Normal Siyaset Mümkün mü? Türkiye’de CHP’nin Stratejik Yanılgısı

  • Anasayfa
  • Analizler
  • Normal Siyaset Mümkün mü? Türkiye’de CHP’nin Stratejik Yanılgısı

Bir zamanlar Yeşilçam filmlerinde gülerdik. Kemal Sunal’ın canlandırdığı karakterlerin dünyasında “olmaz” dediğimiz şeyler olur, kamuya ait olan hoyratça el değiştirir, devlet aklı hicvin aynasında teşhir edilirdi. O sahneler gerçek değildi; tam da bu yüzden güldürürdü. Bugün ise Türkiye’de siyaset, Yeşilçam’ın hayal gücüne bıraktığı kimi “imkânsızlıkları” ciddi ciddi gündemine almış durumda. Bir zamanlar ancak filmlerde mümkün görülen uygulamalar, artık kamuoyuna rasyonel yönetim tercihleri olarak sunuluyor.

Bu kırılmanın en güncel ve sembolik örneklerinden biri, İstanbul’un köprülerinin satışına ya da özelleştirilmesine karşı yükselen itirazdır. CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, kamusal varlıkların kamuda kalması gerektiğini savunmak için İstanbul’un merkezinde bir yürüyüş ve basın açıklaması yapmak istedi. Bu talebin idari gerekçelerle engellenmesi, meselenin yalnızca bir “izin” tartışması olmadığını açıkça ortaya koydu. Burada olan biten, kamusal olanın kaderine dair siyasal itirazın daraltılmasıdır. Köprüler yalnızca beton ve çelikten ibaret değildir; ortak emeğin, ortak hafızanın ve ortak vergilerin somutlaştığı yapılardır. Bu yapılara dair itirazın bile olağan siyasal pratik olmaktan çıkarılması, Türkiye’de “normal siyaset” varsayımının ne ölçüde aşındığını göstermektedir.

Bu noktada sormamız gereken soru basittir: Neden? Neden kamusal olanın piyasalaştırılması bu kadar ısrarla savunulmakta, buna yönelik itirazlar güvenlik ve düzen başlıkları altında bastırılmakta, üstelik bu tartışmalar giderek ulusal basında daha az yer bulmaktadır? Bu durum, haber değeriyle ya da anlık siyasal tercihlerle açıklanamaz. Aksine, başka bir Türkiye’nin inşa edilmekte olduğunu; itirazın, kamusal tartışmanın ve siyasal çoğulluğun sistemli biçimde görünmez kılındığı yeni bir siyasal ve medya düzeninin kurulduğunu göstermektedir. Olan biten sıradanlaştıkça, olağanüstü olan normalleşmekte; siyaset geniş kamusal alanlardan çekilerek dar idari ve teknik koridorlara hapsedilmektedir.

Bu tabloyu anlamak için, Türkiye’nin son kırk yılına hâkim olan yönetim mantığına bakmak gerekir. Kamusal olanı piyasa diliyle yeniden tanımlayan bu yaklaşımın tarihsel kökleri, Turgut Özal döneminde “kalkınma” söylemiyle meşrulaştırılan Yap-İşlet-Devret (Build-Operate-Transfer, BOT) modeline kadar uzanır. O dönemde altyapı yatırımlarını hızlandırma vaadiyle sunulan bu model, zamanla kamusal varlıkların kalıcı biçimde piyasa mantığına devredilmesinin önünü açtı. Bugün gelinen noktada mesele bir finansman tercihi olmaktan çıkmış, kamusal olanın ne olduğu ve kime ait olduğu sorusuna verilen siyasal bir yanıt halini almıştır.

Bu mantığın bir başka sonucu da kamusal görünürlük alanında ortaya çıkmaktadır. Bugün yaşanan pek çok olay, ya ulusal basında sınırlı biçimde yer almakta ya da hızla gündemden düşmektedir. Bu, basit bir medya tercihi değil; siyasal alanın daraltılmasına eşlik eden yapısal bir süreçtir. İtiraz görünmez kılındıkça, iktidar pratikleri daha az sorgulanır hale gelmekte; kamusal tartışma yerini sessiz kabullenişe bırakmaktadır.

Tam da bu noktada Hannah Arendt’in kamusal alan kavrayışı açıklayıcıdır. Arendt’e göre siyaset, insanların ortak bir dünyada görünür olarak bir araya gelmesiyle mümkündür. Kamusal alan daraldığında, siyaset de daralır; geriye yalnızca yönetim teknikleri kalır. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur: Siyasetin, kamusal alandan çekilerek idari ve güvenlikçi bir dile hapsedilmesi.

Bu koşullar altında muhalefetin karşı karşıya olduğu sorun tekil değildir. Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki, muhalefet aynı anda ekonomik krizle, yargının siyasallaşmasıyla, yerel yönetimlerin tasfiyesiyle, kayyum uygulamalarıyla ve kamusal alanın sistematik biçimde daraltılmasıyla mücadele etmek zorunda bırakılmaktadır. Bu çoklu baskı hali rastlantısal değildir; siyasal alanı parçalara ayırarak yönetmeyi hedefleyen bilinçli bir stratejinin ürünüdür.

Kayyum uygulamaları bu zincirin en görünür halkalarından biridir. Ahmet Özer örneği, bu durumun ne kadar kalıcı bir istisnaya dönüştüğünü göstermektedir. Hukuken geçici olması gereken görevden uzaklaştırma, fiilen kalıcı bir siyasal tasfiye aracına dönüşmüş; aradan geçen zamana rağmen göreve iade gerçekleşmemiştir. Bu tablo, hukuki bir belirsizlikten ziyade siyasal bir tercihe işaret etmektedir. Seçilmişlerin kaderinin sandıkta değil, idari ve yargısal süreçlerde belirlenmesi, yerel demokrasinin içinin boşaltıldığını göstermektedir.

Bu zincirin bir diğer halkası yargıdır. Son yıllarda kritik siyasal dosyalarla birlikte adı öne çıkan Akın Gürlek, tek başına bir kişi olmanın ötesinde, bu dönemin yargı pratiğini simgeleyen bir figür haline gelmiştir. Farklı dosyalar birlikte okunduğunda, yargının siyasal alanın dışında değil, giderek daha fazla içinde konumlandığı; tarafsız bir hakem olmaktan ziyade alan daraltan bir araç gibi işlediği yönünde güçlü bir izlenim oluşmaktadır.

Bu noktada muhalefetin, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi’nin karşı karşıya olduğu sorun, bir iletişim ya da koordinasyon meselesi değildir. CHP’nin verdiği mücadele meşrudur; ancak bu mücadelenin zemini giderek daraltılmaktadır. Normal zamanların siyasetini varsayan refleksler, kuralsızlığın yönetim tekniği haline geldiği bir düzende kaçınılmaz olarak yetersiz kalmaktadır. Sorun, tek tek başlıklara yetişememek değil; bu başlıkları birbirine bağlayan rejimsel mantığı yeterince görünür kılamamaktır.

Burada siyasal temsilin merkezine dair önemli bir yanlış varsayım da ortaya çıkmaktadır. Meclis, yalnızca bir bina ve iç tüzükten ibaret değildir; kamusal iradenin görünürlük kazandığı yerdir. Ancak bugün Meclis, hem işlevsel hem de sembolik olarak daraltılmış durumdadır. Tartışmanın ve denetimin etkisizleştirildiği bir parlamentoda, temsilin gücü de zayıflar. Bu nedenle normal siyasetin askıya alındığı koşullarda muhalefetin yapması gereken şey Meclis’e daha fazla kapanmak değil; Meclis’i kamusal alana taşımaktır. Yasaklanan bir meydanda yapılan bir açıklama, engellenen bir yürüyüş güzergâhında tutulan bir tutanak ya da kamuoyuna açık bir ortak oturum, parlamenter temsilin binayla sınırlı olmadığını; halkla birlikte var olduğunu gösterebilir. Bu, hukukun dışına çıkmak değil; siyaseti yeniden görünür kılmaktır.

 

Türkiye’de muhalefetin karşı karşıya olduğu tablo artık tekil sorunlarla açıklanamaz. Kayyumdan özelleştirmeye, yargı dosyalarından kamusal alanın daraltılmasına kadar uzanan bu zincir, muhalefeti aynı anda birçok cephede savunmaya zorlayan bilinçli bir siyasal mimarinin ürünüdür. Bu mimari, muhalefeti yormayı, geciktirmeyi ve gündem kurma kapasitesini aşındırmayı hedefler. Dolayısıyla mesele, hangi başlıkta ne söylendiği değil; bu çoklu baskı düzeninin nasıl ifşa edildiğidir. Normal siyasetin varsayımlarına yaslanarak bu tabloyla baş etmek mümkün değildir. Bugün muhalefetin önündeki asıl eşik, daha iyi savunmak değil; kamusal alanı yeniden kuran, temsilin yalnızca kurumsal değil toplumsal olduğunu hatırlatan başka bir siyasal hat inşa etmektir. Meclis’in duvarlarını kamusal alanla buluşturmak, bu hattın en somut ve meşru başlangıç noktalarından biridir. Aksi halde Yeşilçam’da güldüğümüz sahneler, siyasetin sıradan gerçekliği olmaya devam edecektir.

Strasbourg Üniversitesi / Tolga Aktaş

Leave A Comment

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)