Mütedeyyin Mahalle Neden Hedefte? Ahlak, İktidar ve Kontrolün Siyaseti

  • Anasayfa
  • Analizler
  • Mütedeyyin Mahalle Neden Hedefte? Ahlak, İktidar ve Kontrolün Siyaseti

Her diktatörlüğün ortak bir takıntısı vardır: kontrol. Bu kontrol biçimi tarih boyunca değişmiş, fakat özü hep aynı kalmıştır.

Antik Yunan’da ve özellikle Roma döneminde iktidar, halkı ekmek ve sirk ile yönetmiştir. Siyasal bilinç bastırılmış, yurttaşlar eğlenceyle meşgul edilerek düşünmekten uzak tutulmuştur. Amaç, itiraz eden bireyler değil; izleyen, oyalanan ve itaat eden kitleler yaratmaktır. Kontrol her zaman zor yoluyla kurulmaz; çoğu zaman dikkat dağıtarak, alan daraltarak ve sınır çizerek işler.

Tarih boyunca otoriter yapılar bilgiyi ve ilmi denetim altına almak için benzer yöntemlere başvurmuştur: eğitimin seviyesini düşürmek, kültürel alanı daraltmak, bilgiyi sansürlemek ve ifade özgürlüğünü baskılamak. Çünkü düşünen birey tehlikelidir; bilgi ise iktidarın en büyük rakibidir.

Bu fikir, Enemy filminde üniversite dersinde geçen sahnede çarpıcı biçimde dile getirilir. Film, modern dünyada kontrolün artık yalnızca açık şiddetle değil; görünmez ağlar, alışkanlıklar ve rıza mekanizmaları üzerinden kurulduğunu ima eder. Kontrol biçimi incelmiş olabilir; fakat iktidarın kontrol ihtiyacı azalmamıştır.

Tam da bu noktada, Türkiye’de bugün yaşananları doğru yerden okumak gerekir.

Son dönemde mütedeyyin mahallede görünür hâle gelen tartışmalar, ifşalar ve operasyonlar basit bir “ahlak krizi” olarak açıklanamaz. Burada mesele bireylerin ne yaptığı değil; neyin, ne zaman ve kim tarafından görünür kılındığıdır. Yaşananlar tesadüf değildir; belirli bir siyasal zamanlamanın ürünüdür.

Bu tabloyu anlamak için Siyasal İslam’ın iktidar deneyimine bakmak gerekir. Muhalefet döneminde çoğulculukla yan yana durabilen bu ideolojik hat, iktidarla birlikte giderek devletleşmiştir. Devletleşen her ideoloji gibi, meşruiyetini artık toplumsal çeşitlilikten değil; merkezi denetimden ve disiplin üretiminden sağlamaya başlamıştır. Böylece “mahalle” ile “iktidar” arasındaki ilişki köklü biçimde değişmiştir.

Bu dönüşüm, AKP iktidarı döneminde açıkça gözlemlenmiştir. İktidarın ilk yıllarında geniş bir toplumsal koalisyonun parçası olan mütedeyyin mahalle, zamanla bir destek alanı olmaktan çıkmış; kontrol edilmesi gereken bir alana dönüşmüştür. Çünkü devlet aklı, kendisine benzeyen ama kendisine tam bağlı olmayan sadakat biçimlerini tehdit olarak görür. Sorun inanç değildir; sorun özerkliktir.

Bu noktada Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllar boyunca açıkça dile getirdiği “dindar nesil” hedefi hatırlanmalıdır. Bu hedef, zamanla eleştirel siyasal literatürde “dindar ve kindar nesil” tartışmalarıyla birlikte anılmaya başlanmıştır. Bugün gelinen noktada soru kaçınılmazdır: Seçim meydanlarında dillendirilen bu vizyonun yetiştirmek istediği gençlik bu mudur? Dindarlık ile kindarlık arasındaki sınır, ahlak üzerinden siyasal sadakate mi devşirilmiştir?

Zira iktidarın rahatsız olduğu şey günah değildir; itaatsizlik ihtimalidir. Kusur bağışlanabilir, hata tolere edilebilir; fakat kontrol dışı bir yaşam alanı kabul edilemez. Ahlak bu noktada vicdani bir alan olmaktan çıkıp siyasal bir yönetim aracına dönüşür.

Bu çelişkinin en çıplak biçimde ortaya çıktığı örneklerden biri Ensar Vakfı etrafında yaşanan çocuk istismarı skandalıdır. Onlarca çocuğun maruz kaldığı ağır suçlara rağmen, dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu tarafından yapılan “bir kereden bir şey olmaz, vakfı karalamak doğru değil” açıklamaları, iktidarın ahlaki refleksinin mağduru korumaktan çok kurumu muhafaza etmeye odaklandığını göstermiştir. Burada ahlak, adalet için değil; düzeni sürdürmek için devreye sokulmuştur.

Bu tabloyla birlikte düşünüldüğünde, bugün mütedeyyin mahallede görünür hâle gelen bazı bireysel vakalar da başka bir anlam kazanır. Örneğin Mehmet Akif Ersoy etrafında şekillenen tartışmalar, bir kişinin özel hayatına dair magazinel meraklar olarak okunamaz. Bu tür örnekler, uzun süre zımnen korunan bir dokunulmazlık alanının artık aynı şekilde korunmadığını göstermektedir. Daha önce bilinen ama konuşulmayan şeylerin bugün konuşulur hâle gelmesi, bir ahlak muhasebesinden çok bir siyasal disiplin hamlesidir.

Bu noktada kritik soru kendini dayatır: Bu hadiseler neden bugün ayyuka çıkmaktadır?

Bu bir iktidar içi hesaplaşmanın ve sadakat testlerinin sonucu mudur? Yoksa mütedeyyin mahallenin içinden çıkan kamusal figürlerin “gizlenen hayatları”, artık iktidar açısından taşınamaz hâle mi gelmiştir? Daha açık soralım: Sorun ahlak mı, yoksa kontrol mü?

Cevap açıktır. Yaşananlar bir seküler temizlik değildir; dindarlığa yönelik bir saldırı da değildir. Bu, siyasal iktidarın kendi çevresini yeniden hizalama, denetleme ve disipline etme sürecidir. Ahlak burada bir değer olarak değil, bir yönetim tekniği olarak kullanılmaktadır.

Sonuçta ortaya çıkan tablo nettir: Siyasal iktidar, kendisini var eden toplumsallığı çoğaltmakla değil; tek tipleştirmekle meşguldür. İnanç serbesttir, fakat yalnızca iktidarın çizdiği sınırlar içinde. Kontrol edilemeyen her alan, geç ya da erken, görünür kılınarak tasfiye edilir.

Tarih bize defalarca şunu göstermiştir: Kontrol ihtiyacı büyüdükçe ahlak değer olmaktan çıkar; yönetim tekniğine dönüşür. Ahlak yönetildiğinde ise geriye ne çoğulculuk kalır ne de vicdan. Geriye yalnızca düzen adına üretilmiş itaat kalır.

Asıl soru artık şudur: Bu düzenin sonunda korunacak olan şey ahlak mı olacak, yoksa sadece kontrol mü?

Tolga Aktaş

Strasbourg Üniversitesi

Leave A Comment

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)