Barış, savaşın yokluğu değil; gücü elinde tutanların verdiği bir karardır.
“Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cehalet güçtür.” George Orwell
Günümüzdeki uluslararası örgütlerin doğuşu, iki dünya savaşının ardından dünyanın duyduğu derin “istikrar” ihtiyacına dayanır. Savaşın yıkıcılığı ve öngörülemezliği karşısında devletler, silah yerine masayı tercih etmeyi öğrendiler. Elbette bu yönelimi, Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Milletler Cemiyeti’nin caydırıcılıktan yoksun kalışıyla açıklamak da mümkündür. Bir masa kurulmuştu, ancak o masanın arkasında ne gerçek bir güç ne de kararlılık vardı. Gururu incinmiş Almanya’yı durduracak bir irade da yoktu. Bunun üzerine devletler şöyle düşündüler: Milletleri bir araya getirelim; genel kurullarda birbirimizi tanıyalım, konuşalım, müzakere edelim. Masalarımız olsun, konseylerimiz, kurullarımız, sekreterliklerimiz olsun. Çünkü biz, dünyanın kaderini şekillendiren akıllı ve sorumlu insanlarız; insanlığın iyiliğini düşünüyoruz. İşte bu düşünce, 1945’te Birleşmiş Milletler ’in kurulmasına giden yolu açtı; savaşın galipleri, bu kez masanın arkasında hem güç hem de karar iradesi olmasını sağlayacak yeni bir uluslararası düzen inşa etmeye giriştiler.
Vesayet Fikri: Günahın Telafisi mi, Denetimin Devamı mı?
1945’te Birleşmiş Milletler kurulurken yeni uluslararası düzen yalnızca savaşları önlemeyi değil, sömürge imparatorluklarının çözülme sürecini de kurumsal bir çerçeveye oturtmayı hedefliyordu. Bu amaçla aynı yıl BM Şartı’yla Birleşmiş Milletler Vesayet Konseyi oluşturuldu. Konseyin görevi, “kendi kendini yönetemeyen” bölgelerin bağımsızlığa hazırlanma süreçlerini denetlemekti. Böylece sömürgecilik sonrası geçiş, tarihsel bir kopuş olarak değil, uluslararası sistemin gözetimi altında yürütülecek bir dönüşüm olarak tanımlandı.
Vesayet Konseyi, geçmişin sömürge günahlarından arınma arzusunun kurumsal bir tezahürü olarak sunuldu. İmparatorlukların dağılışı artık bir geri çekilme değil, denetimli bir “sorumluluk devri” olarak çerçevelendi. Bağımsızlık bir hak olarak tanınırken, o hakkın ne zaman ve hangi koşullarda kullanılacağı uluslararası bir mekanizmanın takdirine bırakıldı.
Bu anlayış yalnızca hukuki metinlerde değil, mekanda da kendini gösterdi. Konsey Salonu, Danimarkalı mimar Finn Juhl tarafından tasarlandı ve Danimarka Hükûmeti tarafından döşendi. Salonun merkezinde, kanatlarını açmış bir kuşu tutan kız heykeli yer alır. Danimarkalı heykeltıraş Henri Starcke tarafından yapılan bu eser, insanlığı ve umudu simgelemektedir. Mimari, uluslararası sistemin kendisini yalnızca güç değil, aynı zamanda ahlaki bir irade olarak sunma çabasının estetik ifadesidir.

UN Photo/Andrea Brizzi
Ne var ki bugün Birleşmiş Milletler Vesayet Konseyi’nin işlevi büyük ölçüde semboliktir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığa hazırlanması öngörülen son vesayet bölgesi olan Palau 1994’te bağımsızlığını kazandığında, Konsey fiilen görevini tamamlamış oldu. O tarihten bu yana yalnızca “gerekirse” toplanabilecek bir organ olarak varlığını sürdürmekte; hukuken Birleşmiş Milletler’in temel organlarından biri sayılmasına rağmen fiilen hareketsiz kalmaktadır.
Ancak asıl soru burada başlar: “Gerekirse” harekete geçecek olan kimdir? Bu belirsizliğin ardında küresel düzenin gerçek karar vericileri durur. Birleşmiş Milletler sistemi içinde nihai siyasi ve askeri ağırlık, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin elindedir: ABD, Çin, Fransa, Birleşik Krallık ve Rusya. Bu ülkeler, mevcut uluslararası düzenin kurucu güçleridir; savaşın galipleri, barışın mimarları ve iktidarın sürekliliğini sağlayan aktörlerdir.
Beşten Bire: Yeni Hegemonya Söylemi
Dünyanın beşten büyük olup olmadığı tartışılabilir. Ancak kesin olan bir şey var: Daimi Beşli, BM’ nin yapısına yönelik reform çağrılarını görmezden gelebilecek, küresel müdahalelerin zamanını, biçimini ve sınırlarını belirleyebilecek güçte. Müdahale etmenin gerekip gerekmediğine karar veren de müdahalenin meşruiyetini tanımlayan da onlar. On yıllar boyunca Filistin topraklarında yaşananları basit bir anlaşmazlık, yönetilebilir bir kriz ya da ertelenebilir bir sorun olarak sunabilen siyasi irade de yine bu güçlerin iradesidir. Barışın koruyucuları olarak anılan, fakat çoğu zaman savaşın tamtamını çalan aktörlerdir.
Gelelim Donald Trump’ın Barış Kurulu’na… Görünen o ki Trump da dünyayı beş gücün paylaştığı bir düzenden memnun değil. Ama onun söylediği, dünyanın beşten büyük olduğu değil; dünyanın tek bir iradeyle şekillenmesi gerektiği. Kısacası, “Dünya beşten büyüktür” değil, “Dünya bir, ben tekim” diyor.

Gazze Barış Kurulu İlanı, 22.01.2026, Davos. Fotoğraf: The White House
Gazze Barış Kurulu fikrinin temelleri Eylül 2025’te atılmıştı. Resmi kuruluşu ise, Donald Trump’ın başkanlığını üstlendiği ve Gazze’nin geleceğini şekillendirmeyi hedefleyen kurulun tüzüğünü imzalamasıyla, Ocak 2026’da Dünya Ekonomik Forumu kapsamında Davos’ta gerçekleşti. Kurul, “Gazze’de silahsızlanma, yönetişim reformu ve yeniden inşa süreçlerini yönlendirmek, uluslararası kaynakları seferber etmek ve bölgenin siyasi ve ekonomik geleceğini belirlemek” iddiasıyla resmî bir uluslararası yapı olarak ilan edildi.
Kurucu Ortaklık mı, Stratejik Pozisyon Alma mı?
Trump, Barış Kurulu’na 50 ülkeyi davet etmeyi planladığını ve bunlardan 30’unun katılımını beklediğini açıkladı. Şu ana kadar 20’den fazla ülke davete olumlu yanıt verirken; Fransa, İsveç ve Norveç gibi bazı ülkeler ise katılmayacaklarını açıkça duyurdu. Fransa Dışişleri Bakanı, bu karara ilişkin gerekçelerini şu sözlerle dile getirdi: “Amerika Birleşik Devletleri başkanı tarafından sunulan ve içtenlikle desteklediğimiz barış planının uygulanmasına evet; ancak Birleşmiş Milletler’in yerini alacak şekilde sunulduğu biçimiyle bir örgütün kurulmasına hayır.” İngiltere, Kanada, Çin, Rusya ve Ukrayna ise henüz yanıt vermediler.
Öte yandan Türkiye, Mısır, Endonezya, Ürdün, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri dışişleri bakanları, Donald Trump’ın liderlerine Barış Kurulu’na katılım yönünde ilettiği daveti olumlu karşıladıklarını açıkladılar. Böylece, hem nüfusları hem de ekonomik kapasiteleriyle öne çıkan Müslüman ülkeler, bu kurulun fiili kurucu aktörleri arasında yer aldılar.
Filistinliler Bir Kez Daha Denklemin Dışında
19 Şubat 2026’da Barış Kurulu ilk toplantısını Washington’daki Barış Enstitüsü’nde gerçekleştirdi. Görüşmeler devam ederken, bina önünde toplanan protestocular, “dünya liderlerine” tepki gösterdiler.
Toplantıya; neredeyse 50’ye yakın ülke temsilcisi katıldı. Arnavutluk, Azerbaycan, Mısır, Endonezya, İsrail, Ürdün, Kazakistan, Kosova, Kuveyt, Fas, Pakistan, Katar, Kazakistan, Özbekistan, Suudi Arabistan, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Vietnam dahil olmak üzere 27 ülke doğrudan üye devlet olarak katıldı. Avrupa Komisyonu, İngiltere, Almanya, Finlandiya, İtalya ve İsviçre gibi Batı blokunun bazı temsilcileri gözlemci olarak katılmayı tercih ettiler. Fransa ve İspanya yetkilileri, Avrupa Komisyonu’nun bu toplantıya katılma yetkisinin olmadığını ve katılarak hata yaptığını belirttiler.
BM’nin Adı Var, Gücü Yok
Barış Kurulu toplantısından öne çıkan birkaç başlık var. Bunlar arasında en dikkat çekici olanı, hatta toplanacak bağışlardan dahi daha önemli görüneni, Barış Kurulu’nun Birleşmiş Milletler tarafından denetleneceğinin açıklanmasıydı. Trump, “BM’nin potansiyelinin kullanılmasının” Gazze Barış Planı’nın uygulanmasında etkili olacağını ifade etti.
Peki bu başlık neden bu kadar önemli? Çünkü Trump, söz konusu kurulu oluştururken BM’nin yerleşik yapısını, konseylerini ve hukuki çerçevesini fiilen by-pass ederek hareket etti. Kurul, BM mekanizmalarının dışında inşa edildi ve bu yönüyle mevcut uluslararası düzene açık bir meydan okumaydı. Nitekim Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimî üyelerinden Fransa’nın yüksek perdeden itirazları da esasen bu güç gösterisine yönelikti. Ancak günün sonunda Trump’ın, belli ölçüde de olsa uluslararası meşruiyetin önemini gözettiği ve bu nedenle BM’ye bir rol atfetmeyi tercih ettiği görülüyor. Yine de bu durum, girişimin başlangıçta mevcut uluslararası düzeni tek taraflı biçimde zorladığı ve ona meydan okuduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.
Gazze Üzerinden Yeni İttifaklar
Barış planında oldukça yüksek meblağlı bir finansman paketi öngörülüyor. Trump, ABD’nin 10 milyar dolarlık katkı sağlayacağını açıkladı. Buna ek olarak Kazakistan, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Fas, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan, Özbekistan ve Kuveyt’in toplamda 7 milyar doları aşan bağış taahhüdünde bulunduğunu belirtti. Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’nin Gazze için ilave 2 milyar dolar topladığını ifade eden Trump, ayrıca Japonya’nın yeniden imar sürecine destek amacıyla “çok büyük” bir bağış konferansı düzenleyeceğini duyurdu. Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk temsilcileri de Gazze’de güvenliğin sağlanması için kurulması planlanan Uluslararası Barış Gücü’ne asker göndermeye hazır olduklarını açıkladılar.
Fotoğraf: Reuters: Kevin Lamarque
Trump’ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff ise konuşmasında, sürece aracılık eden Katar, Mısır ve Türkiye liderleri arasındaki iş birliğini özellikle vurguladı; Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a teşekkür etti. ABD, Türkiye, Mısır ve Katar arasındaki koordinasyonun Gazze sürecinin ilerlemesinde belirleyici olduğunu ifade etti.
Tabloya dışarıdan bakınca şunu görüyoruz: Plan, Filistinliler masada yokken konuşuluyor; İsrail’e ise açık bir sorumluluk yüklenmiyor. Yardım konusunda en hevesli olan ülkeler de ABD hariç, klasik Batı blokundan değil. Daha çok yeni güç dengelerinde yer kapmaya çalışan aktörler öne çıkıyor.
Bu da şunu gösteriyor: Trump bir yandan Transatlantik gerilimi büyütürken, diğer yandan Avrupalı müttefiklerine net bir mesaj veriyor :
“Siz olmadan da masalar kurulabiliyor, merak etmeyin ; ) ”
Sonuç: Barışın Sahibi Kim?
Başta söylediğimizi sonda tekrarlayalım: Barışı kim tanımlar, kim yönetir ve kim – kimin adına konuşur? Filistin’deki soykırıma şahitlik ediyor olmanın utancı bir yana, tüm bu “barış planı” söylemleri, bizlere kurulan sistemi ve düzeni yeniden sorgulatıyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan sistemin iddiası şuydu: Güç, kurallara ve kurumlara bağlı olacaktı. Devletler tek başlarına değil, ortak mekanizmalar üzerinden hareket edecekti. En azından teoride, siyasi irade kurumsal çerçeveyle sınırlandırılmıştı.
Bugün ise farklı bir yönelimle karşı karşıyayız. Önce siyasi karar alınıyor, ardından o kararı meşru gösterecek yapı inşa ediliyor. Kurumlar gücü denetlemiyor; güç, kurumları kendi ihtiyaçlarına göre şekillendiriyor. Trump’ın yaklaşımı, küresel karar alma süreçlerini genişletmekten çok, “hızlandırmayı” ve merkezileştirmeyi hedefliyor.
Mesele artık yalnızca Gazze’de barışın sağlanıp sağlanmayacağı değil. Asıl soru şu: 21. yüzyılda barış, çok taraflı bir sistemin ürünü mü olacak, yoksa tek merkezli bir güç anlayışının eseri mi?
Ve daha kritik bir soru: Bu yönelim, belirli bir liderliğe mi ait, yoksa ABD’de olası bir iktidar değişiminden sonra da devam edecek yeni bir güç anlayışının habercisi mi?
Dr. Büşra Kılıç
İlk Yayınlanma: 22 Şubat 2026, Substack



