkların makbul vatandaş sayıldığı bu düzen, ülkenin entelektüel birikimini de sınır dışına itiyor. Orta sınıfın erimesi sıradan bir ekonomik kriz değil; iktidar pratiği olarak liyakatin, adalet inancının ve demokrasinin topluca tasfiyesidir. Orta direği yıkılmış bir çadır ayakta kalamaz. Kurumları parti binalarına dönüştürülmüş, orta sınıfı ve adalet inancı yok edilmiş bir devletin de demokratik, bağımsız ve refah içinde kalması imkansızdır. Öyleyse bugün asıl sormamız ve yüzleşmemiz gereken soru şudur: Kendi bekası için ülkenin omurgasını kırmaktan çekinmeyen, toplumu sadakaya ve lütfa muhtaç bırakan bu düzene boyun eğip birer ‘tebaa’ mı olacağız; yoksa hakkı, hukuku ve geleceğimizi talep eden ‘özgür yurttaşlar’ olarak o orta direği adaletle yeniden mi dikeceğiz?
Başak Yağmur ERAY



