“Bundan sonra çağrımdır, CHP’li tüm belediyeler yaptıkları her açılışa, AK Parti
ve MHP’li yöneticilerini davet etsin. Biz de davet edildiğimiz her yere gideceğiz.
Artık bu kutuplaşmadan, rakibini şeytanlaştıran gergin iklimden ülkenin çıkması
lazım.”
Memleketi Manisa’daki açılışta işte bu cümlelerle yeni dönemin ipuçlarını verdi CHP
Genel Başkanı. Enerjisiyle siyasi künyesini yaratan her lider gibi zaman zaman fevri
veya düzeltme ihtiyacı hissedilen çıkışları olsa da Özgür Özel bu sefer planlı sarf etti
bu sözleri. Zira haber sayfalarının hemen akabinde hem CHP resmi hesabı hem de
milletvekilleri konuşmanın bu bölümünü paylaşarak bu sözlerin bir parti politikası
olduğunu tescillemiş oldu.
Peki bu çıkış bize neler anlatıyor?
İdeaPolitik’e yazmış olduğum son yazıda yaklaşık 15 başlıkta siyaseti/sandığı az veya
çok etkileyebilecek faktörlere değinmiştim. Bu başlıkların her biri için de muhalefetin
elinin ne yazık ki oldukça zayıf olduğunu aktarmaya çalışmış, bu realist/pesimist
bakış açısından ötürü de okuyucularımızdan birtakım geri dönüşler almıştım. Bu geri
dönüşler ışığında o yazıyı biraz daha açmak gerektiği kanaatindeyim.
Muhalefetin son 1 senedir çekmiş olduğu sancıların belirmesinde 25 senenin sonunda
CHP’nin çatı görevi gördüğü siyasi bloğun nicel çoğunluğu ve ahlaki üstünlüğü
nihayet ele almış olmasının elbette payı büyük.
Bununla birlikte Ekrem İmamoğlu’nu ortadan kaldırma hamlesinin yeni çözüm
süreciyle; yeni çözüm sürecinin de Suriye’deki gelişmeler, İsrail’in genişleme
politikaları, Trump’da dahil olmak üzere uluslararası liderlerin demokratik
hassasiyetleri tamamen terk etmesi ve İran’daki siyasi kriz + savaş ortamına denk
düşmesi de pek tabii tesadüf değil.
Bölgesel dinamikler hükümet politikalarını etkilerken, Ortadoğu’daki iktidarlar da
“okyanus ötesinden meşruiyet bahşedilmesi neticesinde” otoriter rejimlere
evriliyor. Rejimler de tarih boyunca köşeye sıkışmış her yapı gibi çözümü, düşman
yaratmakta ve güvenlikçi politikalara dönmekte buluyor. Bu düşman bir gün
Netanyahu, bir gün ABD, bir gün PKK veya 80 senedir ara ara görüleceği üzere
çoğunlukla CHP olarak karşımıza çıkıyor. Kurucu parti sıfatıyla CHP, çok partili
sisteme geçişten itibaren tek başına iktidar ol(a)mamasına karşın AKP’nin halefi
olduğu Amerikancı sağ iktidarların musibetlerden sorumlu tuttuğu bir paratoner
görevi görüyor. Atatürk’ü eleştirme cesareti bulamayan her iktidar, İnönü’yü ve onun
orijin kabul edildiği CHP’nin Atatürk sonrası siyasi mirasını, söylemlerini, kadrolarını
ve liderliğini başı ezilmesi gereken bir yılan olarak kabul ediyor veya topluma bu
fikri kabul ettirmeye çalışıyor.
Yaklaşık 12-13 senedir CHP çatısı altında siyaset üretmeye gayret ediyorum. Bu
sürenin ilk 4 yılı İstanbul’da, bir kısmı Afyonkarahisar’da, son bölümü ise Ankara’da
geçti. Metropol seçmeninin hassasiyetlerini kendince kavradığını düşünen bir genç
olarak, farklı perspektiften bakabilme anlamında Afyonkarahisar’da geçirmiş
olduğum yılların büyük etkisi olduğu kanaatindeyim. 14 Mayıs aday belirleme
sürecinde muhalefetin sürüklendiği uçurumu görmemi sağlayan yer de yine
Afyonkarahisar sokaklarıdır. CHP’nin lokomotifi olan metropol örgütlerinin ve karar
alma organlarının ne ölçüde gerçeklik algısını yitirdiğini veya kendi ajandalarına
gömüldüğünü gözlerimle gördüğüm bir süreçti o. Doğru aday gösterildiğinde 31
Mart’taki gibi %50+ oyla CHP adayına yönelebilen Afyonlu esnafın, köylünün,
pazarcının CHP’nin muhtemel Cumhurbaşkanı adayına yönelik çoktan oturttuğu
kanaatinin değiştirilmesinin mümkün olmadığını ve seçimin doğru aday
gösterilmediği takdirde kaybedileceğini öngörüyordum o günlerde. Maalesef
korkulan da gerçek oldu. Bugün de buna benzer bir sürece muhalefetin itildiğini
görüyor ve hissediyorum.
Gerçeklik algısı kaybolan, toplumdan bihaber müzmin loserlar adayın önemli
olmadığına dair masallar anlatıyor, söylem ve politikaları dogmatik kabul ediyor,
hatta kutu kolanın dahi Erdoğan’ı yeneceğine dair travmatik bir anlatıyı örgütlüyor.
İşte beni de fiili olarak sandığın ortadan kaldırılmaya çalışıldığı, kazanacak adayın
hapsi boyladığı, taht devri ihtimalinin konuşulduğu bu günlerde bu paranoyak hal
ürkütüyor. Nitekim parti binaları ve yankı odalarının ne denli zehirli -mecazen-
olduğu çoğunlukla pas geçiliyor.
Bireyin, kendisi gibi düşünen binlerce insanın arasında -üstelik makamı da varsa-
doğrudan kopma ve fikri tembelliğe kapılabileceği unutuluyor. Bu da; parasını,
sevgililerini, sosyal çevresini, statüsünü biosunda yazan “X ilçesi bilişim başkan
yardımcısı sekreter saymanının görümcesi” ibaresine borçlu olan on binlerin, yalnızca
makamı için mücadele edip asıl meseleyi ıskaladığı bir düzlemi gözler önüne seriyor.
Elbette bu kısır yapı da politika üretmenin önüne koskocaman bir engel olarak
çıkıveriyor.
İlkokulda sıra arkadaşım olan, şimdilerde MHP’de önemli bir görevde bulunan eski
dostumla Afyon’da karşılaştığımızda ayaküstü sohbet etme imkanı buldum. 19 Mart
operasyonunun neden gerçekleştiğini sorduğumda düşünmeden şu cevabı verdi:
“Birincisi Erdoğan hiçbir hamleyle İmamoğlu’nu yenemiyor. İkinci ama en
önemlisi İmamoğlu CHP’yi dönüştürmeye başladı ve bu Erdoğan’ı ürkütüyor.”
Şimdi burada duralım. Zira yukarıda bahsettiğim bu kangren yapıyı dönüştürüp
iktidarı ele alabilecek “tek kişi” olduğu için bugün Ekrem İmamoğlu tutsak durumda.
Bunu gerçekleştirebilecek ikinci bir ismin ortaya çıktığı ihtimalde de rejimin onu
ortadan kaldırabilecek uluslararası desteğe sahip olduğu konusunda -anladığım
kadarıyla- bir kabullenmişlik ve gerçekliğe dönüş hali var son dönemde.
Bu realist bakış açısının daha fazla insanın özgürlüğünün elinden alınmaması,
özgürlüğü elinden alınan siyasilerin ise en azından bir kısmının ailelerine kavuşması
için oluştuğuna dair bir fikrim var. Zira Erdoğan’ın bu operasyonlara yeltenirken
güvendiği şeylerden biri de muhaliflerin bir davasının olmayışıydı. Kendisi veya
çıkar ağını kaybetmeyi göze alamayan seçmen kitlesi ve idari kadrosu kadar cesur ve
gaddar olamayacak muhalif aktörlerin “sonunda ölüm ihtimali olan” demokratik bir
hak talebine kalkışamayacağını tahmin eden Erdoğan bu düşüncesinde haklı çıktı.
Yani muhalefet Erdoğan’a vicdanından yakalandı. Bu sebeple Özgür Özel’in
söylemiş olduğu sözlerin “karşı mahalleye seslenmek amacıyla” ayyuka çıktığı fikri
zannımca bir safsata. Nitekim Türkiye’nin mevcut siyasi ikliminde Özel’in sözüyle
görüşü değişecek bir iktidar seçmeni de Erdoğan’ın sözüyle fikri değişecek bir
muhalif seçmen de yok. Türkiye’de seçmenin yönelimini değiştirebilecek 3 şey var:
1- Seçim ekonomisi ve icraatlar,
2- Gerçekleşmeyen vaatler,
3- Uluslararası konjonktürün değişimi sonucu rejimin pes etmesi.
Özel’in sözüyle fikri değişmeyecek iktidar seçmeninden bahsettik fakat önemli bir
mesele daha var. Son çare olarak “dağılmamak üzere toplanmayı” işaret eden bir
liderin o eylemi örgütleyebilmesi için gerekli olan cesareti ortaya koyabilecek
gençleri bu sözlerle küstürmüş olma potansiyeli mevcut.
Üstelik hem İmamoğlu’nu hem CHP’yi hem Özel’i hem de Cumhuriyet ve demokrasi
kazanımlarını müdafaa eden onlarca genç hala hapisteyken bu sözlerin zamanlaması
önümüzdeki günlerde de çokça tartışılacaktır.
İngilizcede bir kavram var: Disagreeable giver yani uyumsuz cömertler.
Adam Grant bu kavramı açıklarken uyumsuz cömertlerin sert eleştirileri sebebiyle
bazen kırıcı olabileceğini fakat organizasyonların tamamının acımasızca gerçekleri
dile getirebilen bu insanlara ihtiyacı olduğunu; bu kişilerin feedback verirken
mantıklarıyla hareket ettiğini ve bu sebeple yapıların korunmasında önemli misyon
üstlendiğini dile getiriyor.
Bu vesileyle son yazımda da bahsetmiş olduğum gibi “yangın çıkarmama ama ateşi
de söndürmeme” misyonunu yürüten Özel’in muhalefetten çok daha fazla gerece ve
yaptırım gücüne sahip rejime karşı birtakım kazanımlar elde etmek ve nefeslenmek
adına bu sözleri söylemiş olabileceğini fakat bunu yaparken koltuğunu, Saraçhane’yi
ve CHP Genel Merkezini dahi borçlu olduğu öğrencileri/tutuklu muhalifleri
incitmeyip kulağını biraz daha fazla disagreeable giverlara dayaması gerektiğini,
doğru iletişim yöntemleriyle çok daha hassas bir süreç yürütmesinin hepimizin
faydasına olacağını dile getirmek gerekiyor.
Av. Şöhret Can Kolsuz



