Tahminen 2007-2008 yılları, 12-13 yaşlarındayım. Ailecek planladığımız İzmir seyahatimizin son günleri. Nemli bir yaz akşamında oldukça güzel bir mangal sofrası kurulu olduğunu anımsıyorum. Litrelik kolamı almışım yanıma, balkondaki rakı masasından şöyle bir ses işitiyorum: ‘’O kadarını da yapamazlar Atlıhan.’’ Merak edenler için babamın adı Atlıhan. Siyaset konuşulduğunu anlayarak hemen bitiveriyorum yanlarında. Ergenekon ve Balyoz’un arifesi. Cumhuriyet mitingleri devam etmekte. Babamla bacanağı AKP iktidarının sınırlarını tartışıyor bu gündem vesilesiyle. Erdoğan küçümseniyor. Oy oranı olarak zirve dönemindeki Erdoğan’ın idari güç anlamında kontrol altında tutulduğundan ve devletin(!) onun güçlenmesine asla izin vermeyeceğinden söz ediliyor.
O sohbetten yaklaşık 20 sene sonra 2026’ya günler kalmışken biraz öfke, biraz umut, biraz da kabullenmişlikle yazıyorum bu satırları. Benimle benzer hislerde milyonlarca genç arkadaşımın olduğunu da biliyorum. Bu duygularımın nedenlerini ayrı ayrı açıklamaya gayret edeceğim bu uzun yazıda.
Öfkeliyim çünkü muhalif siyasetçilerin mücadele şeklinden bir nebze rahatsızım. Bunun yanında Özgür Özel dışında kalan CHP’nin mevcut siyasi aktörlerinin durumun ciddiyetini kavramakta son derece zorlandığını, kendi siyasi ajandalarına gömüldüğünü, CHP’nin de kurumsal olarak yeni eylemsellik modellerini oluşturma anlamında oldukça eksik kaldığını hissediyor ve gözlemliyorum. Umutluyum çünkü hiçbir şeyin bu halden daha kötü olamayacağına dair çocuksu bir iyimserliğe sahibim. Ek olarak tutsak durumdaki siyasilerin ailelerine kavuşmaları adına kendini muhalif olarak adlandıran her yurttaşın bir kahraman gibi mücadele etmesi gerektiğine inanıyorum. Kısmen kabullenmiş durumdayım çünkü siyasetin bilfiil içinde olduğum 12-13 senelik periyotta mücadelenin en ön hattında duran ve o kavgayı veren, tabiri caizse mayın eşeği olmaya hevesli asilerin daima çemberin dışında kaldığını, 2 kapı arasında bekleyenlerin bir şekilde karar alıcı duruma getirildiğini ve bizim kaderimize etki edecek söylem/politikalarda söz sahibi olduğunu artık tamamen kavramış bulunuyorum. Bu sebeple siyasi aktörlerin hemen hemen hiçbirinden herhangi bir beklentim kalmadığını itiraf edeyim. Bunun yanında bu kabullenme halini daha detaylı açıklamak gerektiğine inanıyorum.
Siyaseti doğrudan/dolaylı etki altına alabilecek veya sandık sonucunu olumlu veya olumsuz değiştirebilecek unsurlar nelerdir?
Hükümet politikaları, siyasi ittifaklar, muhalif siyasi partilerin politika ve söylemleri, ordu/kolluk kuvveti, sermaye, yargı, medya, sosyal medya, dernek/vakıf/STK/sendikalar, ünlüler/influencerlar, spor kulüpleri, terör/dış tehditler, uluslararası siyasi konjonktür ve toplumsal muhalefet.
Bu unsurların her birini ayrı ayrı tasnif ederek rejimin nereye evrildiğini anlamak gerektiğine inanıyorum.
1- Hükümet Politikaları
Yerel seçim mağlubiyetiyle birlikte Erdoğan hücuma geçti. Mehmet Şimşek’in kemer sıkma ve vergi politikaları rezerv biriktirmek için son derece kritik öneme sahipti. Akabinde başta CHP ve siyasi aktörleri olmak üzere toplumun tüm kesimlerinin tepesine balyoz gibi inecek politikaların startı verilecekti. CHP direnmeye devam etse de karşı hamle imkanı yok denecek kadar az. Bu sebeple Erdoğan girdiği yolun çıkmaz sokağa çıkmaması için her gün yeni hamleler yapmaya devam ediyor. Muhalif seçmenden alınan vergiler muhalif seçmenin üzerine yargı tehdidi olarak yağıyor. Yani muhalifler kendilerine yönelecek saldırıları finanse ediyor bir bakıma.
2- Siyasi İttifaklar
Çözüm süreci ve yükselen siyasi operasyonlarla birlikte saflar değişmeye başladı. CHP’nin dahi dayanmakta oldukça zorlandığı atmosferde muhalif siyasi partilerin liderleri ya yargı tehdidiyle sindirildi ya da türlü vaatlerle Erdoğan’ın yanında hizalandı. MHP lideri Bahçeli’nin beklenmedik Öcalan çıkışıyla birlikte DEM Parti siyasi elitleri -talepleri karşılandığı takdirde- muhalif bloktan kopmaya hazır olduklarını hissettirdi. Zira adil bir seçim ortamı mümkün kılındığı takdirde öncelikle muhalif milliyetçi partileri ve Kürt siyasetini aynı çemberin içinde eriten ve CHP’ye angaje olunan siyasi düzleme son vermek gerekiyordu. Erdoğan çözüm sürecine tam anlamıyla istekli olmasa da meseleyi sürüncemede bırakarak Kürt siyasetiyle CHP arasındaki makasın açılmasını umdu ve bunda kısmen başarılı olduğunu söylemek mümkün. Komisyona katılma tartışmalarıyla başlayan süreçte CHP ekseriyetle doğru kararlar almış olsa da son 1-2 aylık periyotta oldukça savruk bir görüntü verildiğini de eklemek lazım. Nitekim bir savaşı kazanmak ve ittifakları korumak/büyütmek için Özgür Özel ve 10 milletvekilinin mücadelesi yetmiyor. Toplumun ve kurumsal siyasetin CHP’nin iktidarı alacağına ikna olması gerekiyor.
3- CHP’nin ve Muhalif Partilerin Politika ve Söylemleri
CHP’nin 19 Mart darbe sürecinden beri izlediği yol şu: ‘’Ateşi söndürme ama yangın da çıkarma.’’
Bu politika ilk aylarda olumlu sonuç vermiş olsa da özellikle son dönemde, mitinglerin durağanlaşması, gündem belirlemekte zorlanma, mobilizasyonun azalması gibi yansımalar dikkat çekiyor. Bunun en büyük sebepleri, rejimin CHP’yi parti içi gündeme gömmesi ve mitingleri destekleyecek yeni eylemsellik modellerinin hayata geçirilememiş olması. Bunun yanında şu soruyu sormanın da elzem olduğunu düşünüyorum. Hayatın hemen hemen her alanında her şeyi engelleyen ve tam biat isteyen bir rejim neden mitingleri engelleyecek bir aksiyona girişmiyor? Çünkü mitingler ‘’tek başına’’ caydırıcı bir etki yaratmadığı gibi toplumun öfkesini ve nefretini sönümlendiren bir araç görevi görüyor. Bununla birlikte geçtiğimiz günlerde CHP yeni yönetim kadrosunu tanıttı. Akademisyenlerin ve politika üretme potansiyeli yüksek isimlerin sayısının arttığını görmek olumlu olsa da CHP Genel Merkez MYK’sı ile CB Aday Ofisi Gölge Kabinesi arasında bir yetki çatışması/karmaşası ihtimalini yabana atmamak gerekiyor. Nitekim 14 Mayıs seçimini kaybettiren sebeplerden en büyüğünün bu belirsizlik ve çok başlılıktan kaynaklı ‘’ne vadetmek istediğini ve vaatlerini nasıl aktaracağını bilememe’’ hali olduğunu söylemek gerekiyor.
Diğer muhalif partilere baktığımızda ise survive etmeye çalışan yapılar görüyoruz. 19 Mart darbesi sonrası çatı konuma geçen CHP’ye akan seçmen bu partilerin oy oranını ve potansiyelini örseledi. Bu da özellikle milliyetçi muhalif partilerin masadaki pazarlık unsurlarını ve kozlarını azalttı. Seçmenini, vekillerini ve yargı kılıcı sebebiyle cesaretini yitiren partiler etliye sütlüye olabildiğince karışmayan bir konuma çekilmekte buldu çözümü. Sonuç olarak yalnızca CHP’nin değil diğer muhalif partilerin de somut öneriler sunmakta oldukça zorlandığı siyasetsiz/politikasız bir dönemi tecrübe ediyoruz hep beraber.
4- Ordu ve Kolluk Kuvveti
CHP Genel Başkanı Özel sık sık ‘’Siz de Zekeriya Öz gibi kaçacaksınız.’’ önermesini dile getiriyor. Bu önerme teoride doğru olsa da pratikte eksik yanları mevcut. Nitekim Zekeriya Öz kaçmış olsa da yapmış olduğu tüm operasyonlar amacına ulaştı. Ergenekon ve Balyoz süreci ordunun tasfiyesinde ana unsur olarak kullanıldı. O gün gerçekleştirilen operasyonlar iktidarın bugünkü cüretini doğurdu. Halkın onyıllardır en güvendiği kurum olan askeriyeye olan güven hızla düşüşe geçti. Boşalan mevkiler AKP- Fethullahçı yapılanmanın kadrolarıyla dolduruldu. Öylesine dolduruldu ki o kadrolar daha sonrasında darbeye dahi yeltendi. 15 Temmuz gecesi ve devamında 16 Nisan Referandumu bugünkü rejimin son büyük adımları oldu. Tüm bunlar ışığında ordunun özellikle yüksek mevkilerinde Erdoğan’a tam biat halinde veya olanları uzaktan izlemekle yetinen kadroları gördüğümüzü söylemek mümkün. Darbelerle sürekli geçmişe döndürülen bir memlekette askeriyenin sivil siyasete müdahalesini olumsuz bulmakla birlikte ordunun yarı özerk bir konumdan çıkarılıp tamamen rejim siyasetine angaje olmasının da ‘’bir beka sorunu’’ olduğunu hatırlatmak gerekiyor belki de.
Bir diğer konu kolluk kuvvetleri. Babası emniyet müdürlüğü yapmış, yıllar boyu okuldan çıkınca soluğu emniyette alan bir genç olarak oranın dinamiklerine hakim olduğumu söyleyebilirim. Emniyet personeli ordudan farklı olarak daha orta yolcudur. Siyasete daha yapışıktır. Zira mülakat işleyişlerinin de sınavların da atamaların da hangi saiklerle yapıldığını çok iyi bilen kadrolardan oluşur. Son dönemde emniyet atamalarıyla ilgili ittifak içi bir ayrışma olduğunu söylemek mümkün. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın imzasıyla vucut bulan Emniyet Müdürleri kararnamesinin MHP’de rahatsızlık yarattığı sır değil. Bununla birlikte bu konunun rejimin hangi kolunun emniyete hakim olacağı üzerinden bir tartışmaya döndüğünü de unutmamak gerekiyor. Yani emniyette de -son dönemdeki polis isyanını vs. kenarda bırakırsak- tam biat halini gözlemliyoruz.
5- Sermaye
Son dönemde gerçekleştirilen operasyonların en kritik ayağı burası. Yazılı/görsel medyadan tutun kripto piyasasına kadar hemen hemen herkese operasyon yapılabilen, operasyon yapılmayan isimlerin ise her an tetikte beklediği bir ortam kurgulanıyor. Erdoğan’ın muhalefetle bir şekilde irtibatlı olan veya ileride sorun çıkarma potansiyeli barındıran herkesi oyunun dışına ittiği, mal varlıklarına el koyduğu ve tabiri caizse bir mıntıka temizliği gerçekleştirdiği görülüyor. Çünkü küresel/ulusal sermayenin iktidar değişimindeki rolü diğer tüm aktörlerin etkisinden daha büyük olabiliyor. Sermayedarları ikna ederek iktidara gelen Erdoğan bunu herkesten çok daha iyi biliyor. Ocak 2025’te TÜSİAD operasyonuyla başlayan süreç bugün farklı bir noktaya evrilmiş durumda. Türkiye’nin en büyük istihdam sağlayıcılarından olan Koç grubunun dahi fırsat bulduğu her an soluğu Saray’da aldığı bir kabullenmişlik hali göze çarpıyor. Sonuç olarak Erdoğan sonrası dönem için belirleyicilerden biri olması beklenen sermayeye el konularak paranın etkisi/önemi sıfırlanıyor ve ‘’asla yönetemez denilen’’ Bilal Erdoğan’ın önündeki engeller kaldırılarak iktidarına giden yolların taşları döşeniyor.
6- Yargı
Erdoğan vekili olarak Akın Gürlek’i tayin etmiş gözüküyor. Ergenekon-Balyoz dönemine flashback yaparsak ‘’Bu davanın hakimi de savcısı da benim.’’ dediğinde ipleri Zekeriya Öz’e teslim edişine benziyor bu tavır. O dönemden farklı olarak ise ilk defa bu kadar aleni şekilde ‘’ikili hukuk sisteminden’’ söz etmek mümkün. Muhaliflere farklı iktidar ortaklarına farklı bir hukuk düzeni işliyor şu an Türkiye’de. İşin ilginç yanı bu durumun normalleşmiş ve halk arasında da rahatlıkla dillendiriliyor oluşu. AİHM ve AYM kararlarının uygulanmadığı, milletvekillerinin hakim/savcı kuralarında kendi çocuklarının listeye sokulduğunu ağzından kaçırdığı ve seneler sonra dahi bu eylemlerini gururla dile getirdiği, gizli tanık beyanlarıyla her sabah onlarca muhalifin evinden alındığı ve tutuklu bırakıldığı, savunmanın ve savunma hakkının temsilcisi kanuni müdafiilerin mesleklerini yaptıkları için siyasi tutsak konumuna sokulduğu, son seçimlerin birinci partisinin il binasına kolluk marifetiyle devrik siyasilerin atandığı, yine aynı parti için kapatma davası ihtimalinin dile getirildiği bir delilik hali hakim Türkiye’de. Bir avukat olarak mesleğimizden utanmak düşüyor bizim payımıza da zannediyorum ki.
7- Medya ve Sosyal Medya
Türkiye 19 Mart operasyonlarından evvel de basın özgürlüğü ve tutuklu gazeteci listelerinde son sıralarda yer alıyordu elbette fakat rejim farklı bir yola girmiş görünüyor son dönemde. Bu kadar keskinleşmenin bir sebebi olmalı çünkü. Yine geçmişe dönmek gerekecek. Ergenekon-Balyoz operasyonları öncesinde muhaliflerin takip edebildiği 2 kanal vardı. Tuncay Özkan’ın KanalTürkü ve Perinçek’in Ulusal TV’si. İlginçtir ki KanalTürk yayınlarını bugün AKP vekili olan Hulki Cevizoğlu domine ederken, Perinçek’in Vatan Partisi de sonralarda Erdoğan iktidarının ortağı olacaktı. Üstelik 2008 başında Tuncay Özkan kanalı çok ilginç şekilde en büyük düşmanı olan Fethullahçılar’ın Koza-İpek grubuna satacaktı. Yani muhalif seçmen/medya Cumhuriyet tarihinin en kritik dönemlerinden birinde iktidarın eline teslim edilmişti. Tanıdık gelmediyse bugüne dönelim hemen. Muhalif seçmenin elinde 14 Mayıs seçimlerine giderken 4 muhalif kanal vardı. KRT, Sözcü, HALK TV ve TELE-1. Önce yerel seçim öncesi KRT eksen değiştirdi. Devamında elde kalan 3 kanala RTÜK tarafından ceza yağdırıldı. Akabinde TELE-1’e kayyum atandı, gazeteci Merdan Yanardağ cezaevine yollandı. Sözcü TV, CHP Genel Başkanı Özel’le zıtlaşan ve mafya lideri Sedat Peker’le ilişkisi tartışma konusu olan Yılmaz Özdil’e hediye edildi. Elde kalan son kanal HALK TV oldu. Onun da 2026 içerisinde ‘’istenilen çizgiye alenen dönmediği takdirde’’ lisans iptali riskiyle karşı karşıya olduğunu söylemek mümkün. Ek olarak bu süre zarfında gazeteciler gözaltına alındı, bazıları yalnızca haber yaptığı için tutuklandı. Gazetecilerin bir kısmı taraf değiştirdi, bir kısmı da örtülü iktidar destekçiliğine son sürat devam ediyor. Peki neden böyle oluyor? Çünkü Kılıçdaroğlu krizinde gördük ki kendi içinde dahi muktedir olduğunu kanıtlamakta güçlük çeken CHP yönetimi Erdoğan’ı yenebileceğine dair medya dünyasına da güven aşılamakta zorlanıyor. Gelelim sosyal medyaya. Özellikle haber sayfaları üzerinden bir manipülasyon yapıldığı ortada. Buradaki haber ağı tamamen İletişim Başkanlığı’na teslim edilmiş vaziyette. Siyaseti uzaktan takip eden seçmeni politize etmek bu sayfalar sayesinde daha kolay. Bunun yanında CHP sosyal medyayı küçümsemeye devam ediyor. Sosyal medyayı, gözaltına alındığında yanına kimsenin gelmediği/gelmeyeceği 3-5 genç domine etmeye çalışıyor fakat elbette rejime karşı koymak mümkün olmuyor. Fikirler/sloganlar yankı odasının içinde kayboluyor. Ek olarak Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere muhalif aktörlere, muhalif kavram ve sloganlara yönelik örtülü/açık sansür ve buna yönelik kapsamlı bir boykot/eylem planı yaratılamamış olması da işin başka bir boyutu.
Son dönemde gerçekleşen -benim de mağduru olduğum- sosyal medya operasyonlarının çatlak bütün sesleri yok etmek amacıyla planlandığını söylemek yanlış olmaz. Nitekim tweetini 10 kişinin gördüğü 8 takipçili gencin 1.5 ay tutsak edildiği, fikir beyan eden hemen hemen herkesin mahalle karakolunun yolunu ezberlediği düzen bize 2026 ve 2027’nin ipuçlarını veriyor.
8- Dernek-Vakıf-STK-Sendikalar
Türkiye’de en az etkiye sahip kurumların bunlar olduğu bir olgu. Öyle ki, kanunen belli ayrıcalıklar tanınmış olsa da bu oluşumların her biri politik söylem oluşturmakta oldukça zorlanıyor. Arkalarında ciddi bir kitle barındırmadıkları için de örgütlü hareket imkanı daralıyor. Yani bir bakıma tavuk-yumurta paradoksu beliriyor. Sendikal hakları farklı bir yere koymak gerekiyor elbette. Bununla birlikte ekonomik krizin etkilerinin arşa çıktığı son yıllarda dahi sendikal örgütlenme ve grev/iş bırakma gibi eylemlere neredeyse hiç rastlamamış oluşumuz sendikaların neredeyse tamamının doğrudan veya dolaylı olarak rejim tarafından kontrol edildiğinin delili.
9- Ünlüler
2010’ların ortalarına doğru bu kavram biraz evrimleşti. Sosyal medyanın da etkisiyle influence edebilenin daha etkili olduğuna dair genel kanaat oluştu. Sosyal medyadaki takipçi sayıları belirleyici kriter haline geldi. Bu da kitlelerin kendisinden soğumasını/uzaklaşmasını istemeyen apolitik ünlülerin peydah olmasına sebebiyet verdi. Hemen hemen hiçbir politik/sosyal meselede tavır almayan, alsa dahi bunu aleni şekilde ortaya koymaktan çekinen bir güruh var oldu. Zaten politik bilinci son derece düşük bu grubu ‘’Ayşe Barım meselesi’’ veyahut son dönemde gerçekleşen uyuşturucu/kara para/fuhuş merkezli operasyonlar iyiden iyiye ürküttü. ‘’Sanatçıymış konuşamazmış, konuşacak!’’ fikri, devlet sopasına ve cesaretsizliğe yenik düştü.
10- Spor Kulüpleri
3 Temmuz süreci malumunuz. O operasyonun ‘’makul yönleri olduğunu düşünen biri olarak’’ şunu söylemeden geçemeyeceğim. Fenerbahçe taraftarı bahse konu süreçte bir siyasi parti kimliğiyle hareket etmiş ve muhteşem bir örgütlülük örneği sergilemişti. O süreç iktidara bazı konularda emsal teşkil etti. Son dönemde gerçekleşen bahis operasyonlarının yönetiliş şekline baktığımızda kamuoyu süper geniş bir gündemin içinde yuvarlanırken buldu kendini. Milli futbolcuların tutuklandığı, kulüp başkanlarının gece yarısı ifadeye çağrıldığı bir düzende dokunulmaz olduğunu düşünen kimse kalmadı elbette. Herkesin bir zaafı olduğu, zaafı olmasa da bir şekilde zaaflarının olduğuna dair kanaatin 1 saniyede yaratılabileceği fikri hemen hemen herkese sirayet etti. Galatasaray başkanının yanağından makas aldırdığı, önceki Fenerbahçe başkanının MHP Genel Merkezi’ne kamp kurup bakanların elinden baklava yediği, %80 CHP oyu olan ilçenin takımı Beşiktaş’ın stadında TÜGVA etkinliği yapıldığı, ek olarak 3 büyüklere astronomik harcama imkanlarının tanındığı bir dönemde kulüplerin esir alındığını ve kitlelerin afyonu olma görevi yüklendiğini söylemek de yanlış olmaz. Belki de tüm bu operasyonlar Kanal İstanbul projesinin spor ayağını tamamlamak ve kulüpleri peşkeş çekmek içindir, kim bilir?
11- Terör ve Dış Tehditler
Çözüm süreci ve İBB operasyonlarının aynı döneme denk düşmesi elbette planlı. Kardeşlik masalları anlatılırken asıl sebebin Suriye eksenli güvenlikçi politikalar olduğu bir realite. Bu süreç planlanırken yıpranma payı da düşünüldüğü için CHP’nin ve muhalefetin tutkalı, lideri olan Ekrem İmamoğlu’nun tutsak edilmesi, hiçbir şekilde Cumhurbaşkanı adayı yapılmayacağına yönelik bir anlatının inşası ve akabinde CHP’nin ‘’alternatif aday tercihi ve tartışmalarıyla’’ taraf seçmek durumunda bırakılması elbette bir siyasi mühendisliğin ürünü. Öcalan’ın tamamen iktidara angaje bir dil üstlenmesi, görünürlüğü iyiden iyiye azalan Ekrem İmamoğlu’nun etkisinin neredeyse sıfırlanması ve CHP içerisinde bu hassas süreci hem milliyetçileri ürkütmeden hem de Kürtler’i uzaklaştırmadan götürebilecek başka bir figürün olmayışı en büyük sınavı muhalefetin.
12- Uluslararası Konjonktür
Erdoğan’ın ekonomik ve idari yönden böylesine sıkıştığı bir periyotta dünyadaki siyasi atmosferin tamamen otoriterliğe/deliliğe teslim olması da muhaliflerin bir başka şanssızlığı. Özellikle Trump yönetiminin politikaları, kuzeyde Putin, Lukaşenko, güneyde Netanyahu, doğuda İran rejimi ve Aliyev hükümeti, daha doğuda Xi ve Kim Jong Un’un varlığı, Avrupa’nın istikrar sorunları, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi devlerin yaşadığı ciddi siyasi bunalımlar uluslararası siyaseti sıkıştırdı. Bu sıkışmışlık içinde de üzülerek söylemek gerekir ki siyasi krizin ortasındaki liderlerin ittifak arayışı ve Türkiye’nin jeopolitik konumu daha büyük önem kazandı. Demokratik hassasiyetler yerini işbilmez liderlerin koltuk hassasiyetine bıraktı. ABD, Rusya ve Avrupa’nın aynı anda otoriter lider Erdoğan’ın yanında konumlandığı veya politikalarına ses çıkarmadığı siyasi düzlemi gözler önüne serdi. Trump’ın deyimiyle ‘’bahşedilen meşruiyet’’ muhaliflerin sırtına bir bıçak gibi saplandı. Türkiye’de demokrasi yönünde bir çıkış olacaksa öncelikle bu sıkışmışlığın ortadan kalkması ve uluslararası siyasi dengelerin bozulması elzem.
13- Toplumsal Muhalefet
Türkiye’de siyasi partiler ve kurumsal siyaset eğri büğrü olsa da bugün hala ayaktaysa bu 19 Mart günü barikatı deviren İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin sayesindedir. Tamamen plansız gözüken kurumsal siyasi aktörlere yön çizen gencecik, apolitik(!!!) yurttaşlar tablonun daha acı bir hale gelmesini engellemiştir. Operasyonların siyasi faturası büyütülmüş, toplumun istenildiğinde mobilize olabildiği ortaya dökülmüştür. Fakat Gezi’deki kötü tecrübe sebep olmuş olacak ki kurumsal siyasi aktörler ‘’bir sokak hareketiyle devrim ihtimalinden’’ ürkmüş ve bu ihtimali rafa kaldırmışlardır. Konsolidasyon ve mobilizasyon günden güne azalmış, olası bir operasyonda verilecek tepki ‘’mitinglerin de etkisiyle’’ istenmeden de olsa cılızlaştırılmıştır. Zannımca muhalefetin yaptığı en kritik hata da budur. Siyasi konformizm sebebiyle maliyeti üstlenmek ve bedel ödemek istemeyen siyasiler risk almaktan kaçınmıştır. Tıpkı Kemal bey dönemindeki gibi politikalar ‘’oyuna gelmeme’’ eksenine çekilmiş, eksik/hatalı belki de bilinçli söylem ve eylemlerle AKP hükümetine meşruluk kazandırılmıştır. Tutuklanan gençlerin çok uzun süre yalnız bırakılması, yetki sahibi siyasilerin sorumluluk almaktan çekinmeleri gençleri kurumsal siyasetten bir kez daha soğutmuştur. 2026 ve 2027’de gelmesi planlanan olası operasyonların hemen öncesinde muhalefeti bekleyen en büyük tehlike de bu siyasetten soğuma hali ve konsolide olamama riskidir.
Bonus: Ne olacak?
Özgür Özel’in ‘’Ben size güzel günler değil, mücadele vadediyorum.’’ cümlesini hafife almamak gerekir. Nitekim muhalefetin ve muhalefeti oluşturan unsurların tekil olarak hiçbiri iktidarı devirebilecek gereçlere ve güce sahip değil.
Cumhurbaşkanı adayının, belediye başkanlarının, avukatların, gazetecilerin tutuklandığı, şafak vakti işadamlarına, spor kulübü başkanlarına, takım kaptanlarına, ekran yüzlerine, ünlülere operasyon yapıldığı, kanalların karartıldığı/kayyum atandığı, sendikaların/derneklerin kontrol altında tutulduğu, sosyal medyada etkili hemen hemen herkesin bir şekilde susturulduğu, okyanus ötesi liderlerin siyasi müttefiklerine meşruluk armağan ettiği, terör örgütü liderine bir siyasi hareketin aleni olarak teslim edildiği ortamda ‘’bireysel olarak’’ etkimizin minör olduğunu kabul ederek yola çıkmak gerekiyor. Türkiye buradan çıkacaksa yalnızca Türkiye’deki mücadeleyle değil, uluslararası gelişmelerle bunun mümkün olacağını da unutmamak lazım elbette. Şansımız tarihin kendisi. Zira izole ortamlarda entropi artar ve böyle büyük sıkışmalar elbet bir yerde patlar. Bu, umalım ki rejimin kolları arasında olsun.
Unutmadan, koltuğun halefi evin oğlu olacaksa bu sandığın ortadan kaldırıldığının tescili ve sadece CHP’ye değil hiçbir siyasi partiye ihtiyaç kalmadığının delili olacak. ‘’Sandıkta yeneriz.’’ misali abuk subuk rüyalara dalmadan geleceği kurgulamak da siyasilerin görevi pek tabii.
Zira bir mıntıka temizliği yapılıyor, kamuoyu magazinel gündemlerin içine hapsedilirken asıl mücadele unutturuluyor ve bütün alanlar tek tek temizleniyor/dizayn ediliyorsa bu, ‘’yönetme kabiliyeti olmayan’’ evin oğlunun dahi yönetebileceği bir ortamı hazırlamak için gerçekleştiriliyordur.
Tahta Kanuni’den sonra Selim’in çıkabildiğini unutmadan, Osmanlı hayranı çeyrek asırlık rakibi küçümsemeden, karşımızdaki siyasi hareketin daimi niyetini/hayalini ıskalamadan, oy oranıyla idari gücün alakasız 2 kavram olduğunu hatırlayarak mücadeleye devam.
Herkese, her şeye rağmen.
Av. Şöhret Can Kolsuz



