Çocukların dijital ortamlarda karşılaşabilecekleri risklere karşı korunması, hiç kuşkusuz devletin meşru ve gerekli yükümlülüklerinden biridir. Siber zorbalık, zararlı içeriklere maruz kalma, manipülatif ticari uygulamalar, kontrolsüz dijital harcamalar, çevrimiçi bağımlılık ve yaşa uygun olmayan etkileşim biçimleri, günümüzün önemli kamusal sorunları arasındadır. Bu nedenle dijital alanda çocukların korunmasına yönelik düzenleme yapılması, başlı başına tartışmalı bir mesele değildir. Tartışılması gereken asıl konu, bu meşru amaca ulaşmak için seçilen araçların hukuka, ölçülülüğe ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olup olmadığıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan ve 5651 sayılı Kanun’da önemli değişiklikler öngören teklif, tam da bu nedenle dikkatle değerlendirilmelidir. Çünkü teklif, görünürde çocukların korunmasını amaçlamakla birlikte, içeriği itibarıyla yalnızca çocuklara ilişkin sınırlı koruma tedbirleri getirmemekte; aynı zamanda sosyal ağ sağlayıcıları ve dijital oyun dağıtıcıları üzerinde geniş idari yetkiler tanıyan, içerik denetiminin ötesine geçerek dijital hizmetlerin işleyişine kadar uzanan yeni bir müdahale çerçevesi kurmaktadır.
Burada ilk dikkat çeken husus, 15 yaş altındaki çocuklara sosyal ağ hizmeti sunulmasının yasaklanmasıdır. Çocukların korunması bakımından yaş temelli bazı tedbirlerin tartışılması doğaldır. Ancak hukukta meşru amaç tek başına yeterli değildir; seçilen aracın aynı zamanda gerekli ve orantılı olması gerekir. Bu noktada temel soru şudur: Bir çocuğu korumanın yolu, onu dijital sosyal alanlardan mutlak biçimde dışlamak mıdır? Yoksa daha dengeli, ebeveyn gözetimini, yaşa uygun tasarımı ve veri koruma güvencelerini birlikte içeren bir model mi tercih edilmelidir?
Karşılaştırmalı hukukta ağırlıklı eğilim, mutlak yasaklar yerine şartlı ve denetimli erişim modelleridir. Avrupa Birliği veri koruma yaklaşımı da bu alanda çocukların çevrimiçi hizmetlerle ilişkisini tümden yasaklamak yerine ebeveyn rızası, veri minimizasyonu ve yaşa uygun koruma tedbirleri çerçevesinde ele almaktadır. Türkiye’de ise teklif, ebeveynin karar alanını daraltan ve çocuğu doğrudan sistem dışına iten bir yaklaşım benimsemektedir. Oysa çocuğun yüksek yararı, onu dijital dünyadan yalıtmakta değil; dijital dünyaya güvenli, bilinçli ve destekli biçimde katılımını sağlamaktadır.
Teklifin en dikkatle değerlendirilmesi gereken yönlerinden biri de “yaş doğrulama” başlığıdır. Çünkü metin, yaş doğrulama yükümlülüğü getirmekte ancak bunun nasıl yapılacağını açıkça düzenlememektedir. Bu belirsizlik, hukuk tekniği bakımından ciddi bir sorundur. Yaş doğrulama ile kimlik doğrulama aynı şey değildir. Bir sistem, kullanıcının belirli bir yaş eşiğinin altında olup olmadığını teyit edebilir; bunun için tüm kimlik bilgilerinin işlenmesi zorunlu değildir. Ne var ki kanunda yöntem açıkça sınırlandırılmadığında, uygulamanın kolaylıkla kimlik temelli doğrulama sistemlerine yönelmesi mümkündür.
Bu ihtimalin doğuracağı sonuçlar yalnızca çocuklarla sınırlı değildir. Kimlik tabanlı doğrulama, anonimliği zayıflatır, veri güvenliği riskini artırır ve kamu otoriteleri ile özel şirketler nezdinde büyük ölçekli veri eşleştirme imkânı yaratır. Bugün çocukları koruma amacıyla kurulan bir sistem, yarın daha geniş bir denetim altyapısına dönüşebilir. Hukuk devletinin görevi yalnızca fiilen gerçekleşen ihlalleri önlemek değil, aynı zamanda kötüye kullanılabilecek müdahale kapasitesini baştan sınırlamaktır.
Teklifin ikinci önemli boyutu, sosyal ağ sağlayıcılar bakımından getirilen kısa müdahale süreleri ve ağır yaptırımlardır. Özellikle belirli kararların bir saat içinde uygulanması zorunluluğu, teorik olarak hız ve etkinlik amacı taşıyor gibi görünse de pratikte başka bir sonuç doğurur: Platformlar hukuki değerlendirme yapmaktan çok, hukuki riskten kaçınmaya yönelir. Milyonlarca içeriğin aktığı küresel platformlarda bir saat, gerçek anlamda bağlam ve ifade özgürlüğü analizi yapmak için yeterli değildir. Bu durumda şirketler, tartışmalı içeriği de hukuka aykırı içerikle birlikte kaldırma eğilimine girer.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “dondurucu etki” olarak tarif ettiği mesele tam da budur. Ağır yaptırım ve belirsizlik ortamı, yalnızca belirli içerikleri değil, düşünce açıklama ortamının bütününü etkiler. İnsanlar ve kurumlar, cezadan kaçınmak için kendilerini önceden sınırlar. Bu da doğrudan sansür kadar tehlikeli olan otosansür mekanizmasını besler.
Teklifin daha az konuşulan ama belki de daha önemli yönü ise dijital oyun ekosistemine ilişkindir. Oyun sağlayıcı, oyun dağıtıcı, derecelendirme, temsilcilik, yaptırım, bant daraltma ve bilgi verme yükümlülükleriyle oyun alanı ilk kez doğrudan 5651 rejimine bağlanmaktadır. Oysa dijital oyun sektörü yalnızca bir eğlence alanı değildir; bugün aynı zamanda yazılım geliştirme, tasarım, yaratıcı endüstriler, veri teknolojileri ve dijital ihracat bakımından stratejik bir sektördür.
Küresel oyun pazarının büyüklüğü bugün yaklaşık 188 milyar dolar seviyesindedir ve önümüzdeki yıllarda çok daha yüksek hacimlere ulaşması beklenmektedir. Türkiye’de ise sektör henüz daha sınırlı bir ekonomik büyüklüğe sahip olmakla birlikte, oyuncu sayısı bakımından Avrupa’nın en büyük pazarlarından biridir. Bu tablo bize şunu söylemektedir: Türkiye’nin bu alandaki temel politika sorusu, oyun ekosistemini nasıl sınırlayacağı değil; bu büyüyen dijital ekonomiden nasıl daha fazla pay alacağı olmalıdır.
Tam da bu nedenle, bir yandan oyun ve uygulama sektörünü teşvik eden, reklam ve platform maliyetlerine destek veren kamu politikaları izlenirken, diğer yandan aynı sektörü ağır yaptırımlar ve belirsiz idari müdahale yetkileriyle kuşatan bir yaklaşım benimsenmesi ciddi bir politika tutarsızlığı yaratmaktadır. Girişimciliği desteklemek isteyen bir devlet ile sürekli uyum baskısı üreten bir düzenleyici yaklaşım aynı anda yürütüldüğünde, ortaya güven veren bir yatırım ortamı değil, belirsizlik üreten bir iklim çıkar.
Ancak teklifin en kritik ve belki de en az görünür boyutu, algoritmalar, veri işleme mekanizmaları ve ticari tutumlar hakkında idareye tanınan geniş açıklama isteme yetkisidir. Bu, artık yalnızca belirli bir içeriğin hukuka uygun olup olmadığını tartışmak değildir. Bu, dijital platformların nasıl çalıştığını, neyi nasıl önerdiğini, kullanıcı davranışlarını nasıl işlediğini ve hizmet mimarisini hangi teknik tercihler üzerinden kurduğunu denetim alanına açmaktır.
Buna bir de “risk değerlendirmesi” üzerinden hizmetin sunum biçimini değiştirme veya hizmeti kısmen ya da tamamen durdurma yetkisi eklendiğinde, karşımıza içerik müdahalesinin çok ötesine geçen bir tablo çıkmaktadır. Bu artık yalnızca içerik rejimi değildir; platform mimarisi denetimidir. Başka bir ifadeyle, teklif yalnızca internette neyin yayınlanacağını değil, dijital hizmetlerin nasıl işleyeceğini de idari takdir alanına açmaktadır.
Burada hukuk bakımından iki temel ilke belirleyicidir: ölçülülük ve belirlilik. Temel haklara müdahale eden kurallar açık, net ve öngörülebilir olmak zorundadır. Oysa teklifin birçok yerinde “risk”, “kamu sağlığı”, “aile ve çocukların korunması”, “gerekli her türlü tedbir” gibi son derece geniş ve yoruma açık kavramlar kullanılmaktadır. Bu tür ifadeler, idari takdir alanını büyütür ve hukuk güvenliğini zayıflatır. Belirsizlik ise en çok özgürlük alanını daraltır; çünkü bireyler ve kurumlar hukuken neyle karşılaşacaklarını öngöremediklerinde, ihtiyat adına kendilerini sınırlar.
Sonuç olarak mesele, çocukların korunmasına karşı çıkmak değildir. Mesele, çocukların korunması adına kurulan hukuki çerçevenin hangi sınırlar içinde kaldığıdır. Eğer kurulan sistem anonimliği zayıflatıyor, mahremiyet risklerini artırıyor, platformları aşırı kaldırmaya itiyor, oyun ekosistemini yüksek yaptırım tehdidi altında bırakıyor ve nihayet dijital hizmetlerin işleyişini idari tasarrufa açıyorsa, burada artık yalnızca bir çocuk koruma düzenlemesinden söz etmek mümkün değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, yasak ve baskı mantığıyla çalışan bir dijital hukuk değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; çocukları koruyan, aileleri güçlendiren, mahremiyeti gözeten, ifade özgürlüğünü koruyan, yaratıcı endüstrileri destekleyen ve dijital ekonominin büyümesini engellemeyen hak temelli, ölçülü ve öngörülebilir bir düzenleme yaklaşımıdır.
Çocukları korumak elbette zorundayız. Ancak bunu yaparken özgürlük alanını gereksiz yere daraltmamak, hukuki güvenliği zedelememek ve dijital geleceği belirsizlik içinde bırakmamak da aynı ölçüde kamusal bir sorumluluktur.
GÜLŞAH DENİZ ATALAR
Bilişim Hukukçusu – CHP PM Üyesi



