Vladimir Putin’in Çin ziyareti yalnızca jeopolitik dengeler açısından değil, liderler arasındaki kişisel ilişki dili bakımından da dikkat çekiciydi. Özellikle Xi Jinping ile verdiği görüntüler ve kullandığı ifadeler, Moskova-Beijing hattının artık sıradan bir devlet ilişkisini aşarak ideolojik ve sembolik bir boyut kazandığını ortaya koydu. En azından, Putin ve Kremlin’in hedefi açıkça buydu.
Putin’in Xi Jinping’e hitaben kullandığı, Çin kültürüne doğrudan gönderme yapan şu söz özellikle uluslararası medyada geniş yankı uyandırdı:
“Sizi bir gün görmeyince, üç sonbahar geçmiş gibi hissediyorum.”
Bu ifade, Çincede kullanılan ve yakın dostluk ile özlemi anlatan klasik bir deyime gönderme niteliği taşıyordu: “Bir gün görmemek, üç sonbahar görmemek gibidir” (“一日不见,如隔三秋”). Putin’in bu sözü özellikle seçmiş olması tesadüf değildi. Rus lider, uzun süredir Xi ile ilişkisini yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda “kişisel dostluk” düzeyinde tanımlıyor.
Aslında son yıllarda Moskova ve Beijing arasındaki ilişkilerde kişisel lider diplomasisi son derece merkezi hale geldi. Putin ve Xi, birbirlerini defalarca “yakın dost” olarak tanımladı; birlikte doğum günü kutlamaları yaptılar, gayriresmî görüşmelerde dondurma ikramı gibi sembolik jestler kullandılar ve Batı’ya karşı ortak söylemler geliştirdiler. Putin’in geçmişte Xi için “en yakın ve en güvenilir dostlarımızdan biri” ifadesini kullanması da bu çizginin parçasıydı.
Kişisel Diplomasi Neden Önemli?
Bu tür ifadeler ilk bakışta yalnızca diplomatik nezaket gibi görünebilir. Ancak Çin siyasi kültüründe semboller, deyimler ve liderler arası kişisel uyum son derece önemlidir. Özellikle Xi Jinping döneminde Çin diplomasisi daha merkezi, lider odaklı ve tarihsel göndermelerle örülü bir karakter kazandı.
Putin’in Çin atasözü kullanması, Beijing’e verilen bilinçli bir saygı mesajıydı. Aynı zamanda Rusya’nın Batı’dan uzaklaştıkça Çin’e ne ölçüde stratejik önem verdiğinin de sembolik göstergesiydi.
Bu durum Ukrayna savaşı sonrasında daha görünür hale geldi. Batı yaptırımları ve diplomatik izolasyon girişimleri arttıkça Kremlin için Çin yalnızca ekonomik ortak değil, aynı zamanda uluslararası meşruiyet sağlayan kritik bir güç merkezi haline dönüştü.
Xi’nin Verdiği Mesaj
Xi Jinping’in Putin’i ağırlama biçimi de dikkatle kurgulanmıştı. Görüşmelerde kullanılan dil, verilen fotoğraflar ve yapılan açıklamalar, Çin’in Rusya’yı “yalnız bırakılmış bir aktör” olarak görmediğini göstermeyi amaçlıyordu.
Xi’nin özellikle “yüzyılda görülmeyen değişimler” (“changes unseen in a century”) söylemini tekrar etmesi önemliydi. Çin liderliği uzun süredir dünyanın Batı merkezli tek kutuplu yapıdan uzaklaştığını ve yeni bir güç dağılımının oluştuğunu savunuyor. Bu çerçevede Rusya, Çin’in gözünde yalnızca bir komşu değil; ABD liderliğindeki küresel düzene karşı stratejik denge unsuru.
Ancak bu yakınlık tamamen eşit koşullarda ilerlemiyor. Ukrayna savaşı Rusya’yı ekonomik olarak Çin’e daha bağımlı hale getirdi. Çin ise bu süreçte daha dikkatli ve kontrollü davranıyor; Moskova’yı desteklerken Batı ile ekonomik bağlarını tamamen koparmamaya çalışıyor.
“Sınırsız Ortaklık” Söylemi ve Gerçekler
İki ülke 2022’de “sınırsız ortaklık” söylemini ilan etmişti. Fakat pratikte Çin, Rusya’ya NATO tarzı açık askerî destek vermekten kaçınıyor. Pekin’in temel önceliği ekonomik büyümenin sürmesi ve ABD ile rekabetin yönetilebilir seviyede tutulması.
Yine de Putin’in Beijing ziyaretinde kullanılan semboller, verilen görüntüler ve kişisel dostluk mesajları oldukça önemliydi. Çünkü bu ziyaret yalnızca iki liderin buluşması değil; aynı zamanda Batı sonrası dünya düzeni fikrinin sahneye konduğu bir jeopolitik gösteriydi.
Putin’in Xi’ye söylediği “Bir gün görmeyince üç sonbahar geçmiş gibi oluyor” sözü de tam bu nedenle sıradan bir diplomatik nezaket cümlesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu cümle, Moskova’nın artık yönünü hangi eksene çevirdiğinin şiirsel ama stratejik bir özeti niteliğinde. Kremlin’in hedefi de, Çin’i de ne yapıp edip kendisiyle aynı eksene ve yöne çekip, Batı’ya karşı ideolojik savaşında elini güçlendirmek.
Trump’ın Çin ziyareti ile Putin’kini karşılaştırırsak
Trump döneminde Washington ile Beijing arasındaki ilişkiler büyük ölçüde ticaret savaşı ekseninde şekillendi. Trump, Çin’i uzun yıllar boyunca Amerikan ekonomisini “sömürmekle” suçladı; gümrük tarifeleri, teknoloji yaptırımları ve tedarik zinciri baskılarıyla Pekin’e karşı agresif bir ekonomik baskı politikası yürüttü.
Ancak ilginç biçimde Trump, Xi Jinping ile kişisel ilişkisini tamamen koparmadı. Hatta birçok kez Xi’den “çok güçlü”, “çok zeki” ve “arkadaşım” diye söz etti. 2017’deki Çin ziyaretinde Trump’ın Yasak Kent’te ağırlanışı son derece görkemliydi; Xi Jinping, Trump’a Çin imparatorluk ihtişamını gösteren özel bir protokol uygulamıştı.
O dönemde Trump’ın Pekin’deki görüntüsü daha çok “iş adamı lider” havası taşıyordu: büyük anlaşmalar, ekonomik pazarlıklar, ticaret açıkları ve kişisel kimya üzerinden ilerleyen bir ilişki modeli.
Putin–Xi hattında ise mesele yalnızca ekonomi değil. Burada ortak ideolojik pozisyonlar, Batı sonrası dünya düzeni söylemi ve ABD hegemonyasına karşı stratejik koordinasyon ön planda.
Putin ve Xi: Ortak Sistem Eleştirisi
Trump’ın Çin’e yaklaşımı rekabetçi ama işlemseldi (“transactional”). Putin ile Xi arasındaki ilişki ise daha sistemik bir karakter taşıyor.
Moskova ve Pekin uzun süredir şu fikirlerde birleşiyor: ABD merkezli liberal uluslararası düzenin aşınmakta olduğu, Batı’nın demokrasi ve insan hakları söylemini jeopolitik araç olarak kullandığı ve “çok kutuplu dünya” düzeninin yükseldiği.
Bu nedenle Putin’in Beijing ziyaretlerinde kullanılan dil, Trump dönemindeki ABD–Çin görüşmelerinden farklı olarak yalnızca ekonomik pazarlık değil; aynı zamanda alternatif küresel düzen inşası fikrine dayanıyor.
Xi Jinping’in sık sık kullandığı “yüzyılda görülmeyen büyük değişimler” söylemi de bu bağlamda önemli. Çin ve Rusya, kendilerini mevcut uluslararası sistemin revizyonist güçleri olarak konumlandırıyor.
Trump’ın Çelişkili Çin Politikası
Trump’ın Çin yaklaşımı aynı zamanda çelişkilerle doluydu. Bir yandan Çin’i Amerikan işçilerini mağdur eden rakip güç olarak tanımlıyor; diğer yandan Xi Jinping ile “harika ilişkisinden” söz ediyordu. COVID-19 pandemisiyle birlikte ise bu ilişki dramatik biçimde sertleşti. “Çin virüsü” söylemleri, teknoloji savaşları, Çin’in önde gelen teknoloji şirketi Huawei’ye Halkın Kurtuluş Ordusu ile bağlantıları iddiasıyla yaptırımları ve TikTok tartışmaları Washington-Pekin hattındaki gerilimi yeni seviyeye taşıdı.
Putin’in Çin ziyaretleri ise tam tersine, gerilim değil dayanışma görüntüsü verme amacı taşıyor. Özellikle Ukrayna savaşı sonrasında Kremlin için Çin’in verdiği sembolik destek hayati hale geldi.
İki liderin Çin ziyaretlerini karşılaştırırsak, Trump’ın Çin ziyaretleri, küreselleşme içindeki ekonomik rekabetin yönetilmesine dayanıyordu. Putin’in ziyaretleri ise küresel sistemin yeniden kurulmasına ilişkin daha büyük bir ideolojik çerçeve sunuyor. Trump, Çin’i daha iyi pazarlık yapılması gereken rakip bir ekonomik güç olarak görüyor; ziyareti de bunu yansıtıyordu. Putin ise Çin’i Batı’ya karşı jeopolitik dayanma noktası olarak görüyor.
Bu nedenle Trump-Xi görüşmeleri çoğunlukla ticaret, yatırım, gümrük vergileri, ekonomik denge üzerinden şekillenirken; Putin-Xi görüşmeleri: çok kutupluluk, NATO “tehdidi”, dolar merkezli sisteme alternatifler, Avrasya entegrasyonu, “Batı sonrası düzen” gibi daha geniş jeopolitik başlıklar etrafında gelişiyor.
Çin açısından da, Trump ve Putin tamamen farklı kategorilerde değerlendiriliyor.Trump, Beijing için öngörülemez ama pazarlık yapılabilir bir Amerikan lideri. Putin ise Batı’ya karşı stratejik koordinasyon kurulabilecek uzun vadeli ortak.Sonuçta, Çin’in Rusya ile 4209 kilometrelik bir sınırı var, Rusya Çin’in en büyük doğalgaz tedarikçisi ve petrol konusunda da en çok ithalat yaptığı ülkelerden biri. Dolayısıyla, Moskova-Biejing ilişkilerinin “kötü olmaması” Çin’in önem verdiği bir durum.
Bu nedenle Putin’in Xi’ye söylediği “Bir gün görmeyince üç sonbahar geçmiş gibi oluyor” sözü yalnızca diplomatik bir nezaket değil; Çin’in yükselişi karşısında Moskova’nın yeni jeopolitik yönelimini anlatan sembolik bir cümle haline geliyor.
Trump döneminde Beijing ile Washington arasında “rekabet içinde bağımlılık” ilişkisi vardı. Putin’in ziyaretlerinde ise giderek daha fazla “ortak kader” söylemi öne çıkıyor.
Çin ve Rusya’nın mecburiyet ilişkisi mi, kader ortaklığı mı?
Bu tabloyu daha da ilginç hale getiren unsur ise, Financial Times’ın aktardığı ve diplomasi kulislerinde uzun süre tartışılan bir iddia oldu. Gazeteye göre Xi Jinping, Donald Trump ile yaptığı görüşmelerden birinde, Rusya’nın Ukrayna’ya savaş açma sürecinde “stratejik bir hata” yaptığını ima eden değerlendirmelerde bulundu. İddiaya göre Xi, savaşın Rusya’yı Batı karşısında gereğinden fazla yıprattığını ve Moskova’yı Çin’e daha bağımlı hale getirdiğini düşünüyordu.
Bu iddialar hiçbir zaman resmî olarak doğrulanmadı; hatta Trump, ABD’li gazetecilerin konuyla ilgili sorduğu sorular üzerine, Xi’nin “Rusya, Ukrayna konusunda hata yaptığını” söylemediğini iddia etti. Ancak, Beijing’in Ukrayna savaşı boyunca izlediği dikkatli ve mesafeli tutum düşünüldüğünde, Financial Times’ın bu iddiası birçok analist tarafından tamamen mantıksız da bulunmadı. Çin yönetimi Rusya’yı tamamen karşısına almak istemediği gibi, Ukrayna savaşının küresel ekonomik istikrarsızlığı artırmasından ve Avrupa’yı yeniden güçlü biçimde ABD eksenine yaklaştırmasından da rahatsızlık duyuyor.
Aslında bu durum, Moskova-Beijing ilişkilerinin doğasındaki temel gerilimi de gösteriyor. Kamuoyu önünde “sınırsız ortaklık” söylemi öne çıkarılırken, Çin elitleri içinde Rusya’nın Ukrayna’daki hamlesinin Pekin’in uzun vadeli stratejik çıkarlarını karmaşıklaştırdığı yönünde değerlendirmeler yapıldığı uzun süredir konuşuluyor. Çünkü savaş yalnızca Rusya’yı değil, Çin’in Avrupa ile ekonomik ilişkilerini ve küresel ticaret düzenini de dolaylı biçimde etkiledi.
Dolayısıyla Putin’in Beijing’de gördüğü sıcak karşılama ve kullanılan dostluk dili ne kadar güçlü görünürse görünsün, Çin tarafı ilişkileri hâlâ son derece pragmatik ve çıkar odaklı bir çerçevede yönetiyor. Kremlin’in Batı ile kopuşu derinleştikçe Moskova’nın Beijing’e olan bağımlılığı artarken, Çin ise bu asimetrik ilişkinin sağladığı stratejik avantajları dikkatle hesaplıyor.
Ve belki de 21. yüzyılın en önemli sorularından biri tam burada ortaya çıkıyor: Çin ile Rusya arasındaki gerçekten kalıcı bir stratejik blok mu, yoksa Batı baskısının yarattığı geçici bir tarihsel yakınlaşma mı
Sezin Öney-Hazar Gökçen


