Malûm, Ekim 2024’te Devlet Bahçeli’nin mecliste yaptığı tarihi konuşmadan beri Türkiye’de bir barış süreci yürüyor. Türk devleti ile bölgesel düzeydeki Kürt hareketleri arasındaki müzakere ile Kürt sorunu belki tamamen çözülmüyor ama süreç başarıya ulaşırsa sorunun silahlı isyan boyutu sonlandırılabilecek gibi gözüküyor.
“Kürt sorunu”, 1919-23 arasında kurulan (ve bir “ulus-devlet” olan) “Türkiye” ile yaşıt bir sorun. Bir milat alacak olursak 1921’deki Koçgiri İsyanı’nı sorunun başlangıcı olarak kabul edebiliriz. 1921-38 arasında Dersim’i de katarsak Türkiye’de toplam dört silahlı isyan (Koçgiri, Şeyh Said, Ağrı ve Dersim) çıktı[i] ve dördü de askeri yöntemlerle bastırıldı. 1960 ve 70’lerde sivil Kürt hareketleri doğdu ancak onlar da tasfiye edildi. En son 1978/84’te PKK’nın silahlı isyanı çıktı ve 2026 yılına girerken barış süreci başarılı olursa o da (ama bu defa büyük oranda müzakereyle) sonlandırılacak.
İmparatorluktan Ulus-Devlete
Kürt sorunu, ulus-devletlerin temel açmazlarından birisi olan “etnik heterojenlik” ve “ayrılıkçılık”ın bir örneği olarak karşımıza çıkmakta. “Ulus-devlet” demek, adı üstünde, her ulusun/milletin kendi devletine sahip olması demek. 18. yüzyılda ortaya çıkıp 19. ve 20. yüzyıllarda yaygınlaşan ve bugün küresel düzeyde temel siyasal örgütlenme haline gelen ulus-devletlerden önce halkların çoğu imparatorluklar içinde yaşamaktaydı. İmparatorluklarda genelde bir hanedanın başta olduğu devlet çok etnili ve dinli bir tebaayı yönetmekteydi. Bu etnik ve dini gruplar genelde kültürel alanda özerk olurlardı ve devlet de onlara askerlik ve vergi dışında pek karışmazdı.
Ancak, 1789 Fransız Devrimi’yle önce tüm Avrupa’ya sonra da tüm dünyaya yayılan milliyetçilik akımlarıyla beraber artık her milletin içinde bulunduğu imparatorluktan koparak kendi bağımsız devletine sahip olması gerektiği fikri ortaya çıktı. Bu doğrultuda, örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nda önce Balkan halkları sonra neredeyse diğer tüm halklar ayaklandılar ve kendi ulus-devletlerini kurdular.
Ulus-Devlete “Yabancı” Unsurlar
Ne var ki, her milletin çoğunluk oluşturduğu toprak parçası üzerinde kendi devletini kurması fikrine dayanan ulus-devletlerde, o toprak parçası üzerinde sadece o millete esas teşkil eden etnik grup yaşamamaktadır. Çoğunluk, millete esas teşkil eden etnik grup olsa da her ulus-devlette bir dolu azınlık etnik grup da vardır. Hele bir de bu etnik gruplardan birisi veya birkaçı hem kalabalık hem de ülkenin belli bölgelerinde kendi çoğunluğunu oluşturuyorsa ve kendisini millete esas teşkil eden çoğunluk etnik gruba mensup görmüyorsa (ki Kürt sorunundaki temel mesele de budur) o zaman iş daha da karmaşıklaşmaktadır.
Bu açmaz sebebiyle ulus-devletler kurulurken iki yönteme çok sık başvurulmuştur: Zorla göç ettirme ve kültürel asimilasyon.
Ulus-devlet örgütlenmesi mümkün olduğunca homojen bir ortak kimliğe dayanmayı mecburi kıldığından, ulus-devletin ilk kurulma aşamasında ortak kimliğe uymayan veya uymayacağı düşünülen “yabancı” etnik ve/ya dini gruplar mümkün olduğunca göç ettirilmeye çalışılmıştır. Yunanistan ve Bulgaristan’ın kuruluş aşamasında Türklerin Balkanlar’dan, Türkiye’nin kuruluş aşamasında ise Rum ve Ermenilerin Anadolu’dan göç ettirilmesi bu bağlamda verilebilecek en yakın örneklerdir. Bu göç ettirme süreçlerinde maalesef çok büyük insanlık trajedileri yaşanmıştır.
Ancak, sorun sadece zorla göç ettirmeyle çözülememektedir. Çünkü ulus-devlete uymayan tüm “yabancı” unsurların göç ettirilebilmesi mümkün değildir. Bu yüzden, hâlâ ulus-devletin sınırları içerisinde olan ve milletin üzerine inşa edildiği çoğunluk etnik gruba uymayan diğer etnik gruplar başta eğitim yoluyla olmak üzere asimile edilirler. Bu doğrultuda, örneğin Fransız devleti, Fransız Devrimi’nden sonraki süreçte etnik Fransız olmayan Oksitanlar, Bretonlar ve Basklar gibi ülke içerisindeki azınlık etnik grupları ortak ve bölünmez bir Fransız kimliğinin ve milletinin parçası yapabilmek için kültürel olarak asimile etme yoluna gitmiştir. Bunun çok benzerini Türk devleti de ilk kurulduğunda etnik Türk olmayan Kürtleri, Arapları, Lazları vs. ortak Türk kimliğinin ve milletinin parçası yapabilmek için uygulamıştır.
Bu asimilasyon sürecini bazı etnik gruplar kabullenmiş (ya da en azından güçlü tepki göstermemiş) bazıları ise çeşitli biçimlerde reddetmiş ve tepki göstermiştir. Bu doğrultuda, tüm ulus-devletlerde görülen durum şudur: Asimile edilmeye çalışılan azınlık etnik grubun eğer ulusa/millete esas teşkil eden çoğunluk etnik gruba benzerliği yüksekse (örneğin ikisi de aynı dine mensupsa), toplam nüfusa oranı azsa ve bir bölgede çoğunluk oluşturmuyorsa asimilasyonu daha kolay kabullenir. Ancak, söz konusu etnik grubun çoğunluk gruba benzerliği düşükse, nüfusa oranı yüksekse ve özellikle de bir bölgede çoğunluk oluşturuyorsa bu defa da ortak kimliğe asimilasyona reaksiyon gösterme ihtimali yüksektir.
Katalanlar ve Basklar
Örneğin, Avrupa’daki en bilinen ayrılıkçı hareketlerden olan Katalan hareketini ele alalım. Katalanca, Fransızca veya İtalyanca gibi İspanyolca’ya yakın ama ayrı bir dil. Katalonya bölgesinin nüfusu bugün İspanya’nın %16-17’sini oluşturuyor ve bu bölgede etnik Katalanlar çoğunluk. Ayrıca, Katalonya ekonomik olarak İspanya ortalamasından daha gelişmiş ve refahı daha yüksek bir bölge. Tüm bu faktörler Katalanların çoğunun kendilerini İspanyol kimliğine ait görmemesine sebep oluyor ve onların ayrılıkçı taleplerini tetikliyor.
Benzer bir örnek Basklar için de verilebilir. Basklar görece daha düşük nüfuslu bir halk; İspanya nüfusunun yaklaşık %5’ini oluşturuyor ancak Baskların dili tamamen kendilerine özgü İspanyolca ile hiç ilişkisi olmayan bir dil. Bu da onların çoğunluk oluşturdukları kendi anayurtlarında (“Bask ülkesi”) ayrı bir halk oldukları düşünce ve hissiyatını güçlendirmiş durumda. Dahası, tıpkı Katalonya gibi Bask bölgesi de İspanya’nın geri kalanından iktisaden daha gelişmiş ve refah durumda.
Peki, Kürtler bu tabloda nereye oturuyor? Bunu bir sonraki yazımda ele alacağım.
[i] “Dersim’i de katarsak” dememin sebebi Dersim’deki durumun diğerleri gibi bir “organize ve planlı silahlı isyan”dan çok dağınık bir “merkezi otoriteyi tanımama eylemi” olmasından kaynaklanıyor.
Dr. Emrah Gülsunar



