Türkiye Bir Otomatik Portakal mı Oluyor ?

Bir ülkenin geleceğini anlamak için bazen o ülkenin sokaklarına değil, okuduğu kitaplara bakmak gerekir. Çünkü bazı kitaplar yalnızca bir hikâye anlatmaz; zihnin nasıl dönüştürüldüğünü, iradenin nasıl el değiştirildiğini haber verir. Anthony Burgess’in Otomatik Portakal’ı tam da böyle bir metindir. Romanın kahramanı Alex, kötü olduğu için değil, artık seçim yapabilecek özgür iradesi kalmadığı için trajiktir. Ona iyilik öğretilmez; kötülükten tiksinmesi öğretilir. Böylece tercih değil refleks, sorumluluk değil şartlanma kalır. Alex, kendi zihninin sahibi olmaktan çıkar; sistemin yeniden programladığı bir varlığa dönüşür. Asıl dehşet, zorla iyi yapılan bir insan değildir; iradesi alınmış bir bireydir.

Bugün Türkiye’de yaşanan siyasal dönüşüm, şaşırtıcı bir biçimde bu distopik laboratuvarla kesişiyor. AKP iktidarı, özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasal diliyle, yurttaşı düşünen bir özne olmaktan çıkarıp hisseden ve tepkilerle yönlendirilen bir nesneye dönüştürdü. Bir toplum, özgür olduğunu düşünürken iradesini teslim ediyorsa, aslında kendi otoriterliğinin ortağı hâline gelmiş demektir. Sorun artık sadece kimin yönettiği değil, kimin düşündüğü meselesidir. İnsanlar gerçekten seçiyor mu, yoksa seçtiklerini mi sanıyor?

Cumhuriyet’in kurucu aklı, yurttaşı tebaadan ayıran çizgiyi burada çekmişti. Devlet bireyin üstünde değil, bireyin hizmetinde olmalıydı. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu rejim, yalnızca siyasal bağımsızlık değil, zihinsel bağımsızlık talep ediyordu. Yurttaş, iradesini taşıyarak devlet kuran insandı. Bu model nostalji değildir; hâlâ yürürlükte olan bir fikrî devrimdir. O devrim yarım kalmadı; sadece saldırıya uğradı.

Bu saldırı bir günde başlamadı. 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle Kenan Evren, dine toplumsal bir yapıştırıcı rolü yükledi. Devletin dili sertleşirken din, siyasal meşruiyetin estetik ambalajına dönüştürüldü. “İtaatkâr yurttaş” tasavvuru, dinî söylemle örtüldü. Böylece din, bireyin vicdanından çıkıp devlet pedagojisinin içine yerleştirildi. Cumhuriyet’in yurttaş modeliyle çelişen bu yaklaşım, Erdoğan döneminde nitelik değiştirdi. Evren dini devlete yamamıştı; Erdoğan devleti dinin sembolik evrenine soktu. Evren dini araçsallaştırmıştı; Erdoğan dini siyasetin omurgasına dönüştürdü. Evren camiyi hatırlatmıştı; Erdoğan mitinge Kur’an taşıdı. Bu fark nicel değil, nitel bir kopuştur.

Bugün Türkiye’de din, bir inanç hâli değil, siyasal aidiyet testidir. İktidarın öfkesine dahil olmak imanla, iktidarın sevgisine dahil olmak sadakatle eşlenmiştir. Ensar Vakfı skandalında toplumun beklediği şey adalet iken, iktidar hafızayı kontrol etmeyi tercih etti. Çünkü böylesi bir düzende kötülük, ahlâksızlık değil; iktidarın onaylamadığı şeydir. Bu, Burgess’in uyarısının ete kemiğe bürünmüş hâlidir: Ahlâk iktidarın eline geçtiğinde, bireyin vicdanı hükümsüz kalır.

AKP’nin başarısı burada başlamaz; burada görünür hâle gelir. Medya gerçeği aktaran değil, gerçeği üreten bir aygıta dönüştürüldü. Haber, bilgi vermek yerine duygu üretmeye başladı. Lider konuştuğunda düşünce değil tepki çalışıyor, yurttaş fikir değil duygu taşıyıcısı oluyor. Böylece birey, Alex gibi, kendi kötülüğünü bile seçemez hâle getiriliyor. Alex’in göz kapaklarını zorla açık tutan düzenek neyse, bugün Türkiye’de ekranlar odur. Alex’in kulağına doldurulan senfoniler neyse, bugün Türkiye’de propaganda tekrarları odur. Alex’in iyi olmaya zorlanması neyse, Türkiye’de itaatin siyasal erdem hâline getirilmesi odur.

Peki bu noktada soru nedir?

Bir toplum kendi öfkesini üretmiyorsa, o öfke kimin malıdır?
Bir milletin aklı televizyonla çalışıyorsa, zihnin sahibi kimdir?
Bir seçim, seçme yetisinin elinden alındığı bir toplumda hâlâ seçim sayılır mı?

İşte bu yüzden mesele sandık değil, iradedir. Sandık iradenin sonucudur; irade yoksa sandık şekildir. AKP’nin asıl başarısı devleti kontrol etmek değil, düşünme yetisini teslim almaktır.

Bu tablo karşısında karamsarlık doğal görünebilir. Ancak tarih bize şunu öğretir: İrade kaybolmaz; uyutulur. Uyandırılınca devrim olur. Bu toprakların belleğinde, teslimiyet değil direniş vardır. Atatürk’ün mücadelesi topyekûn bir irade seferberliğiydi. O irade bugün yeniden çağrılıyor.

Burada CHP’nin rolü teknik bir muhalefet değildir. CHP, Cumhuriyet’in kurduğu insan modelinin güncelleyicisidir. Kemalizm nostalji değil, özgür bireyin felsefesidir. Bugün CHP’nin görevi geçmişi tekrarlamak değil, o geçmişin kurduğu iradeyi yeniden uyandırmaktır. Çünkü Cumhuriyet, bir tarih değil, bir başlangıç cümlesidir.

Bu nedenle hükümetler tarihine baktığımızda, rotayı görürüz: 57. Hükûmet (1999–2002 / Bülent Ecevit–Devlet Bahçeli–Mesut Yılmaz koalisyonu), Türkiye’nin ekonomik ve siyasal kırılganlığını açığa çıkardı; sistemin zeminini kaydırdı. 61. Hükûmet (2011–2015 / Recep Tayyip Erdoğan–Ahmet Davutoğlu dönemi), bu kırılganlığı bireyin zihnine taşıdı, toplumsal kimliği yeniden kodladı ve bugünkü irade erozyonunun altyapısını ördü. Bu yüzden değişim artık bir psikolojik eşiğe dayanmıştır: Devletin değil, yurttaşın zihninin yeniden kurulması gerekiyor.

İşte tam bu noktada yeni bir sayfa açılmak üzeredir:

68. Hükûmet, bir partinin iktidarı değil, halkın iradesini geri aldığı andır.
Bu hükümet; sandalye hesaplarının değil, özneleşmiş bir milletin kararının ürünüdür.

Kim kuracak o hükümeti?

Oy veren parmaklar değil, iradesine sahip çıkan insanlar. Yani 68. Hükûmet, bir sayı değil, bir cümledir: “Bu ülke artık kendisini yönetmeye karar verdi.” Özgür Özel’in 39. Olağan Kurultay’da söylediği şu söz, bir iddia değil, bir stratejik nişandır: “Bu kurultay muhalefetteki son kurultay olacaktır.” Bu cümle, Atatürk’ün Sakarya’da söylediği o tarihsel cümlenin bugünkü siyasal karşılığıdır: “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” Bugün o satıh yalnız toprak değil; zihindir, iradedir, fikir ve seçme hakkıdır. Müdafaa hattı artık bir cephe değil, bir milletin kendisidir.

Anne babasına ait bir dünya bırakmayan bir iktidarın karşısında, çocuklarına ait bir gelecek kurmak isteyen yurttaşlar vardır. Bu nedenle mücadele bir iktidar değişimi değil, insan modelinin dönüşümüdür. Burgess’in romanı burada biter; Türkiye’nin hikâyesi burada başlar.

Ve final bir şiir değil, bir görevlendirmedir:

Düşmesin bizimle yola
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten düşen ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!

Akın var güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz, güneşin zaptı yakın!

Bu ülke Alex olmayacak.
Çünkü bu ülke, bir roman karakteri değil, kaderini yazmaya hazırlanan bir halktır.

Ve artık kader, bir kitaptan okunmayacak…

Bu sefer kaderi halk yazacak.

Yazar: Tolga Aktaş / Strasbourg Üniversitesi

Leave A Comment

At vero eos et accusamus et iusto odio digni goikussimos ducimus qui to bonfo blanditiis praese. Ntium voluum deleniti atque.

Melbourne, Australia
(Sat - Thursday)
(10am - 05 pm)